Ömür İklim Demir: “Bence gerçekliğin çok da edebiyatın merkezinde olması gerekmiyor, yeter ki eser kendi içindeki mantığa yenilmesin, asıl olan hikâyedir.”

Abdullah Ezik ve İpek Bozkaya, Odak Yazar dosyamızın konuğu Ömür İklim Demir ile Kum Tefrikaları, Muhtelif Evhamlar Kitabı ve edebiyat serüveni üzerine konuştu.

Kum Tefrikaları:

Abdullah Ezik: Gerek ilk kitabınız Muhtelif Evhamlar Kitabı gerekse Kum Tefrikaları sıkı bir çalışmanın ürünü olarak okurla buluştu. Ele aldığınız konular, tarzınız ve araştırmalarınız bize bunu yakından duyuruyor. Peki söz konusu eserlerin arka planında ne tür bir çalışma söz konusu?

Muhtelif Evhamlar Kitabı’nı yazarken çok büyük bir ön hazırlık ya da araştırma yapmam gerekmedi, genellikle bildiğim topraklarda gezindim. “Kartela” adlı öyküdeyse işler biraz değişti, onda çok fazla parfüm ve iç çamaşırı markası vardı, o noktada biraz sorup soruşturdum.

Kum Tefrikaları ise bambaşka bir hikâyeydi. Romanın tarihi yapısı sebebiyle çok fazla kaynağı incelemem gerekti; uzunca bir zaman sadece kitaptaki döneme ait dergileri, kitapları okudum, havacılık üstüne araştırmalar yaptım. O dönemde yaşamış paşaların ve subayların yazdığı günlükleri taradım. Gündelik hayatlarında neler yaparlardı, boş vakitleri nasıl geçerdi, daha çok bu tarz soruların peşine düştüm. Gerçekten, ayaküstü ne yerlerdi mesela bu insanlar ya da bir yerden bir yere nasıl giderlerdi, nasıl bir dil kullanırlardı, neye gülerlerdi… Bu tip sorularla döndüm durdum. Hatta kitabın ortalarına doğru iyice kendimi kaptırıp birkaç sefer de pervaneli bir kiralık uçakla tarlaların üstünde manevralar yaptım.

A.E.: Gerçeklikle kurgu arasındaki gelgitler sizin metinlerinizde ayrı bir önem tutuyor. Bir yazar olarak sizin gerçeklikle ilişkiniz nasıldır? Gerçeklik edebiyatın neresinde?

Gerçeklikle olan ilişkim sıkıcılık derecesine ulaşabiliyor bazen, neyse ki sadece bazen… Yoksa ne oturup bir öykü yazardım şimdiye kadar, ne de başka türlü hayallerin peşinden koşardım. Gerçekliğin edebiyatın neresinde olduğunu söylemem ise zor, bir düşüneyim, bir düşüneyim, bir düşüneyim, bir düşüneyim, bir düşüneyim, bir düşüneyim, bir düşüneyim, bir düşüneyim, kelimeler anlamını yitirene -gerçeklik dokuz harfli bir kelimeden ibaret kalana kadar düşüneyim: Bence gerçekliğin çok da edebiyatın merkezinde olması gerekmiyor, yeter ki eser kendi içindeki mantığa yenilmesin, asıl olan hikâyedir.

Ömür İklim Demir

A.E.: İlk kitabınız Muhtelif Evhamlar Kitabı’nın ardından bir roman kaleme aldınız. Bir öykü kitabının hemen ardından roman yazma süreci nasıl gelişti? Burada bir geçiş mi söz konusu yoksa bilinçli bir tercih mi?

Muhtelif Evhamlar Kitabı’nı yeni bitirmiş, öykü dosyasını birkaç yayınevine göndermiştim. Herhangi bir yerden herhangi bir cevap gelmesini bekliyordum; fazlasıyla belirsiz, fazlasıyla tuhaf bir dönemdi. Derken çölde koşan mavi bir at gördüm rüyamda, tam olarak böyle başladı kafamda Kum Tefrikaları. Bir de baktım, sabahın köründe Şirket-i Hayriye’nin vapur tarifesini önüme açmış sefer saatlerine bakıyorum. Sonra devamı da geldi tabii, pastane menülerinden, uçuş tutanaklarından girdim, Enver Paşa’nın günlüklerinden çıktım. O günlerde, başı sonu belirsiz bir kaçış alanı yarattım kendime sanırım. Muhtelif Evhamlar Kitabı’nın basılacağı haberi de o sıralar geldi.

Kum Tefrikaları’na başlarken çok uzun bir öykü ya da novella olur diye düşünmüştüm. Bu düşüncem bir hafta kadar sürdü, sonra bu ölçekte bir hikâyeyi anlatmanın en iyi yolunun romandan geçtiğine karar verdim. Diğer türlü ne yapsam eksik kalacaktı. Tabii bir de roman benim için çok uzak bir tür sayılmaz; Muhtelif Evhamlar Kitabı’nın öncesinde de, çoğu yerde “ilk kitabım” diye bahsettiğim, bir roman metniyle uğraşıyordum. O metin iki yüz sayfalık bir taslak olarak hâlâ kenarda duruyor, umarım bir gün onu da bitirebilirim.

A.E.: Gerek öykülerinizde gerekse romanda aslında kitap sonlarının okuru ters köşeye yatırdığını; kitapların oldukça oyunlu, sürprizlerle dolu bir şekilde bittiğini söyleyebiliriz. Bu anlamda Ömür İklim Demir’in okuru şaşırtmayı seven bir yazar olduğunu söyleyebilir miyiz? Metin sonlarını nasıl tasarlarsınız?

Evet, şaşırmayı, şaşırtmayı, gerçeklik algısıyla bir şekilde oynamayı seviyorum. Olabilecek en sıradan yollardan geçerek sıra dışı bir yere varmak bana hep ilginç gelmiştir. Hikâye sonlarını da genellikle bu çerçevede kurguluyorum.

A.E.: Ben kişisel olarak sizin metinlerinizin “sıradanlığın zarafeti”ni iyi yansıttığını düşünüyorum. Bu anlamda birçok açıdan Michael Haneke ve Bela Tarr gibi yönetmenleri de düşünmeden edemedim. Özellikle Kum Tefrikaları’nın “kum, buhar ve hayal”lerle ilgili bölümlerinde. Dışarıdan bakıldığında oldukça “sıradan ve sıkıcı” sayılabilecek bu hikâyelerin kullandığınız dil aracılığıyla büyük bir tempo kazandığını söyleyebilirim. Peki metinlerinizde tercih ettiğiniz bu dil nasıl oluştu?

Teşekkür ederim bu ince düşünceniz için. Yazmaktan bağımsız konuşacağım; öncelikle bir okur, bir dinleyici ya da bir sinema seyircisi olarak neyin anlatıldığından daha çok, neyin nasıl anlatıldığına değer veriyorum. İyi anlatılmışsa eğer, sabah güneşinin altında duran bir sandalyeyi de sayfalar boyu keyifle okuyabilirim. Ya da ne bileyim bir virtüözün saniyede yirmi nota basması beni ilgilendirmiyor, isterse tek nota bassın, yeter ki beni alıp bir yere götürebilsin o eser. Sanırım bu genel düşünce tarzım iyi kötü yazdıklarıma da yansıyor -sanırım, diyorum, çünkü kişinin kendisiyle ilgili doğru bir tespitte bulunabilmesi çok zor.

A.E.: Öykülerinizde tercih ettiğiniz dil ile roman dili arasında ne tür benzerlik ve farklılıklar görüyorsunuz?

Gerçekten bilmiyorum, sürekli içinde olduğum ve maruz kaldığım için çoğu yazar gibi ben de yazdıklarıma karşı fazlasıyla körüm. Ya da şöyle söyleyeyim: bana kitaplarımla ilgili bir sınav yapılsa muhtemelen o sınavdan kalırım.

A.E.: Gerek kullandığınız dil gerekse daha önce de belirttiğim gibi şaşırtıcı sonlarınız aslında metnin okuruyla da sıkı bir yakınlık kurduğunuzu imliyor. Peki bir yazar olarak sizin okurdan herhangi bir beklentiniz var mı veya okur, sizin yazınınızın neresinde yer alıyor?

Okurdan herhangi bir beklentim yok, eğer olsaydı, yazacağım her cümle bu beklenti süzgecinin de içinden geçeceğinden, kafamdaki metnin bütün doğası bozulurdu. Tabii okurun bana göre metnin neresinde yer aldığını konuşabiliriz. Ben okuru genellikle, metindeki çoğu duyguyu karakterlerle birlikte tecrübe eden ya da bazen o karakterleri gizlice bir köşeden dinleyen birisi olarak düşünüyorum. Yazmanın haricinde, bir okur olarak da bu konumda olmayı sevmişimdir.

A.E.: Metinlerinizde sıradan, sıkıcı, küçük burjuva ve yalnız başına hayat mücadelesi veren kahramanlara yer veriyorsunuz. Bu tür kahramanları tercih etmenizde özel bir sebep var mı acaba?

Çevremde sıkça rastladığım, yer yer dahil olduğum ve bana çok tanıdık gelen hayatlar bunlar; ister istemez o topraklara çekiliyorum. “Tilkinin…” deyip hırıltılı hırıltılı gülüyor mesela içimdeki ses bu sırada, “üstten üstten konuşma öyle, düzgün düzgün” diyor, “Tilkinin, kırk… Neydi o? Tilkinin kırk hikâyesi varmış, kırkı da tavuk üstüne. Öyle de, geç git.” Hadi ben de böyle diyeyim, geçsin gitsin.

A.E.: Kum Tefrikaları’nın dili oldukça geçişken ve Türkçenin farklı evrelerinde dolaşan bir dil. Bir hukuk mezunu olarak dil ile nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Özellikle Kum Tefrikaları’nın ikinci bölümüne hâkim olan dil yapısı sırasında nasıl bir çalışma yürüttünüz? Döneme dair okumalar yaptınız mı?

Dil önemli, kelimeler daha da önemli, kelimeler için birbirini öldürüyor insanlar. Kum Tefrikaları’nın günlük kısımlarını yazarken ben de benzer şekilde yaklaştım dile ve kelimelere. O dönemin “yazar” diline kapılmaktan korktum biraz; o nedenle Halit Ziya Uşaklıgil’in yazdıklarına değil de Mahmut Şevket Paşa’nın, Enver Paşa’nın, Kazım Karabekir’in yazdıklarına, özellikle de onların günlük ve mektuplarında kullandığı dile odaklandım. 1913 yılında subaylar nasıl konuşurdu, nelere gülerdi, bunların peşinden koştum daha çok. Mesela silah sesine tarraka diyorladı; hiç duymamıştım, fonetiği de hoşuma gitti o şekilde kullandım. Dil konusunun haricinde, tarihsel tutarlılığı da sağlayabilmek için havacılık tarihiyle ve II. Meşrutiyet Dönemi’yle ilgili çok fazla okuma yapmam gerekti. Galiba bu nedenle, romanı bitirdiğimde, gizliden gizliye bir yerlerden de mezun olmuş gibi hissettim kendimi.

A.E.: Kitabın yazarı olarak Kum Tefrikaları’nı nasıl tanımlarsınız? Kitaba gerçekçi, bilimkurgu, fantastik, tarihi roman gibi bir yakıştırmada bulunuyor musunuz yoksa bu tür sıfatlar metni kısıtlayan şeylerden midir?

Yazdığım metni tanımlamak, tanımlamaya çalışmak bana hep tuhaf gelmiştir, o nedenle yapmayacağım. Kaldı ki kurmacanın bu tarz sınıflandırmalardan ve sıfatlardan yavaş yavaş arınması gerektiğine inanıyorum.

A.E.: Kum Tefrikaları aslında üç farklı anlatıyı bir araya getiriyor. Küçük burjuva, tarihsel anlatı ve fantastik roman yapısı iç içe geçerken kitabı da farklı bir yere taşıyor. Sizin için türler arası bu tür oyunlar nasıl bir anlam ifade ediyor?

Çok farklı düşüncelere sahip birbiriyle alakasız karakterleri aynı metnin ya da aynı otobüsün içinde görmek gibi geliyor bana; görünce yadırgamıyorum. Hayat da bir çeşit türler karmaşası sonuçta. Önemli olan, hikâyenin bütünlük içinde yoluna devam etmesi.

A.E.: Kum Tefrikaları Yüzbaşı Şevket Kemal Bey üzerinden I. Dünya Savaşı’na, Arabistan çöllerine, zorlu savaş yıllarına dek uzanan tarihsel bir hikâyeye sahip. Romanın ana gövdesini de bu hikâyenin oluşturduğunu söyleyebiliriz. Sizi tarihi yönü kuvvetli bir roman yazmaya yönlendiren nedir? Tarihi olaylar ilginizi hangi yönüyle çekiyor?

Tarih bana gerçekliğin tasnif -ve yer yer de tahrif- edilmiş hâli gibi geliyor; bu yönüyle hayatın içindeki hikâyeleri çekip çıkartan, didikleyen bir disiplin, bir anlamlandırma çabası… Galiba bu sebeple çoğu yerde kurmaca ile iç içe giriyor, birbirine karışıyor. Şimdi kalkıp da işte bu sebeple tarihi yönü ağır basan bir roman yazdım, dersem doğru olmaz tabii. Kafamdaki hikâyeyi anlatmanın yolu oradan geçtiği için böyle bir roman yazdım. Yolu çizen ben değil, hikâyenin yapısı oldu.

Önceki soruların birinde de söylediğim gibi, gördüğüm bir rüyayla başladı Kum Tefrikaları. Atları ve çölü anlatacak, daha doğrusu kendini birden bu hikâyenin ortasında bulacak bir karaktere ihtiyacım vardı, böyle böyle şekillendi Şevket Kemal Bey’in pilot olacağı. Babamın işi sebebiyle çocukluğumun bir kısmı da havaalanlarında geçmişti zaten, havacılığa da meraklıydım, bahane ettim biraz da bunları kendime. İşin içine havacılık girince kitabın geçeceği dönem de netlik kazandı.

A.E.: Romanın ana kahramanları Murat Hoca ile Doktor Mithat her ne kadar zıt karakterlermiş gibi dursa da aslında birçok açıdan birbirlerini tanımlarlar ve birbirlerinin hayatlarında giderek artan bir öneme sahip olurlar. Siz bu iki kahraman ve onların dostlukları üzerine ne söylersiniz? Bu dostluk nasıl oluştu?

İlk başlarda alternatifsizlikten kaynaklanan, taşraya yeni tayin edilmiş memurlara has, mecburî bir arkadaşlık onlarınki. Benzer hayatların kıyısında bir çeşit asker arkadaşlığı… Tabii zamanla ikisinin de köşeleri biraz yontuluyor, yavaş yavaş birbirlerine benzemeye başlıyorlar.

A.E.: Mithat, sevgisizlik ve yalnızlıkla büyümüş bir kahraman. Anne babasının erken kaybı da bu noktada onu derinden yaralar. Peki sevgisizlik Mithat’ın hikâyesinin neresinde durur? Anne babanın erken kaybı bu sevgisizliği ne derece beslemiştir?

Bana göre Mithat’ın en derinde yatan sıkıntısı, tam olarak hiçbir şeyin parçası olamaması; bu da uzun vadede çoğu kavramın uzağında kalmasına neden oluyor. Bu nokta özelinde, Şevket Kemal Bey ile benzeştiğini bile söyleyebilirim. Mithat’ın annesi ile babasının ölümü ise bu uzaklığı daha da somutlaştırıyor.

A.E.: Üst kurmaca Kum Tefrikaları’nın en önemli yanlarından birisidir. Bu durum hem romana gerçeklik anlamında yaptığı katkıyla hem de hikâye içinde hikâye örgüsüyle kitabı zenginleştirir. Peki bu yapının öykücülüğünüzle bir bağıntısı var mı? (Muhtelif Evhamlar Kitabı’nda da birbirine göndermelerde bulunan öyküler söz konusuydu.)

Bu soruyu kendi açımdan romancılık ya da öykücülük ekseninde değil de hikâye anlatıcılığı ekseninde cevaplamam daha doğru olur diye düşünüyorum. Muhtemelen bir film, çizgi roman ya da bilgisayar oyunu senaryosu da yazsam buna benzer bir kurgusal yapıyı takip ederim; anlatıldığından daha büyük bir şeyin parçasıymış hissi uyandıran ve az da olsa dördüncü duvarı zorlayan işleri seviyorum. Keşke bir yolu olsaydı da kurbağadan rüzgâra, rüzgârdan insana kadar her şeyi ve her hikâyeyi aynı anda okuyabilseydik.

Ömür İklim Demir

A.E.: Mithat, yalnızlığı ve geçmişi yanaşılacak bir liman olarak görür. İstanbul’da giriştiği anlam arayışı da aslında bu durumun bir devamıdır. Bu noktada geçmiş kişiyi nasıl besler ve sizin kahramanlarınız için nasıl bir anlam ifade eder?

Geçmiş -bilhassa da çocukluk- aslında tekrar tekrar yazdığımız, dönmeye çalıştığımız, dönmeye çalıştıkça da çarpıttığımız sihirli bir diyar. Bu nedenle çoğumuz için kolayca bir sığınağa dönüşüveriyor. Yeri geliyor, vaktiyle kötü dediği günlere bile sığınabiliyor insan. Yazdığım karakterler için de aşağı yukarı aynı durum geçerli. Sonuçta geleceğe bile geçmişin bize uyguladığı basıncın altında bakıyoruz; bu süre zarfında yeni uzuvlar üretmemek, mutasyona uğramamak mümkün değil.

Muhtelif Evhamlar Kitabı:

İpek Bozkaya: Muhtelif Evhamlar Kitabı‘nda yer yer 12 Eylül darbesinin acımasızlığı anlatı sahnesinde kendine yer buluyor. Bu politik arka planı göz önünde bulundurduğumuzda yazar bulunduğu çağa tanıklık etmek zorunda mıdır sizce? Edebiyatın misyonu var mıdır?

Bence zorunda mıdır diye biten çoğu soruyu hayır diye cevaplamak mümkün, yazarın da böyle bir zorunluluğu olduğunu düşünmüyorum. Tabii biz, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde ne yaparsak yapalım, ürettiğimiz her eserde, içinde bulunduğumuz çağın izleri olacaktır. Bu ilişki elbette her zaman Dickens ile Sanayi Devrimi ya da Steinbeck ile Büyük Buhran arasındaki ilişki kadar belirgin olmayabilir. Yüzüklerin Efendisi’nde gözümüze çarpan İkinci Dünya Savaşı izleri gibi dolaylı da olabilir.

Bence edebiyatın bir misyonu yoktur, olmamalıdır da… Tabii benim böyle düşünmem misyonu olan edebiyatçıların, roman kılığına girmiş ders kitaplarının ya da öykü kılığına girmiş manifestoların var olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

İ.B.: Muhtelif Evhamlar Kitabı‘nda üslubunuzu kurarken sosyal medyada sıklıkla karşılaştığımız, bazı yazarlara atfedilmiş alıntılardan hikayelerinizde yararlanıyorsunuz. Üretilen eserin genellikle kitlesini aradığı üzerinden gidecek olursak sizce bu şekilde yazı bir davete dönüşüyor mu ya da kitlesini yaratıyor mu? 

Bir kitap basıldığında ya da bir film sinemada gösterime girdiğinde, bir çeşit davete dönüşüyor zaten, bu açıdan diğer unsurlara çok da ihtiyacı yok, diye düşünüyorum. İlk sayfa çevrildikten sonrası okuyucuyla metnin arasında kalan keşfedilmemiş bir alan…

Yapılan alıntılar, öykülerde dinlenilen müzikler, kullanılan sigara markaları, dergi ve gazete isimleri, bütün bunlar, karakterlere ve atmosfere dair detaylar, noktalar sadece. Ancak bu noktalar birleştiğinde asıl resmi gerçek şekliyle görebiliyoruz. Bir okur olarak ben de böylesi dokunuşları, özellikle göze sokulmadan şöyle bir görünüp geçen detayları, görmekten keyif alırım. Doğal olarak bu düşünce yapısı nasıl yazdığıma da yansıyor.

İ.B.: Kitaplarınızdaki dilin eril olduğunu söyleyebilir miyiz? Dilin cinsiyetiyle ilgili neler söylersiniz? 

Bir metni yazarken ana kriterlerimden biri karakterin gerçekçi şekilde konuşması oluyor, bu çerçevede karakterin kullandığı dil pek tabii eril de olabilir, kibar da olabilir, kurumsal da olabilir, her şey olabilir. Kulağa fazlasıyla kitabî gelen ya da TRT dublajıyla konuşan karakterler yazmak istemem. Varsa bu işin bir hilesi, duyduğum gibi yazmaya çalışıyorum mesela ben her şeyi, çiviyi tak tak tak diye çakıyorum, foş diye döküyorum suyu, tıpkı konuşmalar gibi o sesler de mutlaka sızıyor yazdığım metne.

Dilin cinsiyeti, her kelimenin “sözlük anlamı” haricinde yüzlerce anlam daha barındırdığının, çoğu zaman farkında bile olunmayan önyargıların dile yansımasının çok güzel bir örneğidir. Bir çeşit “Aile Salonumuz Vardır” tabelasıdır, her okuyana başka bir hikâye anlatır.

İ.B.: Postmodernizmle birlikte artık türlerin formları hayli melezleşti. Fakat sizin öyküleriniz ve romanınız türlerin çerçevelerine sadık. Artık bir roman yazarı da olarak öykünün ve romanın çerçevesinde türü melezleştirmeden ürettiğiniz bu eserlerde hangi türde daha rahat hissediyorsunuz? 

Net bir ayrım yapamam, iki türün de kendine özgü kolaylıkları ve zorlukları var. Öyküde metnin tamamına hâkim olmak daha kolay, daha kısa bir kere, Kum Tefrikaları gibi uzun bir metindeyse daha fazla dikkat ve disiplin gerekiyor. Öyküde her cümle konuya bir şekilde temas etmeli, konuyu fazla dağıtmak çok da iyi olmaz. Bu durum hem bir zorluk hem de bir kolaylık bence. Romanda ise detaylı bir çorba tarifi verme lüksü bile var; öyküye göre daha esnek, daha geniş bir alan. Yine hem bir kolaylık hem de bir zorluk… Ancak kendi açımdan şunu söyleyebilirim: Romanı bitirdikten sonra gelen “üstünden yük kalması” hissi daha fazla. Bu da tamamen harcanan zamanla ilgili sanırım.

İ.B.: Muhtelif Evhamlar Kitabı‘nda biyografi kısmında “var olmakla meşgul” diyor. Sosyal medya hesaplarınızda da kendinizi bu şekilde tanımlıyorsunuz. Buradaki meşguliyet bir tefekkür halini mi imliyor? Bir edebi beslenme biçimini/sürecini mi?

Çok derin ya da özel bir anlamı yok aslında, her organizma gibi benim de en büyük meşguliyetim yemek yemek, uyumak, nefes alıp vermek; bundan ötesi teferruattan ibaret.

İ.B.: Muhtelif Evhamlar Kitabı‘nda neredeyse her hikâyenin başında bir epigraf var. Bu epigrafların başka yazarları anlatıya davet etmek, onlardan destek almak olarak mı görüyorsunuz? Bir de epigrafları anlatıya dahil ederken önce hangisi beliriyor kafanızda, kurgu mu epigraf mı? 

Epigraf denildiğinde aklıma Kara Kitap’ın girişinde kullanılan iki epigraf gelir. Bunlardan birisi “Epigraf kullanmayın. Çünkü yazının içindeki esrarı öldürür,” der, diğeri de “Böylece ölecekse öldür o zaman sen de esrarı. Esrar satan yalancı peygamberi öldür,” diye ona cevap verir. Bana göre epigraf, metnin içindeki esrarı öldüren bir şey olmaktan ziyade, metnin atmosferine ilişkin ipucu veren çok özel bir anahtar, bir çeşit referans noktasıdır. En azından ben, yazdığım metinlerde epigrafı bu şekilde kullanmaya çalışıyorum. Epigrafları daima öykü bittikten sonra yazıyorum. Kum Tefrikaları’nda ise epigrafları romana başladığım ilk günlerde yazdım.