Anlaşılmamak Arzusu: Tanıdıklar ve Başka Bildik Yüzler

Tamer Sağcan

Bir başkasının yazdığı metinleri okurken, muhakkak onu, yazdıklarını anlamak isteriz. Yazarın elinden çıkan metnin, o nasıl anlaşılmasını isterse istesin veya bunu ne kadar umursuyor olursa olsun, okur tarafından anlaşıldığı hâliyle ele alınması mukadder. Bir kitabı bitirdiğinizde, yazanı anlama gayretiniz olmadığını iddia etseniz dahi, kendi meşrebinizce “bir şeyler” anlamışsınızdır. “Doğrudur, yanlıştır, yoruma açıktır, kapalıdır,” bu hususların hiçbir ehemmiyeti yok. Mesele, o “bir şeyler” ve onları sizin algılayışınız. Oysa Veysel Gökberk Manga’nın Tanıdıklar ve Başka Bildik Yüzler adlı romanı, Türk edebiyatının daha önce de yaşadığı ve biraz da yaralı bereli atlattığı yeni bir anlaşılamama tartışmasını, heybesinde getiriyor.

Manga, kendini açık eden bir iradeyle, anlaşılmama arzusuyla kaleme almış romanı. İlk taslaklarını okuduğumda da benzer bir duyguyu hissetmiştim. Zira onun edebiyat anlayışında okurun bir şeyleri anlamaması, anlamasından daha makbul. Tanıdıklar ve Başka Bildik Yüzler’de bu arzusu o kadar keskin ki, ilk bölümü bitirdiğinizde -elbette oraya kadar gelirseniz- kitabın kapağını kapatıp ondan vazgeçmeniz işten bile değil. Romanın geneline yansıyan hava, yazarın “ne olur beni anlamayın, anlayacak gibi olursanız, bir de şu paragrafı okuyun,” istenciyle dokunmuş. Açıkçası okurun, bırakın kendisini anlamasını, okumasını dahi istemeyen, okurdan aksini talep eden bir kitap TBBY. Anlatı tekniğindeki tekinsiz değişimler, romandan tiyatro oyununa, oradan mektuplara, diyalogsuz bölümlere ve sadece diyalogla geçiştirilen bölümlere baktığınızda, son yüzyılın popüler konu başlıklarından birisinin buradaki tezahürünü de görüyorsunuz: bilinçli tesadüf.

TBBY bütün bu çabasıyla birlikte iyi bir roman. Hakkında konuşulmasını, anlama arzusuyla kendisine yaklaşılmasını ve bunun için nelere vâkıf olunması gerektiğinin söylenmesini sonuna kadar hak ediyor. Bahri ve onun başka başka evrenlerde sürekli değişen, dönüşen gölgeleri –kim bilir, belki de ilk Bahri de yalnızca bir gölgedir- macerası, okura, yoğun bir entelektüel okuma deneyimi sunuyor. Romanın başkarakteri, kendi anlatıcısının farkına varan ve onunla sonuna kadar dövüşen enteresan bir adam. Bazen, sırf bu dövüşü sayesinde anlatıcı pozisyonuna yükseldiğinin farkına varamayan bir modern zaman meczubu. Esasen dünya da böyle değil midir? Bizler de kendi hayatlarını birer metin, film, dizi, sanat eseri gibi görme eğilimindeki varlıklar değil miyiz? İnsanlık, tarih, varoluş gibi çeşitli adlar verdiğimiz bu serüvende, anlatıcımızı aramıyor muyuz? Manga, anlatıcıyla karakterin arasındaki ilişkiyi ince detaylarla ördüğü için, paralel evrenlerdeki Bahriler tanımı daha fazla önem kazanıyor. Esas karakter de tıpkı gerçeğin ötesindeki sahte hakikatte kaybolmuş bizler gibi, özü değişmeyen, görüntüsü farklılaşan, fakat gerçekte neyin değiştiğini kestiremediği bir simülasyona, her ay, her hafta, her gün, her sabah uyanıyor. Bir gün baba, bir gün çocuksuz koca, bir gün kahvehanede, başka gün tamamen farklı bir zamanda uyanan, ismi, cismi değişmiş torun, dede, ezcümle anlatıcısını bulmak isterken ona dönüşmeye çalışan bir kahraman o. Fakat ona ne kahraman, ne de modern tabiriyle anti-kahraman diyebiliriz. Her manada. Kahramanlıktan her manada çok uzak. Ödlek, tekinsiz, yalnız, kaybetmeye yazgılı bir muzaffer.

Postmodernist olduğunu çok önceleri ilan eden yazarın bu uğurda ciddi bir külliyatla, evet, birkaç kitapla değil, ciddi bir kitap silsilesiyle metinler arası ilişkisini anlayabiliyorsunuz. Vakıa, burada sadece bir hoşluk olsun diye değil, bir inşa faaliyeti olarak metinler arası yazıma başvurulduğunu anlamak gerek. “Yeni” hiçbir şey yazılamayacağına iman etmiş bir kalemin, birbiriyle ilgisiz görünen pek çok farklı eserden yap-boz parçaları kopartarak “yeni” bir resim elde etmeye çalışması her anlamıyla dikkate değer. Bazı yönleriyle edebî bir Frankenstein yaratmaya çalıştığını söylesem, pek de abartı olmaz. Geniş okuyucu kitlesi içindeki, yazarın hayatından bihaber okuyucuya anlam ifade etmese de, özel hayatındaki insanların farklı kimliklerle bariz şekilde romanda tezahürü, kalabalığı hiç ilgilendirmeyen ama bilen okuru inceden güldüren bir ayrıntı.

Tebessüm lafzı, elbette, bütün kurguya şamil kılınabilir vaziyette değil. Bütün muzırlığına, nüktedanlığına rağmen eser gergin, huzursuzluk veren, zihne kıymık batırmak için fazladan çaba sarf eden bir anlatımla süslü. Yazarın, kozmik meseleleri edebîleştirirken, bir kepenek gibi onları kurgunun üzerine bırakması, gezegen ve yıldızları şahsileştirerek astronomik birtakım olayları kurgulaştırması, bu fikrin kitaba yansıtılması, ustaca olmuş.

Baştaki anlaşılmazlık mefhumuna geri dönecek olursak, kuantum fiziği, hatta daha da indirgemeci ifadeyle parçacık fiziği hakkında ortalama üzerinde bilgi sahibi okurun, eğer edebî bir temayülü de varsa, kurguyu ve kitabın derdini anlaması mümkün. Yazarın kitap içerisindeki hâkimiyetini bile isteye kaybedip tüm yetkesini devrettiği gölge yazarın kim olduğunu bulabilirseniz, bu da metni -bütün anlaşılmazlık uğraşlarına rağmen- sizin için anlaşılır kılabilir. Zira kitabın içerisinde özne, nesne ve fiil hâlinde yazarlar mevcut. Çoğul ekine aldanmayın. Hepsi nihayetinde Manga’nın kaleminden çıkmakla ona ait gibi görünüyor, oysa Dostoyevski de, kimliği gizlenmiş gölge yazar da ve kendi hayatını yazmakta başarısız olan Bahri de; madde, anti-madde gibi birbirlerini iten, çeken, ikame eden, birbirlerine dâhil olan ve çoğunlukla bir döngünün kırılmasının imkânsızlığını vurgulamak için arzıendam eden kozmogonik bir anlatının ürünü.

Elbette böylesi büyük bir anlatı oluşturma çabasının altını doldurabilmek kolay değil. İşin zorluklarından sıyrılmak için, anlatıcının tekinsizliği arkasına saklanılması romanın, post-modern edebiyat dâhil pek çok türü şemsiyesi altına alan fantastik edebiyatın bir parçası olduğu gerçeğini vurguluyor. Gerçi, işbu satırların sahibi olarak şahsi düşüncem, dinî metinler, mitler ve masallardan beslenen bütün edebiyatın, fantastik tanımı altında kök saldığıdır. Gündelik anlatılardaki olağanüstülükleri “büyülü gerçekçilik” gibi süslü ifadelerle makyajlasanız dahi, yüzüne hakikat suyu çarpılan her metinden akan makyajın altından fantastik edebiyat görülecektir. Tanıdıklar ve Başka Bildik Yüzler ise, yukarıda tanımlamaya çalıştığım şekilde, post-modern makyajı kitabın sonuna doğru ilerledikçe silinen fantastik bir roman. Peki, anlaşılmamak arzusuyla yazılmış yahut böyle meşum bir maskenin ardına saklanmış, okurdan nefret ve onunla alay eden bir roman, yine de bir şeyler anlatmak istiyor mudur sizce?

Okurun zihnini sorularla, olgularla, insanın geçmişe sâri hakikatleriyle ve hatta Bahrilerle dolduran bu anlatının taşıdığı anlam nedir? Tanrı’nın bir hatası olarak vücut bulan Bahri’yi, hatanın bile Tanrı’nın bilincinin ürünü olduğunu göstererek bir yaradılışın içine mi hapsediyor? Yoksa tek derdi, kendi zihninde coşkun bir nehir gibi akmasını arzuladığı hâlde, inadına, mümkün olduğunca sessiz sakin devinimini sürdüren bu ırmağa okuru da atmak; onu, içinde bir kez yıkanmakla tecrübe edemeyeceği yeni bir gerçekliğe maruz bırakmak, zihnini seller, tufanlar, çağlayanlar altında boğmak mı istiyor yazar? Herakleitos’a “haksızsın, yanıldın, içinde birden fazla kez yıkanmadıkça nehrin varlığı hakkında konuşmaktan menediyorum seni!” mi diyor? Belki de metnin anlaşılamaması ve/veya yazarın anlaşılmak istememesinin yegâne sebebi, yazarın da yaşadıklarından ve yazdıklarından hiçbir şey anlamamasıdır. Ki bu ihtimal, epeydir rastlamadığımız bir edebî muammayı işaret ediyor olabilir.

Manga, entelektüel bilgisini ve yoğun okumalarının getirdiği birikimi yoğurmuş ve her dişin geçmeyeceği bir roman yazmış. Eti yenmeyen bir kuş türü TBBY belki de. Eskilerin tabiriyle demir leblebi. Yenilerin böyle tabirleri yok, bu yüzden TBBY’yi es geçebilirler ve bana kalırsa, geçmeliler de. Kendini tekrar eden, hiçbir kanon yaratamamış öncekine ölçüsüzce öykünen, taklitlerin aslı değil, asılların hep aynı taklitleri yaşattığı bu dönemde, “yeniye” inanmayan bir kalemin “yeniyi” yeniden yaratma çabası; anlaşılmazlığı da bundan belki. Bir romanın kalitesinin gerek ve yeter şartı, onun anlaşılabilirliği değil. Zira, edebî esere derinliği veren şey, bazen de herkese hitap etmemesi. Okura başkaldırı, yazara ise “anlaşılmadan ölme” hevesini tatmin için bir kapı aralar bu tip eserler. Ve nihayetinde edebiyat tarihinde bu tarz kitapları yücelten şey, biraz da yıllara sâri bu çözülemezlik hissidir. Başka yerlere göz düşürelim: James Joyce’un Ulysses’inde veya -okurun meşrebine göre- Nora’ya yazdığı mektuplarda kutsanan bu anlaşılmazlık, yazarı okurla, kendi kurguladığı bir savaşa sürüklüyor. Burada kazanacak kişinin yazar olduğunu şimdiden söyleyelim. TBBY’yi anlayamayacaksınız, kendinizden ne denli emin olursanız olun bu böyle. Onu, satın aldıktan hemen sonra, mesela soğuk bir kış ya da sıcak bir yaz gününde, eve yorgun argın gelir gelmez, “anlaşılamayan ve bu yüzden yüceltilen” kitaplar rafınıza ivedilikle kaldırıp başladığınızı, bitiremediğinizi söyleyebilir ve bu yüzden büyük bir kitap olduğunu gönül rahatlığıyla iddia edebilirsiniz.

Anlaşılmama arzusuna ve şiarına sahip yazarın okunması, kitaplarının çok satması, bir edebî problemin çözülmesi maksadıyla nesillerden nesillere aktarılması için, belki de ölmesi gerekiyordur. Yazarın bu çok anlamlı ölümünün kitabı okutacağı ve anlaşılır kılacağı da kesin değil. Fakat her yanı kaplayan, bizi boğan bu şey, yani sıradanlığın olağanüstü azameti, sadece sıradanlık değil, anlaşılmazlık için de caridir. Her şeyi bilmek zorunda değilsek ve bunu en çok da çaresizliklerimizin tam ortasında savunuyorsak, bu şeyleri anlamak zorunda da değiliz. Bazen ve hatta sıklıkla, tecrübe etmektir, gereken tek şey.

TBBY, belki de hiçbir şeyin anlaşılamayacağını bizlere anlatmak için yazılmıştır, bilinmez. Haklı mıyım? Bence bunu yazar da bilmiyor. Bahri’nin yazarı. Sevgili okur, sizi kim yazdı?