Sıradanlığın Zarafeti ve Bir Gerçeklik Yanılgısı: Kum Tefrikaları

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

Ömür İklim Demir’in geçtiğimiz yıl okurla buluşan ilk romanı Kum Tefrikaları, okuru Suruç’tan İstanbul’a doğru uzun bir yolculuğa çıkaran; Doktor Mithat’tan Murat Hoca’ya, Yurdanur Hala’dan Tayyareci Yüzbaşı Şevket Kemal Bey’e birçok kahramanın yaşantısını içine alan çok katmanlı bir kitap.

Kum Tefrikaları, kurguyla gerçeklik arasında sıkı ağlar ören ancak tüm bunları alabildiğine şeffaf yapan, okurun zihnini bulandıran ve her ân olabilecekler hakkında türlü yanılsamalara yol açabilen bir ilk roman olarak ön plana çıkar. Bu anlamda kitabı bir tür “gerçeklik oyunu” olarak tanımlayabiliriz. Ömür İklim Demir, daha romanın başından itibaren okur ile konuşmaya, onu yönlendirmeye ve biraz sonra anlatılacakların gerçek olmadığına ikna etmeye çalışır. Bu noktada kitabın başında yer alan şu not oldukça önemlidir: “Romanda geçen bazı tarihi kişi ve mekân isimlerinin gerçek olması, bazı olayların yaşananları andırması okuyucuyu yanıltmasın. Tüm anlatılanlar kumdan, buhardan ve de hayalden ibarettir. Tarihi gerçeklerle alakası yoktur.” Dolayısıyla ortada gerçeklikten kurgulanan, kaynağını geçmişin tarihî şahsiyetlerinden alan ancak onları birebir kurgulamayan, dönüştüren, farklı bir açıdan yeniden üreten bir eser söz konusudur. Kitabın sonunda yer alan Ekler, Sözlük ve Teşekkür kısmı da bu noktada dikkat çekicidir; çünkü söz konusu bu bölümler arasında yer alan asıl hikâye ortaya gerçeklik anlamında oldukça parçalı bir yapı çıkarır. Neyin gerçek neyin kurgu olduğu, ilk planda başı sonu belli bir hikâye gibi gözüken kitabın kendi içinde nasıl da çetrefilli ve katmanlı bir yapı sergilendiği böylece gözler önüne serilir. Dolayısıyla Demir, Kum Tefrikaları’nda gerçekliği yeniden üretir ve ortaya “yazarın/anlatıcının gerçekliği”ni çıkarır. Neyin gerçek neyin yazar tarafından metne ilave edildiğini ve kurgu olduğunu bu noktada şaşırmaya başlarız. Elimizdeki bir tarih kitabı mıdır yoksa her şeyin kurgulandığı bir roman mı? Tarihi gerçekler bu romanı nereye iter veya salt tarihsel olaylar üzerine kurgulanan bir eser gerçekliğe ne denli bağlı olabilir veya olmalı mıdır? Peşine düşülebilecek tüm bu sorular metin ilerleyip hikâye derinleştikçe yerini farklı sorunlara bırakır. Ancak tüm bunlar olurken aslında yazarın amacına uygun bir yapı oluşturduğu söylenebilir: Okur, gerçekliğinden bir türlü emin olamadığı, tekinsiz bir dünyanın içindedir. Bu noktada yazarın yoluna devam ettiği bir sonraki durak, içinde bulunduğumuz mevcut şartlar ve ândır. Kısa açıklamalar, dipnotlar, sözlüklerle okurun gerçeklik algısını manipüle eden yazar metnin kaleme alındığı süreci de işin içine katar ve böylece bir sonraki aşamaya geçer. Bu yeni aşamada her şey okurun tanıdığı, içinde olduğunu ve yakından duyumsadığı bir dünyada geçmektedir. Kapılarını Suruç’ta açan roman, bir telefonla hızla başka bir yöne savrulmadan önce bize yaşanılanlara, içinde bulunulan şartlara ve Türkiye’ye dair anekdotlarda bulunur:

“Asfalta saçılmış kazalarla uğraşıyordum genellikle, davullu zurnalı al duvaklı cinayetlerle, yorganların arasında şişlenmiş fetüslerle, beşinci kattan betona atlamış entarilerle, elleri kolları kopmuş pankartlı patlamalarla… Önce kelimeler anlamını yitiriyordu, sonra sayılar. İkişer üçer, bazen onar yirmişer, hatta bazen paramparça ve birbirine karışmış cesetler geliyordu sokaklardan.”

İstanbul-Kahire Seferi Öncesi Uçuş Ekibi
Sadık, İsmail Hakkı, Fethi ve Nuri Beyler
Yeşilköy-İstanbul / 8 Şubat 1914
Fotoğraf: Türk Hava Kuvvetleri
Bleriot Uçağına Benzin İkmali
Fotoğraf: Türk Hava Kuvvetleri
Fotoğraf: Türk Hava Kuvvetleri

Söz konusu bu kazalar, paramparça cesetler, entari ve pankartlar ülkenin içinden geçmekte olduğu süreci Doktor Mithat’ın penceresinden okurla buluştururken yaşanılanların ne kadar güncel ve taze olduğuna da atıf yapmaktadır. Böylece kurulan ilk gerçeklik, Doktor Mithat ve Murat Hoca’nın konuşmalarıyla sürdürülürken romanın ikinci bölümünde işin içine bu kez tarihsel bir zemine sahip yeni bir gerçeklik katmanı girer: İttihat ve Terakki Partisi’nin Osmanlı’nın ne kadar güçlü olduğunu cümle âleme duyurmak için giriştiği bir gövde gösterisi olarak İstanbul’dan Kâhire’ye iki tayyarelik bir filo göndermek. Balkan Savaşları’nı kaybeden, ana vatanın önemli bir bölümünü yitiren, uzun yıllardır süren mücadelenin acı hatıralarını silmek isteyen, Osmanlı İmparatorluğu’nun hâlâ ne denli güçlü olduğunu göstermeye çalışan, Fransa’nın havacılıkta elde ettiği başarıya benzer bir çalışmayı Türkler’in de yapabileceğini göstermek amacıyla hareket eden Harbiye Nâzırı Enver Paşa, iki tayyarelik bir filoyu Kâhire’ye göndermeye karar verir. Bu kararın ardından Enver, Cemal ve Talat Paşalar’ın katılımılya Yeşilköy’den uğurlanan tayyarelerin serüveni de başlar. Maalesef tamamlanmayan uçuşlar neticesinde “Muavenet-i Milliye” isimli tayyare 27 Şubat’ta Taberiye Gölü, “Prens Celaleddin” isimli tayyareyse 11 Mart’ta Yafa kenti yakınlarında yere çakılır ve paşaların “muhteşem planı” suya düşer. Çıkış noktasını bu girişimden alan ve Osmanlı’da tayyareciliğin gelişimine dair de önemli tarihsel veriler içeren hikâye, bu olaya eklenen yeni bir karakterle birlikte hızla yeni bir kurgu sürecinin parçası olur. Demir, Anadolu’yu, doğu vilayetlerini ve çölleri aşa aşa gerçekleştirilecek bu uçuşu Kum Tefrikaları’nın ikinci bölümünde merkezine alır. Süreç, hayali bir kahraman olan Yüzbaşı Şevket Kemal Bey’in günlüğü üzerinden metne taşınır ve böylelikle gerçeklikle oynanmaya başlanır. Olaya dâhil edilen bu yeni kahraman okura Türk tayyarecilik tarihine dair birçok bilgi aktarırken aynı zamanda devrin havasının solunmasına da olanak tanır.

Yüzbaşı Şevket Kemal Bey’in günlüğü birkaç açıdan oldukça önemlidir. Bunlardan ilki şüphesiz devrin dikkat çeken konularının gündeme getirilmesi ve tayyarecilik çalışmaları üzerinden İttihat ve Terakki Partisi’nin ülkeyi ağır ağır tam kontrolü altına alma sürecidir. Tüm başarısızlıklarını daha baskın bir politika ve daha sert yasaklarla örtme amacı güden, kendisi haricinde kimseye konuşma ve hareket etme şansı tanımayan parti, rakiplerini çeşitli yollarla sindirmekte, onları alt etme konusunda suikast düzenleyecek kadar ileriye gitmektedir. Bu durum devletin üst kademelerinde olduğu kadar etkisini halk üzerinde de hissettirmektedir. Üstelik sorunlar zamanla o kadar büyür ki I. Cihan Harbi’ne doğru hızla sürüklenen devlet nasıl bir çöküşün eşiğinde olduğunu dahi anlamamakta, herhangi düşünsel bir zemini olmadan alelacele girişilen çalışmalara bel bağlamaktadır. Bu anlamda Osmanlı Devleti de tıpkı Arabistan çöllerinde düşen Türk tayyareleri gibi hızla tarihe karışmakta, kendisini tarihin tozlu sayfalarına gömmektedir. Ancak Demir, burada dönemin ruhunu farklı kahraman ve olaylar üzerinden romana taşırken Yüzbaşı Şevket Kemal Bey üzerinden kişisel bir maceranın peşine de düşmektedir. Şevket Kemal Bey’in Yurdanur Hanım ile evliliği, ayrılıklar, kavuşmalar, aşklar, hayaller ve birliktelikler hangi makam ve mevkide olursa olsun nihayetinde bu insanların da kişisel bir hayatları olduğunu, her bireyin kendi kişisel yaşamında bambaşka bir karaktere sahip olabileceğini imler. “Hürriyet kahramanı” Enver Paşa’nın kişisel yaşantısında Naciye Sultan’a ne denli âşık olduğunu dile getirdiği mektupları gibi bu bölümler de Şevket Kemal Bey’in resmî görevleri haricinde eşine sevgiyle bağlı bir kişilik olduğunu gösterir. Dolayısıyla onca parçalı görüntü, hiç kimsenin yalnızca tek bir yüzü olmadığını, gerçekliğin farklı yüzleri olduğu gibi kişiliklerimizin de farklı cepheleri olduğunu duyurur. Günlükler, biraz da buna hizmet eder.

Erich Fromm, İnsan Olmak Üzerine’de şöyle der: “Modern insanı oluşturan, kendisinin yarattığı şeylerdir. Bunu gündelik bir gözlemle açıklayacak olursak: Bir kişiyi, yalnızca televizyondan tanıdığı birine benzettiği zaman, ‘Tıpkı televizyonda olduğu gibi görünüyor!’ der. Gerçeklik, TV görüntüsüdür; o kişinin hakikaten nasıl göründüğüne ilişkin algının doğruluğu ölçülürken o gerçeklik esas alınır. Eğer tıpkı televizyonda olduğu gibi görünüyorsa, o zaman gerçeklik algısı doğrudur. Gerçeklik, dıştaki şeyde yatar ve gerçek kişi, sadece bu gerçekliğin bir gölgesidir.” Modern insanın gerçeklikle kurduğu ilişki çoğu zaman bu değere ölçüt olarak kabul ettiği “şey”le ilgilidir. Ölçüt ne olursa sonuç da ona göre şekillenir ve ortaya ona göre bir ürün çıkar. Kum Tefrikaları da bu anlamda gerçekliği farklı açılardan kuşattığı kadar bu durumun modern insana dair bir sorunsal olduğunu görünür kılar. Kendi yarattığı şeylerin tutsağı olan modern insan, kurtuluşu de bu şeylerle kurduğu ilişkiyi değiştirmekte bulur. Bu anlamda Kum Tefrikaları’nda modern insanın hikâyesi Doktor Mithat ile gündeme gelir. Suruç’ta hekimlik yapan ve hastahane dışında vaktini dostu Murat Hoca ile yaptığı sohbetler aracılığıyla değerlendiren Doktor Mithat, çoğu zaman kendi küçük dünyasından çıkmaz ve sınırlarına sıkı sıkıya tutunur. Çevresindeki insanlara karşı çoğu zaman kayıtsız kalan doktor, Murat Hoca’nın kendisi için ne denli önemli olduğunu da çok sonraları fark eder. Yaşamını kendi küçük burjuva dünyasının dışına çıkmadan sürdüren Doktor Mithat için kırılma noktası ise Yurdanur Hala’nın vefatı olur. Bu âni ölüm, onu Suruç’taki evden Kandilli’deki köşke doğru iterken bu süreçte karşılaştıkları, öğrendikleri ve kendi aile yaşantısına dair fark ettikleri de yavaş yavaş yaşamına etki etmeye başlar. Doktor Mithat’ın bu yolculuk sırasında kendisi ve geçmişiyle yüzleşmesi, onun hayatındaki kimi aksaklıkların nedenini anlamasına vesile olur. Böylelikle modern insanın küçük ve dar yaşantısı onun yüzleşmekten kaçtığı kimi gerçeklekleri kabul etmesiyle birlikte farklı bir yöne evrilir. Bu evrilme de Murat Hoca’nın Şevket Kemal Bey’in günlüğünü okuması, Doktor Mithat’ın halası, eniştesi ve onların birlikteliklerine dair derinlikli bir sorgulamaya girişmesi ve kendisini tüm bu olan bitenlerin içinde yeni bir mevkiye konumlandırmasıyla gerçekleşir. Nihayetinde romanın vardığı noktada Doktor Mithat kendi sınırlarının çok ötesine geçmiştir.

Romanın vardığı son raddede her şey fantastik bir yapıya evrilirken o âna kadar işlenen her şey bir anlamda alt üst edilir. Kum Tefrikaları artık ne Doktor Mithat ve Murat Hoca’nın Suruç’taki küçük yaşantısı ve küçük burjuvanın bunalımlı ruh hâline ne de Şevket Kemal Bey ile Yurdanur Hala’nın evliliklerine, İstanbul-Kâhire uçuşuna ve kimi kişisel sorunlara dair tarihi bir hikâyedir. Roman, tüm bu konuları usul usul terk ederken türsel açıdan yeni bir arayışın peşinde olunduğunun ilk işaretlerini verir. Ömür İklim Demir, başlangıçta modern insan yalnızlığına dair tarihsel bir roman kaleme aldığını düşündürse de romanın vardığı noktada ortaya fantastik bir yapı çıkar. Bu anlamda kitabın Nazlı Eray romanlarıyla ortaklık kurduğunu, gerçekliğin fantastik ile iç içe geçirilerek yeniden inşa edildiğini söyleyebiliriz. Üstelik Demir’in de Eray gibi bu geçişi kimi tarihi şahsiyet ve gerçek kişiler üzerinden yaptığı düşünüldüğünde aradaki ortaklık daha da anlaşılır olur. Bu da Demir’in farklı türlere göz kırpan romanı Kum Tefrikaları’nı kurgularken türsel anlamda birçok farklı yapıyı iç içe geçirdiğini duyurur.

Muhtelif Evhamlar Kitabı’nda olduğu gibi Kum Tefrikaları’nda da kendine ait bir dil geliştirmeyi başaran Ömür İklim Demir, ilk metinlerindeki tavrı burada da sürdürür. Kimi zaman savruk gibi dursa da bu dil Kum Tefrikaları’nın vardığı fantastik eşikte oldukça kıymetlidir. Romanın özellikle ilk ve üçüncü bölümleri Demir’in alışık olduğumuz dilsel tutumunu sergilerken Şevket Kemal Bey’in günlüğünü içeren ikinci bölüm daha farklı bir yapı sergiler. Burada kullanılan dil daha ağdalı, bir Osmanlı yüzbaşısının kullanabileceği denli Arapça-Farsça kelime ve tamlamalarla yüklü, ancak Murat Hoca’nın sadeleştirmelerini hissettirecek denli de kıvraktır. Dolayısıyla metne dışarıdan yapılan her müdahale hissedildiği gibi Demir’in tüm bunları kurgulayış biçimi de romanın planlanma sürecinin başarılı bir şekilde yürütüldüğüne işaret eder. Tek bir düzlemde hareket etmeyen, konuşan ve metne yön veren kahramanlara göre şekillenen bu dil, metnin temposunu ayarlayan, olaylar hararetlendikçe hızlanan, melankoli arttıkça duralayan bir yapı sergiler.

Ömür İklim Demir’in ilk öykü kitabı Muhtelif Evhamlar Kitabı’ndan hemen sonra kaleme aldığı ve aynı zamanda ilk romanı da olan Kum Tefrikaları, “ölülerin, kelimelerin, telgraf tıkırtılarının, tozun, rüzgârın, bulutların, bütün o yılların ve de üstümüzden esip geçen diğer şeylerin hikâyesi” olduğu kadar bizlerin; yüzleşmekten kaçındığımız, içinde birçok sırrı barındıran o karanlık geçmişin ve geleceğimizin de romanı olarak okunabilir.