
Bilge Sönmez
Bilge Sönmez, Kâmil Erdem ile Mayıs ayında Sel Yayıncılık’tan çıkan O Sonbahar O Kış adlı öykü kitabı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi.
“Yazmak” eylemiyle olan ilişkiniz ilk nasıl başladı? Sizin için “yazmak” neyi ortaya çıkarmak demek?
Lisede şiirle başladı. O zamanlar hemen herkes âşıktı ve şiir yazıyordu. Ama gerçekten şiir yazan birkaç kişiydik. Duvar gazetesi çıkardık Erzurum Lisesi’nde. Yerel gazetelerin sanat sayfalarını düzenledik. Erzurum Halkevi’nin şiir yarışmasında Mehmet Taner birinci, ben ikinci oldum. Ama o gençlik yıllarında yazmak, sanki çok kolay bir şeydi benim için. Hamasetle kuşatılmıştık ve örneğin Kıbrıs’ın fethi konulu şiir de yazmıştım. Gerçeklerle yüzleşince cahil cesaretimle de yüzleştim ve yazmayı erteledim. Uzunca bir süre.
Edebiyata olan ilginizi, DTCF’de Edebiyat ve Rus Dili ve Edebiyatı bölümlerini okuyarak akademiye taşıyorsunuz. Aldığınız eğitim, edebiyata ve yazmak eylemine olan bakışınızı genişletti mi? Sizi olumlu veya olumsuz bir noktada etkiledi mi?
O zamanki ‘akademik’ eğitimin edebiyata ve özellikle yazma arzusu olan insanlara bir faydası olduğunu düşünmüyorum. Hele 1967- 68 yıllarında dünyada ve ülkede gençliğin yükselen devrim umutlarına yelken açtığı dönemde, Yusuf Has Hacip’lerle, sair saray alim ve şairleriyle haşır neşir olmak gereksiz görünmüştü gözüme. Bir dil öğrenmenin daha iyi olacağına karar vermiştim. O yüzden Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden Rus Dili ve Edebiyatı bölümüne geçmiştim. Edebiyata bakış açımı, Erdal Öz’ün Sergi Kitabevi’nde, Bilge Karasu’nun evindeki edebiyat sohbetlerinde, Ankara Halkevi’ndeki seminerlerde, tartışmalarda dönemin dergilerini, yayınlarını izleyerek geliştirdim.
1980 sonrasında iki farklı dergide öyküleriniz yayımlanıyor. Sonrasında ilk kitabınız Şu Yağmur Bir Yağsa 2016’da Sel Yayıncılık’tan çıkıyor. Arada kalan 36 yıl boyunca edebi olarak kendinizi nasıl beslediniz? Üretimleriniz oldu mu? Yaşamak koşuşturması içerisinde, edebiyat hayatınızın neresinde durdu?
Yaşamak ve sair şeyler için koşuşturmalarda edebiyat hiç uzakta kalmadı o 36 yıl boyunca. Edebiyatı, edebiyat üstüneyi biraz uzaklaştırıldığım zorunlu aralıkları saymazsak, hep düşünmüş olmalıyım. Nasıl beslendiniz diyorsunuz. Sanırım, kitap ve dergilerle.
Öyküleriniz, hayatınızın farklı zamanlarında yaşadığınız anılardan yola çıkarak kurguladığınız oyunlar gibi. “Görüşme” öyküsünde çocuklarından uzak bir kasabada yaşayan anne-babanın ilişkisine odaklanıyorsunuz. Burada, köyde yaşamayı tercih etmiş aydın insanları anlatıyorsunuz. Datça’da yaşadığınızı göz önünde bulundurduğumuzda, anlatınızdaki köy yaşamında, kişisel yaşantınızla kesişen noktalar var mı?
Evet, kendi yaşam kesitlerime de değiniyorum elbette, ama buralara ( bu kasabalara, bu köylere) özellikle son zamanlarda çekilen, bungun kent yaşamından kaçan epey insan var ve onlardan da bir şeyler anlatıyorum. Buralarda zaman sanki biraz yavaşlıyor. Ve tek kazancımız da bu oluyor belki. Çünkü o geldiğimiz kentlerin uğultusu, savaşlar, kıyımlar kafamızın bir karış arkasında bizimle olmaya devam ediyor. Yolda, badem bahçesinin yanında, komşuların artık özgürlüğe saldığı yaşlı eşeği görünce, hem içinizde solgun bir kandil yanıyor, hem de dalıp gidiyorsunuz. Nereye, Bayazıt’ta sahaflara, oradan Ömer Hayyam’a. Ya da kara kabuklu bir geçmişe. Kapılar böyle böyle açılıyor. Öykü biçimine dönüşüyor.

Kitaba ismini veren “O Sonbahar, O Kış” öyküsü Sur’da yaşayan işçi bir gencin; bombalar, silahlar ve zırhlılar arasında yürürken bir kurşunun isabet etmesiyle öldürülmesini konu alıyor. Lafı dolandırmadan kurduğunuz cümlelerin, öykünüzü daha vurucu hale getirmesinde etkili olduğunu düşünüyorum. Siz, işlediğiniz konu ile kullandığınız dil arasında nasıl bir birliktelik kuruyorsunuz?
Konu, kişiler, durumlar galiba kendi dillerini çağırıyorlar. Dil, kimi zaman görünüşle imge arasında sıkışıyor. Bir gelincik tarlasındaki rüzgâr esintisinin sesini tepeden, azim kayaya yaslanarak dinleyebiliriz. Ama bir süpermarketin projektörle aydınlatılmış reyon arasında üst raflara mal yerleştiren forkliftin vınıltısı, bizi uygarlığın zorba karanlığına sıkıştırır ve ses ancak aşağılardan bir yerden duyulur. Tüm bunları hangi sözcükler anlatır? İşte o sözcükler. Dilin kendisi ile anlam arasında yüzen sözcükler. Bazen o çilekeş sözcüklere, müteakip tümcede dinlenme vaat ediyorum. Sonra bu sözümü unuttuğum oluyor. Kapalı heceli sözcükler arka arkaya sıralanıyor. Onların da bir bildiği vardır herhalde diyerek ilişmiyorum keyiflerine. O yüzden öykülerin hemen hepsi, kendi dillerini, kendi sözcüklerini yarı kapalı gözlerle düşleyip bana bildiriyorlar.
“A.Ş. Dağılınca” öykünüzün ilk paragrafında bir cinayeti, uzunca bir cümleyle betimliyorsunuz ve buna karşın insandaki büyük bir kayıtsızlık hissini de açığa çıkarıyorsunuz. Bunun aksine, birçok öykünüzde kısa cümlelerle yarattığınız vurucu hisler de çok fazla. Biçim ile duygular arasında bir zıtlık yarattığınızı düşünebilir miyiz? Okurda oluşturduğunuz bu hisler için siz ne söylersiniz?
Öyküdeki biçem, öykünün anlattığıyla ortaya çıkıyor. “A.Ş. Dağılırken” ve “Alışveriş” öyküleri, kendi farklı biçemlerini dayattılar. “Varışsız” ve “Önbüro” da öyle. Yani her öykü, dil konusunda olduğu gibi biçem konusunda da kendini savunuyor. Öykülerin bu nizam intizam tanımayan tavırlarından dolayı biteviyelikten kurtulduklarını düşünüyorum, Mesela Mahmutpaşa’dan Kapalıçarşı’ya çıkan yollardan birinde, üçüncü sınıf küçük bir kebapçı dükkânında birbirini tanımayan iki kişinin köfte beklerken aynı formika masada karşı karşıya oturması ve birbirine söyleyecek hiçbir söz bulamaması gibi sıkıntılı bir durumu anlatırken, olay ve durum sıkışmışken, yazar da okur da bakışlarını dışarıya çevirip devinen kalabalığı seyrederek bir yenilgiden sağ çıkmanın ferahlığını duymuşlarsa, eh o öykü iyi kurgulanmıştır denebilir. Önemli olan, sağ çıkabilmektir. Hem yazar, hem okur için.
Şiirsel -ve dolayısıyla sembolik- anlatımınızı, zaman zaman yaptığınız ironiyi ve üzerinde durduğunuz konuları göz önünde bulundurduğumuzda, kısa fakat insanı uzunca süre düşündüren, durup soluklanılması gereken öyküler yazıyorsunuz. Her öyküde başka başka hayatlardan bahsetseniz de, genel itibarıyla ezilen, dışlanan, sorun olarak görülen, alt tabaka(!) insanlar etrafında duruyorsunuz. Bunlar, kurduğunuz edebi dünyada bilinçli olarak merkeze aldığınız meseleler midir yoksa kendiliğinden geldiğiniz nokta buralar mı oluyor?
Bu ‘alt tabaka (!)’ tanımı iyi geldi. Zaten biraz daha genişletirsek, ‘ezilen sınıflar’a çıkarız. Evet yazarların içtenlikleri, genel olarak bildiği şeyleri yazmasıyla paralellik taşır. Ömür boyu o alt tabakanın biraz daha üste çıkması için mücadele edince, onların türlü halleriyle içli dışlı olunca, elbette öykülerin merkezinde onlar yer alacaktır. (Onlar ki/toprakta karınca/suda balık…) Bu sınıftan insanların da içsel imgeleri vardır, kutsal duyguları vardır, öz hüzünleri vardır. Bunu ben değil, şairler, düşünürler söylüyor. İnanmayanlar araştırabilir. Ayrıca bu insanların tüm oluşları, duruşları, aşınmış bir kaldırım taşına oturup dünyaya bakışları zaman zaman, hatta çoğu zaman, bir yangının içinden ya da kar fırtınasının arasından geçip gitmektedir. Bu alt tabakaya üst tabakadan kimsenin asla yardım etmediği de kalu beladan beri bilinen bir gerçektir. Bu insanların kimi anlarını yine onlara aktarmaktır maksat. Konuşup yarenlik etmektir. Yani kısacası, kendi hayatlarını yazmaktan, anlatmaktan mahrum bırakılanlara bir ses oluyorsa, dünyadaki bütün hikâyeler yazılmayı hak ediyordur.
“Kaçamak” öyküsünde kullandığınız “planlanmamış olmak”, örgüt içerisinde eleştirilen insanların bir eleştirisi olarak çok hoş bir ifade. Siz de örgütten dışlanan bir kadının hikayesini yazarak, bu tarz iç baskıları görünür kılıyorsunuz aslında. Van Gogh sarısı tişört giymek, gösterişli taşlı bir küpe takmak, bir örgütten dışlanmak için çok yüzeysel sebepler ama bir yandan da gerçek maalesef. İronik bir dille yazdığınız öyküler, içinde özeleştiri de barındırıyor mu?

Kaçamak’ta örgütten kahramanın dışlanmasını değil de, sonradan “demir disiplinli” örgütlerle tanışıp, onların doğru/yanlış kararlarına uyarken aklın, mantığın sorgulamasını ve girilen o zorlu mücadelenin yeni bir aşamasında kendine küçük bir ara vermesini anlattım. Buralarda eski hayat tarzımızın unutulması istenir. Ne denli unutma yanlısı olsanız da kendinize kaçamaklar icat etme gereğini duyarsınız. Sorunuza gelince, disiplin düşkünü kaşları çatık bir örgüt yöneticisi olsa, özeleştirinin öykülere filan konu edilerek hafife alınmasını şiddetle kınar.
Bir başka söyleşinizde öykülerinizi “bir öykü yazma hevesiyle” değil “gereksinim” olarak yazdığınızı söylüyorsunuz. Sizi besleyen, dolduran ve yazmaya doğru taşıran sebepler neler oluyor genelde? Hangi aşamalarda bu gereksinim ortaya çıkıyor?
Yukarda da söyledim. Bu gereksinim hayatın her köşesinde karşıma çıkabiliyor. Örneğin hiç tarihi yazılmamış bir duvar işçisine (Nereye gittiler duvarcılar/ Çin Seddi’nin bittiği gece… Bertolt Brecht) geçerken merhaba deyince, bir garsonun tezgâhın arkasına geçip terini sildiğini görünce. Ya da bir arkadaş fi tarihinde cezaevinden tahliyesini anlatınca. Asansörle işhanının 17. katına çıkan kadınların asansörden inişlerinde yüzlerindeki muzipliği keşfedince.
Türkiye’nin siyasi tarihi içerisinde bulunduğunuz noktalara bakıldığında, tanıklık ettiğiniz olayları öykülerinizde görebiliyoruz. Toplumun yaşadığı sosyal gerginliklere, örgütsel mücadelelere ve siyasi söylemlere hangi noktadan bakıyorsunuz? Toplumsal ve politik dönüşümle birlikte, yazın hayatınızın başlangıcından bugüne dikkat kesildiğiniz konularda da değişiklikler oldu mu?
Değişim ve dönüşüm süregelen bir şeydir. Temel görüşlerimde hâlâ inatla direniyorum. Ama dünya, ülke, koşullar durmadan değişiyor. Şu anda insanlığın yeni bir dijital orta çağa doğru gitmeyi denediğini düşünüyorum. Ama her şeyin her an zıddına dönüşebileceğini de biliyorum. Hasılı kelam insanlıktan umut kesmedim. Şimdi bizi sürekli aşındıran ve gitgide daha zorlu bir biçimde direnmemizi gerektiren durumlar ortaya çıktı. Mesela insan hakları, kadın hakları, çocuk hakları, köpeğin, böceğin, kurtun, kuşun hakları, ağaç dağ dere deniz hakları için, uygarlığın (kapitalist barbarlığın) yakasına daha sıkı sarılmak gerekiyor. Yazın hayatımda pek bir değişiklik olmadı yani.