Muhtelif Evhamlar Kitabı Üzerine

İpek Bozkaya

Bir eserde ileride yazarın bizi neler üzerine düşündüreceğinin, hangi ortak paydada anlatıcının duygu ve düşünceleri ile bir olmamızın talep edileceğinin ipucu genellikle kitabın başlığı münasebetiyle gerçekleşir. Başlık bir kurmaca eserde imgelemi harekete geçiren ilk göstergedir. İsminin Muhtelif Evhamlar Kitabı olduğunun bilgisine haiz olduğumuz bu kitapta isimle birlikte imgelemi harekete geçirmede işaret edilen sözlükbirimler karanlık, korkulu, sıkıntılı, karamsar ve kötücül bir evreni işaret eder. “Kitabı” ifadesiyle birlikte yazar yazma eylemiyle husule gelen ürünü, kurduğu evreninin bir el kitabına dönüştürür. Başlıkla bir fikir edinen okur daha sonra yazarın metne atadığı sözcüsünün retorik malzemesini kullanmaya başladığı ilk sayfayla birlikte artık anlatıyı yeniden inşa etmeye başlar. Ömür İklim Demir’in Muhtelif Evhamlar Kitabı’nda retorik yazarın biyografisi ile başlıyor ve imgelem biyografiyle tetikleniyor: “Ömür İklim Demir 1980’de Adana’da doğdu. Tarsus’ta büyüdü. […] Şimdilik var olmakla meşgul.” Biyografiyi de yazarın yazdığını göz önünde bulundurduğumuzda “şimdilik var olmakla meşgul” ifadesiyle, okur olarak bizden ileride talep edilecek, anlatıyla uyumlu duygusal emeğe bir hazırlık gerçekleşiyor. Anlatının ilerideki seyrine göre yeniden değerlendirilebilecek bu ifadeler, kitabın isminden sonra kurmacanın çerçevesine dahil olana kadar geçen sürede bizi kitaba ve az sonra olacaklara hazırlamasının yanında aynı zamanda yazarın eylemsizliğini imlerken okurun üretime dahil olmasını ve emek sırasının okurda olduğunu gösteriyor.

“İçler Dışlar Çarpımı” adlı ilk öyküyle kurmaca evrene giriş yapılıyor. Bu öykü, bizi kitabın başlığıyla ve biyografideki retorikle uyaran yazarın artık sözü bıraktığı anlatıcısının malzemeyi kullanmaya başladığı ve uyarılara paralel olarak yüklü bir dramanın kısa bir anlatı zamanına yedirildiği, başa geleceklerde cimri davranmaktan imtina eden ve olayların bereketinden asla ödün vermeyen, elini ve dilini korkak alıştırmayan anlatıcının muhtemel bütün kartlarını oynadığı yoğun bir öykü. Bu öyküde 12 Eylül’den depreme, Nazan Öncel’den Edip Cansever’e, evlenmeden boşanmaya, işkenceden umuda, doğumdan yaşlanmaya, yetmişlerden doksanlara öykü türünde sıkışan kurgu malzemeleri hayli bol tutulmuş. Öykü türünde sıkışmak diyorum, çünkü bu öyküde işaret edilen “evet hayat bir bakıma böyledir” inandırıcılığı için tercih edilen türde ulaşılan yoğunluk, ifadenin sınırsızca kullanılabildiği roman türünün başvurusunda kullanılıyor. “İçler Dışlar Çarpımı”, 37 yaşındaki Melda Hanım’ın on yıllık eşinin vefatından sonra hayatının geri kalanını dolduracak birisiyle tanışmak istediği için gazeteye ilan vermesi, ona cevap olarak İhsan Bey’in yazması, devamında mektuplaşmaları ve buluştukları günü anlatıyor. Yazarın İhsan Bey karakterini çocukluğundan şimdiki yaşına kadar seçtiği anlatım biçimi mektup. İhsan Bey’in mektuplarına kadar olan kısımda Melda Hanım’ın şimdiki hayatıyla ilgili fikir edinirken İhsan Bey’in mektuplarıyla birlikte bir biyografi öyküye yediriliyor. Ama bu biyografi duyguların en etkili deneyimi için okura bütün trajikliğiyle aktarılıyor. Şu an kırk iki yaşında olan İhsan Bey’in ve arkadaşlarının üniversite yıllarında sağ-sol çatışmalarında gördüğü işkenceler, bir önceki kesitte Melda’nın naif dünyasına tezat olarak, ayrıntılarına inilerek anlatılıyor. Okur olarak Melda Hanım’ın yalnız ve sıkıntılı hayatı için henüz duygu üretimi bitmemişken İhsan Bey’in sağ-sol çatışmalarında çektiği çilelerle ve kayıpların ayrıntısıyla yeni bir üretime geçiliyor. Buluşacakları gün okur olarak tam artık derin bir nefes alıp bu temsili gerçekliğin yoğunluğundan iyicil hislere geçileceğini düşünürken Melda Hanım ve İhsan Bey’in buluştukları kafe yerle bir oluyor. Ve öykü kan revan içinde bitiyor. Wayne C. Booth Kurmacanın Retoriği’nde bu yoğunlukla ilgili şöyle der: “Bazı şeylerin imgesini ve hissini vermek problemin yarısıdır daima. Ama bunları yoğunlukla vermek, hayal edilen gerçeklik resminin loş bir ışık yaymanın ötesine geçmesini sağlamak sanatçının son derece iyi bir kompozisyon gücüne sahip olmasını gerektirir.” “İçler Dışlar Çarpımı” öyküsüne baktığımızda bu kompozisyonun retorik ve içerik arasında bir kavga halinde olduğunu, gerçeklik yanılsamasının okurda trajik, lirik, komik, romantik etkiler yaratmak için kendini feda ettiğini ve savruklaştığını görürürüz. Sanat gerçek yaşamda bulunan yoğunluğa elbette içkindir ama kompozisyon da önemlidir. Öykünün finalini göz önünde bulundurduğumuzda trajik duygular yaratmanın sınırlarını zorlamak, retorik etkiden rol çalmaktadır.

“Vasati 40 Yaş” adlı ikinci öykü birinci öyküyle kesişmektedir. Bu öykü bir bankada çalışan Taner’in iş çıkışı İstiklal Caddesi’nde yürümesi ve gördükleri üzerinedir. Yine ilk öyküdeki gibi sürpriz sonlu olan bu öyküde Taner birinci şahıs anlatıcı olarak biraz aylak adamlığını, biraz ıssız adamlığını, biraz kaybedenler kulübünden fırlamışlığını anlatır. Sonunda ilk öyküdeki finale farklı pencereden bakarak karakterlerin dünya deneyimini yansıtan gerçekliği anlatı tekniklerinden yapaylığa çeken bir sahnede bitirir.

Diğer öyküler de okura konu, teknik ve yapıyla ilgili kaotik deneyimler sunar. Fakat burada anlatının önemli unsurlarından biri olan yazarın üslubundan söz açmak gerek. Muhtelif Evhamlar Kitabı’nda okurda bir etki yaratmak meselesi yer yer kathartik unsurların ve kathartik gerilimin retoriğin önüne geçmesi tehlikesi barındırıyor, bu da anlatıyı romantize, dramatize ederek estetik hazzın önüne geçiyor. İspanyol filozof Ortega y Gasset “Sanat eserinin sunduğu ya da anlattığı alınyazılarına üzülmek ya da sevinmek hakiki sanatsal hazdan çok farklı bir şey olmakla kalmaz, aynı zamanda eserin insani içeriğiyle meşgul olmak adaba uygun bir estetik zevkle prensipte uyumsuzdur.” der. [1] Muhtelif Evhamlar Kitabı’ndaki öykülerde duygu oluşturma meselesi yer yer okurun nesnelliğine müdahale edebilecek seviyeye geliyor. Hatta anlatıcı bazen diğer karakterler üzerinden, okuma eylemini gerçekleştiren okura dolaylı seslenmeye başlıyor: “Bu gece de sen, tıpkı benim yıllar önce yaptığım gibi, gelip bu banka oturdun ya? Rasim Abi ben oldum, sen de ben. Bakarsın bizim de çok güzel bir dostluğumuz olur. Ve… Takma lan kafana. Bir geldik bir gidiyoruz, gerisi hikâye. Ha, bir de… Bir sigara versene.” Duygusal düzeyde yüksek katılım talebi Muhtelif Evhamlar Kitabı’nda üslubun edebîliğine zarar vererek yazarın metne atadığı sözcüsüyle okur arasındaki etkileşimi gündelik konuşma dilinin sınırlarına çeker ve bir süre sonra çok argo kullanan bir arkadaşla konuşuyormuş gibi hissetmek muhayyel bir gerçeklikten edebî düzlemede deneyimlenen bir şeye dönüşür. Yazar üslubunu kurarken belli düşünsel ve estetik ilgilerin ölçüsünde duygudaşlığın hatlarını belirleyerek kendi okurunu yaratmak adına popüler edebiyat dergilerinde ya da sosyal medyada sıklıkla paylaşılan alıntıları metne yedirir: “Bir araya getirdiğim harfler beni anlatmaktan uzak, demiş ya Tezer Özlü, benimki de o misal.” (20) “Neyzen’in dediği gibi: ben böyle dünyanın devr-i devranını, izzet-i nefsini sikeyim.” (39) “Halimiz itten beter keyfimiz paşada yok, derler ya hani, aynen öyleydik.” (41), “Birçok insan, mutlu olduğunu bilmediği için mutsuzdur.” demiş Dostoyevski. Belki haklıdır bilmiyorlardır. Belki bu adam da bilmiyordur. Hatta ben de bilmiyorumdur. Tabii ya. Mutluluktan geberiyorum be Dosto.” (30) Bazen de “Ancak her şeyini kaybettikten sonra özgür olursun” diyen Fight Club’ın Tyler Durden’ının cümlesini “Ne diyeyim, huzur tuhaf şey arkadaş, ancak kaybedecek bir şeyin kalmadığında gelip seni buluyor.” (39) şeklinde metne eklemliyor.

Tüm bu alıntılamalarla pratik dilsel kalıplar estetik düzleme çekilirken bunların metne iyi yedirilemeyen yapıştırmalar şeklinde kalması, anlatının edebî niteliğinden eksiltme tehlikesini barındırarak, anlatıcının okurun beklentisini umursamadığı ve içini döktüğünü düşünmeye sevk ediyor. Tam bu noktada metnin dilinden de bahis açmak gerek. Türkçe edebiyatta 2000 sonrası hızla artmaya başlayan, eril dilin edebî ve muzip temsili Muhtelif Evhamlar Kitabı’nın diline de yansımış. “Lan Taner!” diyor, şefik lavuğu olsa “İlahi Taner Bey! Derdi, gülüyor, o da gülüyor ama yavşak yavşak gülerdi.” (26) gibi örnek cümlelerde sıklıkla karşılaşıldığı üzere yazarın metne atadığı temsilci burada dili cinsiyetlendiriyor. Toplumsal cinsiyetin edebî temsile sirayet etmesi konusu, üzerinde her kelimesiyle tartışılması gereken yoğun bir literatürü ve düşünsel süreci gerektirse de bu kitapta özellikle “Vasati 40 Yaş” ve “Sonsuz Rasim Abi’ler Diyarı” öykülerinde dil, bu konu üzerinde dilin bir cinsiyeti olup olmadığı sorusuna cevap verebilmek için hayli bereketli örnekler sunuyor.

Tanpınar ve Led Zeppelin’i aynı çerçevede görmenin işten bile olmadığı bu kitapta politika, varoluş, küfür, nostalji, arabesk, bir karnavaldan çok toplu bir davete evriliyor. Ve böylece kitap hayatın kendisine benziyor. Muhtelif Evhamlar Kitabı 2021 Temmuz itibariyle 15. baskıya gidiyor ve Haldun Taner Öykü Ödülü almış bir kitap. Her okuma eyleminin bir yeniden üretim olduğunu ve Jung’un da bir yerlerde söylediği üzere metinde üzerinde birliğe varılmış ortak bir anlamın olmadığını göz önünde bulundurursak, okuma deneyimiyle estetik haz beklentisinde mutabakata varılmaması bu eleştiri yazısında, kitabın başarısıyla uyuşmazlığını işaret ediyor.


[1] Jose Ortega y Gasset, The Dehumanization of Art and Other Writings on Art and Culture, Princeton University Press, 1969.