Melih Yıldız
Iraz Gökçe Zeytinli ile Potkal Kitap’tan çıkan ilk romanı Üç Kadın Bir İstanbul üzerine söyleştik.
Üç Kadın Bir İstanbul sizin ilk kitabınız olmasına rağmen, ancak dikkatli okurların fark edebileceği bir bağlantıyla içinde üç farklı hikâyeyi barındırmasıyla iddialı bir roman. Kitabınızın hikâyesinden bahseder misiniz?
Kitabımdaki karakterler aslında bizleriz. Zaman zaman sustuğumuz, zaman zaman haykırdığımız her şey. Adalet terazisi şaşanlar, güçsüzler üzerinden gücünü test edenler, cehaletini kötülüğüne kılıf yapanlar, ihmallerinden sorumlu tutulmayanlar, umursamayanlar ve elbette her şeye rağmen umudunu kaybetmeyenlerle yeniden başlayanların öykülerini yazdım. İlk hikâyemde dini inançları sebebiyle soykırıma uğrayan, dağılan bir ailenin hayatta kalan tek üyesi olan Bazın ve onun cariye olarak satıldığı adamdan kaçmayı başararak İstanbul’a gelişi, doktor oluşu ve kardeşinin katiline hayat vermek zorunda kalmasını anlatıyorum. İkinci hikâyede ise eşinden gördüğü şiddet sonucu yüzüne miras kalan yaralarını saklayabilmek adına palyaço makyajına sığınan Asiye’nin, tüm ülkeyi sarsan seri cinayetlerin baş şüphelisi haline gelmesini okuyoruz. Son öyküde ise Hatay depreminde kaybettiği ailesinin ardından yazma yeteneğini de kaybettiğine inanan Yaren’in, Alzheimer hastası yaşlı bir kadınla kurduğu sıra dışı dostluğa tanıklık ediyoruz.
Romanda birbirinden farklı sosyokültürel toplumda yetişmiş, hep öteki olmuş insanların hikâyesine yer verdiniz. Karakterlerinizi nasıl belirlediniz?
İnsanoğlu bilmediğinden ve kendince doğruladığı tabularına uymayandan ürker, onları ötekileştirir. Hâlbuki hepimiz diğerine ötekiyiz fakat ortak bir gayemiz var; huzurla, keyifle, özgürce yaşayıp göçmek. Bu arzularımıza ulaşmaya çalışırken de çok benzer öyküleri sırtlarız aslında. Dış görünüşü veya geçmişi nasıl olursa olsun tüm insanlığın acılarının, travmalarının temelde ne kadar da aynı olduğunu anlatmaya gayret ettim. Karakterlerim tam da bu görüşü sembolize ediyor zaten.
Aslında Üç Kadın Bir İstanbul’un üç bölümünün hikâyesinden de farklı üç roman ortaya çıkabilirdi. Böyle bir düşünceniz var mı? Sanki hikâyeler bitmemiş bir dizi gibi.
Evet, bu hususta çok fazla talep alıyorum. Pek çok okuyucum “tadı damağımızda kaldı” diye sitem ediyorlar. Fakat açıkçası şimdilik öyle bir niyetim yok çünkü o kadar çok başka hikâye var ki anlatılacak… Şu anda o diğer öykülere odaklanmış durumdayım.

Yazarlığınızın dışında sinemacı bir tarafınız da var. Üç Kadın Bir İstanbul aslında sinemaya çok uygun bir roman. Hatta az önceki sorumda olduğu gibi üç hikâyeden de üç farklı film ya da dizi ortaya çıkabilir. Bu hikâyeleri senaryo olarak da yazacak mısınız? Sinemada görür müyüz?
Esasen romanımdaki birinci hikâyem olan “Vicdan ve Tereddütler Üstüne”yi bitmiş bir senaryomdan edebiyata uyarladım. Diğer hikâyelerimi yazarken de sahne sahne, sekans sekans kafamda oynatarak ilerledim hep. Dolayısıyla sorunuzun cevabı; evet, kesinlikle arzum ve niyetim bu yöndedir. Görüştüğüm birkaç çok kıymetli yönetmen arkadaşım da var. Bakalım, umarım hepsini beyaz perdede göreceğiz karakterlerin.
Özellikle büyük şehirlerde yanımızdan gelip geçenleri hiç fark etmeyiz. Şehir bir o kadar kalabalık olmasına rağmen sanki bomboş sokaklarda yürürüz. Kalabalıklar içinde yalnız olma konusunda neler söylemek istersiniz?
Öyle maalesef. Kalabalıklar arttıkça, teknoloji ve bilhassa sosyal medya kullanımının tavan yapmasıyla beraber her gün yaşanan yüzlerce kötülüğe, haksızlığa şahit oldukça güvenimiz de azaldı bence. Fark etmemek, göz göze gelmemek, selamlaşmamak bir nevi kendimizi koruma yöntemi gibi artık. Hem olası tehditlerden hem kederlenmekten kaçıyoruz. Bunu özellikle kadınların çok daha yoğun yaşadığını düşünüyorum.
Yalnızlık ise bir tercih haline geldi. Kısa süreli arkadaşlıklar, çabucak vazgeçmeler, vur kaç aşklar da hızlı tüketim alışkanlıklarımızın bir sonucu gibi adeta. Hep daha iyisinin peşindeyiz, en azından lafta öyle. Temelde ise yine acıdan, hayal kırıklıklarından, yanılgılardan kaçıyoruz. Üzülmektense, tekliğimizi övüp ona yaslanıyoruz.

Edebi anlamda çalışma şekliniz nasıl? Romanınızı yazarken nelerden faydalandınız?
Ben de her yazar ve sanatçı gibi hayattan besleniyorum elbette. Bu bizzat kendim, yakın çevrem yahut izlediğim bir program, okuduğum bir makale de olabiliyor. Örneğin Ezidiler aslen oldukça kapalı bir toplum. Yazmaya başlamadan önce, yaklaşık bir ay boyunca hem yazılı ve görsel kaynakları taradım hem de Ezidi bir arkadaşıma danıştım. Cüce Çiğdem karakteri için derneklerle dahi görüştüm. Kitap kapağında yer alan ve hikâyelerime de serpiştirdiğim iguana ise beni anlatıyor, benim soğukkanlılara duyduğum sevgiyi. Hatay depremi zaten kollektif acımız, hepimizin kalbindeki yara.
Aslında her yazarın yoluna ışık tutan yazarlar ve kitaplar vardır. Sizin yolunuza kimler hangi kitaplarıyla ışık tuttu?
O kadar çok ki. Hemen hemen tüm Türk ve Rus Edebiyatı klasiklerini severim, mesela Suç ve Ceza’yı beş defa bitirdim. Sait Faik’in tüm öykülerini de ara ara tekrar açar, okurum. Fakat bulmaca kurma mevzusunda Adam Fawer ve Dan Brown’u çok başarılı buluyorum. Edgar Allen Poe zaten biriciktir. Ahmet Ümit’in de yormayan ve akan dilini çok beğenirim.
Son olarak, yeni bir çalışma içinde misiniz? Yeni bir romanınızı okuyacak mıyız?
Evet tabii, aslında bitmek üzere diyebilirim. Bu defa bir aşk üçlemesi kaleme alıyorum. Lakin içinde yine polisiye ögeler ve bolca gerilim mevcut. Çok bilinen bir masal üzerine kurduğum iskeletiyle farklı bir kurgu ve anlatım biçimi deniyorum. Niyetimiz, Eylül 2025’te okuyucularla buluşması yönünde.
Teşekkürler.


İlk yorum yapan olun