Lütfü: “Mızıkçısın Sen başlı başına bir deneyimden oluşan ve sizi içerisine alıp yutmayı amaçlayan bir tasarıma sahip.”

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

Abdullah Ezik, “Mızıkçısın Sen” isimli kişisel sergisi ile Passage Petit-Champs’ta sanatseverlerle buluşan seramik sanatçısı Lütfü ile konuştu.

I ME CE direktörlüğünde hayata geçirilen “Mızıkçısın Sen” başlıklı serginiz Passage Petit-Champs’ta sanatseverlerle buluşuyor. Bize öncelikle biraz serginin oluşum sürecinden bahsedebilir misiniz?

“Mızıkçısın Sen” I ME CE ile beraber iki senedir üzerine çalıştığımız ve 27 Mayıs’ta seyirciyle buluşturduğumuz verimli bir sürecin göstergesi. Yapıtların üretimi İstanbul ve Ankara arasında gerçekleşti. Sergi mekânını seyirciyle buluşturmadan önce akrilik ve dikiş işlerinin üretimini yaptığımız alanı “Lütfü’nün Atölyesi” olarak adlandırdık. Bu süreçte atölyelerini, fırınlarını bana açan sanatçı ve zanaatkâr atölye sahipleri oldu. İstinye’de Hüseyin Suna ve Anadolu Hisarı’nda çömlekçi Rıfat Usta. Bu iki atölyenin de havasını tatmak, gelen sanatçılarla sergiyi kritik edip üzerine konuşmak oldukça keyifliydi. Füreya Koral’ın da ustası olan çömlekçi Rıfat Usta’nın atölyesinde kendi üretimi ve kendi süreci hakkında sohbet etmek Füreya ile aynı fırını kullanmak paha biçilemez bir deneyimdi. Ağırlıklı olarak seramik üretiminin tamamlanmasının ardından 2021 Ocak ayında serginin de gerçekleştiği alanda, açık atölye günleri başladı. Bu süreçte ziyarete gelenler eşliğinde 27 Mayıs’a kadar üretim sürekli olarak devam etti. Aynı zamanda üretim sırasında seramik üreten atölyelere açık çağrıda bulunduk ve imalatlarında atık hale gelmiş olan, hatalı gördükleri ve bir daha kullanılamayacak durumdaki, sistemin kabul etmediği çatlak, kırık seramiklerini topladık, ardından bunları gerekli gördüğüm eklemeleri yaparak serginin önemli bir parçası haline getirdim. Yani sergi I ME CE usulü bir toplama ve düzenleme sonrasında seyirciyle buluşmuş oldu.

”Seni Gebertirim” 

Serginiz kapsamında dikkat çeken ilk unsur şüphesiz tercih ettiğiniz objeler: “plastik ördek” ve “sarı mutfak bezi”. Bu noktada insanlığın ortak hafızasında yer etmiş bu unsurları eserlerinize taşımanıza yönlendiren ne oldu?

Sergi kapsamında yer alan malzemeler sarı plastik banyo ördeği ve sarı mutfak bezine baktığımızda seyirciye sunduğumuz hikâyenin yanı sıra sınıfsal bir tartışmaya alan açtıklarını görüyoruz. Toplumun hafızasında yer eden batılı plastik ördeğinin bir evde var olabilmesi için ilk olarak evin banyosunda küvet olması ve bu küvetin doldurulması, hatta evin bir çocuğunun olması gerektiği ilk akla gelenler. Plastik banyo ördeğinin satın alındığı evde yaşayan bir çocuk eğer varsa banyoda ailesiyle eğlenceli, oyun dolu ve paylaşımlı zamanları yaşar. Malzemenin çıkış noktası benim doğup büyüdüğüm evde de aslında bu oyuncağın var olabileceği gerçeğiydi çünkü buna uygun bir eve sahiptim, küvetimiz vardı, ebeveynlerim hayattaydı ancak çocukken plastik banyo ördeğim olmadı, ailemle bu tür bir banyo ritüelini hiç yaşamadım ve dolayısıyla sergide çocuklukta bu oyuncağa ve temsil ettiği şeye duyduğum ihtiyaç kendini gösterdi. Sarı mutfak bezi de plastik banyo ördeğinin tam aksine, temel temizlik ihtiyacından doğan bir gereklilikle her evde bulunan, evin mutfak kısmında yerini alan bir nesne. Plastik banyo ördeğine nazaran objeye ev içerisinde çok fazla dikkat çekemeyen, her işe koşturan, bir karaktersizlik atfedilebilir. Burada ev içerisindeki görünür olma ve olamama çekişmesiyle nesnelerin mekân içerisindeki algısı seyirciye yeni alanlar açmaya çalışıyor.

Nesnelere dair geliştirdiğimiz sınıf merkezli değerleri yeniden tartışmaya açan “Mızıkçısın Sen”, tanımların ötesine geçme ve köktenci algıları değiştirme konusunda da özel bir görev üstleniyor. Peki bir sanatçı olarak nesneler üzerinden sınıf, kimlik ve tanımlar üzerine çalışmaya nasıl karar verdiniz?

Sınıf ve bellek gibi kavramlar sanatsal disiplinimde uzun denemeler ve çalışmalar sonucunda ortaya çıkan ve aslında hala devam eden ve gelişmekte olan bir süreç. Süreçte sınıf ve sınıfsızlık kavramlarını, gün içerisinde maruz kaldığım göstergeler ve bu göstergelere karşı duyduğum rahatsızlık üzerinden şekillendirdim. Çalışmalarda oluşan rahatsızlığımı bazen nasıl vurgularım bazense nasıl en aza indiririm sorusundan yola çıkarak kavramları ortaya koydum.

Serginin en çarpıcı işlerinden olan ve plastikten seramiğe dönüştürülen sarı ördek, kişilerin nesnelere atfettiği değerlere dair bize neler söyler? Ördeğin plastik gibi basit bir malzemeden seramik gibi kıymetli bir materyale evrilmesi ne tür bir kimliksel dönüşümün habercisidir?

Batılı plastik ördeğin dönüşümünün seramik malzemeyle gerçekleşmesi aslında ördeğin sürekli sabit halde bulunduğu sergi alanında kendisine ait olmayan mekânda varoluşu ile ilgili. Ördek, uygun koşullarda işlevini yerine getirememesine bir nevi tepki göstermekte. Baskıya karşı dönüşümünü eğlenceli ama bir o kadar da korkunç tepkilerle evdekilere zarar vererek göstermektedir. Kimliğinin, işlevinin göz ardı edilmesi ve gösterge olarak sadece görüntüsü, sempatikliğinden dolayı tercih edilip alınması da nesnelere biçtiğimiz değer ve değersizlik yargısını tartışmaya sunmaktadır.

Çalışmalarınızda kullandığınız materyaller ve bu materyalleri iç içe geçirme biçiminiz sizi oldukça farklı bir yere konumlandırıyor. Materyallerle olan ilişkiniz nasıldır?

Malzemeyle olan pratiğim ve malzemeyle oyun oynama isteğim süreç içerisinde sürekli devam edip şekilleniyor. Aslında malzemeyle oynadığım bu oyun sonuca vardığında, geçtiği süreci de hissettiriyor ve bununla beraber sonuçta ortaya malzeme bütünlüğü, malzemenin malzemeyi kabul etmesi çıkıyor. Bir nevi malzemeyle arkadaşlık edip birbirimizle iyi geçinmeye çalışıyoruz. Bu da seyirciye keyifli bir sonucu sunuyor sanırım.

Bir seramik sanatçısı olarak “Mızıkçısın Sen”de sarı ve siyah’ı ön plana çıkarmanız özellikle dikkat çekici. Bu tercihin arkasında özel bir neden var mı?

“Mızıkçısın Sen”e ve bütün üretim sürecime bakıldığında çalışmalarım rengini üretimde tercih ettiğim gündelik nesnelerin gün içerisinde bellekte yer eden renklerinin yanı sıra seçtiğim nesnelere ait olmayan renklerden de alıyor ve anlamlı bir zıtlıkla ortaya çıkıyor. Sergide yer alan banyo düzenlemesi “Gider”e bakıldığında günlük hayattaki renklerinden arındırılmış bir nesne seyredilebilmektedir. Dönüşümünü seramikle gerçekleştiren sarı plastik banyo ördeğinin ise tam anlamıyla sarı olduğunu söyleyemeyiz. Örneğin ördeğin ailesi olarak düzenlenen duvardaki aile görsellerinde kara çarşaflı ördekler, nesnenin günlük ezberini bozmaktadır. Yine de sarı mutfak bezi rengini korumakta ama bu kez de devasa bir boyutta olup mekânı domine ederek sarı rengi rahatsız edici bir boyuta çıkmaktadır.

Plastik ördek ve sarı mutfak bezine yüklediğiniz “yeni” anlamlarla izleyicileri de bu nesneler üzerine farklı şekillerde düşünmeye, alışılmış kalıp düşünceleri yıkmaya çağırıyorsunuz. Bu anlamda serginin temel olarak kalıpları kırma düşüncesi üzerinden hareket ettiğini söyleyebilir miyiz?

Evet, I ME CE ile de tasarladığımız düşünce tam olarak belli form ve algıları yıkma üzerinden hareket etmektedir. Sergi başlı başına bir deneyimden oluşan ve sizi içerisine alıp yutmayı amaçlayan bir tasarıma sahiptir. Bence altı çizilmesi gereken yer serginin tasarımının seyircinin müdahalesiyle de şekilleniyor olması, çünkü içeriye adımınızı attığınız ilk andan itibaren zemini kırmaya ve şeklini değiştirip kirletmeye başlıyorsunuz. Aynı zamanda bu durum “Mızıkçısın Sen”in kalıplaşmış seramik üretiminde de kabul görmeyen sonuçlara yer açan bir sergi olmasını sağlıyor. Teknik hatalar, kalıp izleri, sır topaklanmaları her yerde…

Sergi alanında yürürken ayaklarımızın altında çatırdayan nesneler, etrafa yerleştirilmiş işler/objeler, karşımıza çıkan sarı ördek ve diğer eserler kendimizi büyük bir kaosun içerisinde duyumsamamıza neden oluyor. Peki sizin için bu kaotik duygunun kaynağında ne var?

Serginin ana kaynağı benim doğup büyüdüğüm yer olan Karadeniz’de geçirdiğim süre ve çocukluğumda yer etmiş nesneler ve özlemini duyduğum yaşayamadığım anlardan filizlenmekte. Lütfü ve ördek arasında geçen diyalogda da bu çatışmayı yansıtmaya çalıştım. Bu sergide seyirciye önemli bir rol düşüyor anlatıya şahitlik etmek ve onu anlamaya çalışmak.

Son bir soru olarak, “Mızıkçısın Sen”, Lütfü’nün sanat yolculuğu içerisinde nasıl bir değer taşıyor?

“Mızıkçısın Sen” sanat deneyimimde önemli bir yere sahip. Her şeyden önemlisi serginin tasarım aşamasında I ME CE’yle çalışmak ve gerçek bir ekip ruhu yakalayabilmek verimli ve üretken bir çıktıya götürdü. Sergi üretim süreci ve bu serüvende kendime dair, üretimime dair araladığım yeni kapılar aslında benim mızıkçıdan sonra nasıl bir yerde durmam gerektiğinin göstergesi.