Burak Soyer
soyerbrk@gmail.com
N. Ahmet Erözenci, son kitabı İçimde Kırık Zaman’da, şu anda dolaşımda olan “ânda kalmak”, “akışta olmak” ve yarına düzülen methiyelere inat, bir Sankofa kuşu gibi geçmişle temas içinde yaşayan birinin, o geçmişin gizli hazinesinden çıkardıklarıyla okuru baş başa bırakıyor.
Bugün çoktan geçmiş oldu, yarın da olacak, sonraki gün de, hafta da, ay da, yıl da. Böyle yaşıyoruz çünkü zamanı. Sindirmeden, yutarcasına, “kullan at” yöntemiyle. Zaman, “o gözle” bakacaksak zaten kendini tüketen bir algıydı. Ama içinde yaşadığımız çağda, zaman da “dışarıdan”, yani bizim tarafımızdan yapılan bir müdahaleyle oyun dışı kalmaya mahkûm oldu. En azından biz böyle düşünmek istiyoruz. Belki biz, elimizde eğip bükebiliyoruz ya da öyle sanıyoruz fakat zaman bildiğini okuyor. O bize değil, biz ona ayak uydurmak mecburiyetindeyiz ancak mevcut durumda her şeyi kontrol edebildiğini sanan zavallı insanlık zamana çare bulamıyor. Kendini sonu belli olmayan bir yerde konumlandırdığını sanıyor ama “zamanı kim okşayabilmiş ki” başkası ona elini sürebilsin? Memnuniyetsizliğin getirdiği hâli, zamana yüklemek, kaçmak. Bu yüzden, bunu gizlemek için süslü, havalı cümleler kuruyoruz veya büyük harflerle konuşuyoruz. Yüzleşmeye gücü olanlarsa geçmiş denilen zaman diliminde yaşayarak omuzlarına daha ağır bir yük bindirerek yola devam ediyor.

Geçmiş, uyuz bir gölge olabilir. Ama ya zamanı orada durdurarak kendi tercihimizle geçmişte yaşamayı seçmişsek? O zaman vaziyet değişiyor. Tıpkı N. Ahmet Erözenci’nin, Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan son romanı İçimde Kırık Zaman’ın kahramanının yaptığı gibi. Erözenci, son kitabında yaşamın damarları içinde tersine akan bir karakteri merkeze alarak onun yaşamak istemediği bugünü es geçip yüzünü geçmişe döndürmesini, baktığı tüm yerlerde de kendi ruhunun ve benliğinin kırıntılarının yarattığı başka bir yaşama geçişini, “bunak” dediğimiz sıradan birinin yarım kalan hesaplarını karakterin geçmişte yaşama isteğinden yola çıkarak katman katman açılan, çok yönlü bir anlatıyla ifade eden bir biçimde okura aktarıyor.
İçimde Kırık Zaman’ın karakteri ne bir bunak, ne bir Alzheimer hastası, ne de erken konmuş bir demans teşhisine sahip biri. O sadece bugünden memnun değil. Mutlu değil. Gelecekle zaten ilgilenmiyor. Etrafına bakan herkes gibi kendisiyle ilgili olanlar da dahil bugünün bütün topallıkları gözüne batıyor. Bu çıbanlardan kurtulmak için de artık geçmişte yaşamaya karar veriyor. Şimdilerde camının önünde dikilen devasa apartmanın olduğu değil, yıllar önce, üç katlı bir binanın durduğu, bahçesinde oyun oynayabildiği, gelen geçene selam verip aldığı zamana geri dönüyor. Ancak zaman, bir yaprak gibi birçok yaşam damarı olan bir bütün. Kahramanımız da tek bir damarla hemhal olamıyor hâliyle. Geçmişin kendisine açtığı her kapı aslında kendi içine açılıyor. Kendi içinden geçtiğinde de bu toprakların mayası hiçbir zaman tutmamış gerçekleriyle yüzleşiyor.

Dünyayı değiştirmek için yola çıkıp adı “Cumhur” soyadı “İyet” olan bir “çocuğu” koruyup kollamakla görevliler tarafından kelimenin gerçek anlamıyla zindan edilen yaşamını bir kez daha yaşıyor. Sonu hezimetle biten ilk aşkına yazdığı mektupları tekrar okuyor, “yarattığı” “Oben” isimli kardeşine tam olarak kendini bulamamış ruhunu, arayışlarını, kaçışlarını, başlangıçlarını anlatarak içini döküyor ancak bütün bunların hepsi kötü bir filmmiş gibi gözünün önünden geçince orada da yalpalıyor. Bugün, etrafında olan kimseler de onun artık iyice bunadığını, “zamanında” onda ne cevherler olduğunu, ona zekâ geriliği olan birine davrandıkları gibi davrandıkları için söylemek isteyip de söylemediklerini yutmasına sebep oluyorlar. Bu arada kalmışlıkla, sarıldığı kalemi kâğıdıyla geçmişi bugünden temize çekerken, o gözünün önünden geçen, Tanrılarla kafa kafaya geldiği berbat filmi onlarca kez izlemeye çalışıyor. Ama “mekânı” belli, senaryosu baştan yazılmış, oyuncuları çok önceden seçilmiş, bir “yönetmen filmi” onunki. Bu yüzden de tam anlamıyla müdahale olamadan sonuna kadar izlemek zorunda kalıyor…
N. Ahmet Erözenci, İçimde Kırık Zaman’da, kafa gittiği için başka bir zaman dilimine geçtiğini sanıp birçok zihinsel rahatsızlıkla yaftaladığımız insanlardan birini, onun kendi isteğiyle başka bir zamana dilimine, mutlu olacağını düşündüğü geçmişine götürüyor. Bu nostaljiyle karışık yapılan yolculukta, karakter içsel ve yarı-düşsel bir yolculuğa da çıkıyor ve zamanın dışından geçmişe bakarak, kitapta yer aldığı süreçte neler yaşadığını ve ona neler yaşatıldığını daha berrak gözlerle izleyerek yeniden anlamlandırıyor.

