Aynur Kulak
“Hikâye, yazın tam ortasında, çimenlerin üzerinde çıplak ayakla yürürken o yıl ilk kez beni bir arının soktuğu o malum günde başladı.”
2019 yılı Nobel edebiyat ödülü sahibi Peter Handke’nin dünya çağdaş edebiyatı içerisinde yaşayan en büyük yazarlardan biri olmasının dışında ondan ve eserlerinden bahsetmek gerçekten zor. “Dolayısıyla” anlatan bir yazar olan Handke, Meyve Hırsızı için, “Son Destan” diyor ve bu destanı önümüze koyarak artık “ebediyen garip” olan ne varsa her şeyi kabul etmemizi istiyor. Hatta bu sebepten mütevelli Matta İncil’inden şu alıntıyı yapıyor: “Biri seni onunla bir mil yürümeye zorlarsa sen iki mil yürü.” Handke “dolayısıyla” anlatım direncini bu sefer kıracak mı? Bu sorunun cevabını bulmak adına başlıyoruz Handke ile iki mil boyunca yürümeye.

Meyve Hırsızı’nın alt başlığında yer alan “Ya da Ülke İçine Dönüşü Olmayan Yolculuk” böylece başlıyor. Neredeyse hiçbir şeyin olmadığı fakat buna rağmen risklerle dolu bu yolculukta anlatıcımızla birlikte Meyve Hırsızı adını verdiği bir kadının peşine 1 Ağustos 2016 tarihi itibariyle düşüyoruz. Tek yönlü yolculuğa çıkan meyve hırsızı kadının peşinde destanın yazımının son günü olan 30 Kasım 2016’ya kadar ilerliyoruz.
Genç bir kadın olan Meyve Hırsızı, ailesiyle buluşmak üzere Paris yakınlarındaki bir kasabadan trenle kuzeye doğru yola çıkar. Bir arı tarafından ayağından sokulduktan sonra yazar olduğunu anladığımız anlatıcı, hareketsiz yaşamından dışarı atılır ve kadının toprak yolda yürümesini, bir ağaçtan meyve toplamasını ve Paris’e doğru giden bir trene binmesini izler. Adının Alexia olduğunu öğrendiğimiz Meyve Hırsızı, bir noktada dikkatli anlatıcımızın gözünden kaçar ve yolculuğuna tek başına devam eder. Bu noktada izleme konusunda devreye biz okurlar gireriz.
Ülke içine dönüşü olmayan bu tek yönlü gidiş yolculuğu, neresinden bakarsak bakalım manidar; ya da anlatıcının birdenbire bir arı sokması ile evinden dışarı çıkması tuhaf; Meyve Hırsızı dediği bir kadını izlemeye başlaması anlaşılır gibi değil; sonra izleme işini bize devretmesi ile hikâyenin içindeki varlığımız adına bizim için şaşırtıcı. Devamında olup biten her şey ama her şey son derece garip ve son derece tuhaf gerçekten.
Kadının karşısına yolculuğu boyunca sürekli birileri çıkıyor ve bu birileri kısa bir süreliğine yolculuğun (hikâyenin) üst sırasına yerleşip, sonra hemen ortadan kayboluyorlar. Bizler okur olarak kadının kişilerle karşılaşma anlarını izlemeye devam ederken anlatıcı yazarımız fonda o anlara dair kokuları, renkleri, sesleri; nesnelere dair biçimleri önümüze bir tablo misali seriyor. Müthiş ve çok güzel ayrıntılardan bahsediyor bize. Kadını izlemeye dalmışken hiç fark etmediğimiz bu ayrıntılar algımızın her detaya yetişemeyeceğini, neyi seçersek ancak onu algılayabileceğimizi anlamamızı sağlıyor. Gerçekten sağlar mı? Meyve Hırsızı bize bu algılama meselesini mi anlatmak istiyor gerçekten? Handke neden tüm huzursuzluğu ve bu tek yönlü gidiş yolculuğundaki tüm riskleri kadına, ve hikâyenin bir aşamasında devreden çıkarak bize yüklüyor? Tam olarak ne olup bittiği bizlere söylenmiyor sanki ama huzursuzlanarak risk almamız sağlanırken kadını, ülkeyi, dünyayı izleme rolüne dair bir ceket giydiriliyor üzerimize.
Meyve Hırsızı “dolayısıyla” Âdem ile Havva’nın cennetten atılma hikayesine ne kadar da benziyor, öyle değil mi? Yasak ağaçtan meyve yiyen Havva ile başlayan hikâyede ikisinin birden -Âdem ile Havva’nın- cennetten dışarı atılması sonrası bir yolculuk başlıyor. Bizler işte bu zaman zaman anlamlı, zaman zaman anlamsız, bazen hayatımızda bir daha hiç görmeyeceğimiz, bazen de sürekli takipte kalarak kopamayacağımız kişilerle bir yolculuğa başlıyoruz. Tuhaf gerçekten ve bu tuhaflık tehlikeli aslında, endişe verici ve korkutucu. Bu korkutuculuğu daha fazla hissetmek ve düşünmek istemeyen Handke’nin bilinci bunu direkt böyle söylemek yerine, tam da anksiyetik, yani dolaylı yansıtmayı seven bir zihnin refleksiyle, buyurun lütfen şu ceketi biraz da siz giyin, diyor. Bu refleksi şu yüzden de sergiliyor aslında; başımıza tam da bu tuhaf ve anlam veremediğimiz -veya son derece anlamsız- şeyler geliyor fakat bizden sürekli ama sürekli bir şeyler yapmamız, dışarı çıkmamız, yolculuk etmemiz, izlememiz, risk almamız, kadının yaptığı gibi sürekli çantamızı bir şeylerle doldurmamız isteniyor. Aynı Havva’ya yakıştırıldığı gibi meyve hırsızı sıfatımız da cabası oluyor.

Peter Handke Avrupalı olmasından ileri gelen örtük anksiyetesini, yani endişeli ve edebi huzursuz zihnini, anlatmak istediği “Son Destan” adına edebi bir anlatı etrafında biçimlendirerek inşa ediyor. Yine Avrupalı olmasından ileri gelen örtük narsisizmi, huzursuzluğu çok yüksek olan bilincine dair neredeyse hiç açık vermiyor. Yani asıl olanı istediği şekilde kontrol etmek pahasına içerideki huzursuzluğu koyu gölgeli bir alanda örtük şekilde muhafaza ederek dolaylı, engebeli, zorlayıcı anlatımı tercih ediyor. Huzursuz zihnin yıkıcılığını mümkün olduğunca gizliyor. Âdem ile Havva’yla beraber içine atıldığı dünya tam da böyle bir yer değil mi zaten?
Ve fakat artık 82 yaşında olan Handke’nin tüm endişeleri, huzursuz zihni daha belirgin olarak yansıyor metinlerine. Bir arketip, bir çağrışım olarak kullandığı meyve kalıbını meyve ağacı değil de hırsızı olarak sıfatlandırıyor. Kendisini evinin dışına atarken mikro küçüklükte bir arı iğnesi kullanıyor. İzliyor, “bir tanrı misali” ve sonra bu izleme işini bize tüm riskleriyle devrediyor. Sonra gölgeye çekildiği alandan çıkıp, “Size çok güzel görmeniz gereken ayrıntılardan bahsedeceğim” diyerek, gerçekten de müthiş güzel ayrıntılardan bahsediyor. Peki zihnimizdeki, ruhumuzdaki, duygularımızdaki ebedi (ve edebi), tuhaf, sonsuz huzursuzluk niye bir türlü bitmiyor, diyor Handke çok açık ve net bir biçimde.
“Meyve hırsızlığını ya da daha doğrusu yabancı meyve bahçelerine sapmayı özlüyordu; yolundan çıkma hareketini; kaçamak yapmayı, aşırmayı. Bu mümkün müydü, insan tek başına kaçamak yapabilir miydi? (…) Ülke içine yaptığı üç günlük yolculukta çok şey yaşamıştı, hiçbir olay olmasa da her saati etkiliydi, her an bir risk söz konusuydu, derken üç gün bile geçmeden koyu saçlarında birkaç açık renkli yaz tutamı belirmişti: Tuhaftı. Yoksa değil miydi? Hayır, tuhaftı. Ebedi tuhaf. Sonsuz tuhaf.”
Yoğun içeriği ve bizden tam konsantrasyonumuzu isteyen anlatımıyla Meyve Hırsızı, Handke’nin “Son Destanı” olabilir gerçekten. Fakat son anına kadar yazmasını çok istediğim çok büyük bir yazar kesinlikle. Her yeni metni dünya edebiyatına birer miras, dünya çağdaş edebiyatına da bir hediye değerinde.
Peter Handke metinleri söz konusu olduğunda her bir cümlesi hassas ve usta işi işçilik isteyen bir çeviri söz konusu oluyor. Titiz ve usta işi çevirisi için sevgili Regaip Minareci’ye teşekkür ederim.


İlk yorum yapan olun