“Hic Sunt Dracones”: Keşfedilmemiş Yerlerde Tehlikeli Ejderhalar Var

Aynur Kulak

Çağdaş edebiyatımıza ilk öykü kitabı Burada Ejderhalar Var “Hic Sunt Dracones” ile giriş yapan Ayşegül Kopdagel ile gerçekleştirdiğimiz söyleşide “Orta Çağ’da haritalarda henüz keşfedilmemiş yerlere -kaşifleri uyarmak üzere- tehlikeli olduklarını belirtmek için Latince “Hic Sunt Dracones” yazdıklarını okudum.” diyerek merakımızı cezbeden, keşfe açık öykülerinin çıkış noktasını paylaşıyor bizimle veOrta Çağ’dan beri değişen bir şey olmadı. İnsan hâlâ karanlık dehlizlerle dolu bir varlık. Bu dehlizlerle karşılaşmak, tanımlamak, üzerine gidip içine girmek, tanımak, anlamak, dokunmak, koklamak, kabul etmek, onunla yaşamaya çalışmak hem kendisi hem de çevresi için hâlâ korkutucu.” diye devam ederek öykülerinin inşasında neleri merkeze aldığını anlatıyor.

Biyografinizden yola çıkarak başlatmak istiyorum sohbetimizi. Edebiyatın yanı sıra sanat içerisindeki önemli disiplinlerden biri olan sinema ile temasınızı konuşarak başlamak istiyorum. Bu süreç nasıl gerçekleşti? Yol üzerinde tesadüfen karşınıza çıkan bir güzergâh mıydı yoksa içinizde hep böyle bir istek vardı da bunu mu gerçekleştirmek istediniz?

2017 yazında “Organik Uyku Satıcısı” isimli öykümü yazdıktan kısa bir sonra bu hikâyeyi neden yazdığımın peşine düştüm. Bir tür yapı söküm süreci. Bilinç akışıyla yazmış, hikâyeye hazırlıksız yakalanmıştım. Üstelik yazım sürecinde hikâye; karakterleriyle birlikte zihnimde görsel ve duygusal olarak capcanlıydı. O sıralar Ercan Kesal’ın o zamana kadar yayınlanmış tüm kitaplarını üst üste, aralıksız okumuş bazı satırların altını özellikle çizmiştim ve içimden bir ses yazarın kendisiyle de karşılaşmam gerektiğini söylüyordu. Yine aynı günlerde “çocuk işçiler” temalı bir kısa film yarışmasının duyurusunu gördüm, böylece tüm parçalar aniden birden birleşti. Hikâyeyi neden yazdığımı bulmuştum.

Ercan Kesal’ın çocukluğa ve sinemaya dair yazdıklarının bende uyandırdığı sezgilerle “Organik Uyku Satıcısı”nı senaryoya çevirdim. Ercan Kesal’ı ziyaret ettim. Bana söylediği en önemli şey “sinemada göstererek anlatacaksın”dı ki ilk senaryomu fazlasıyla edebî yazdığımı anladım.

Yakın arkadaşım Serdar Öncü ve eşi Birsel, kızları Seden ve Defne ile sete çıktık, filmi tamamladık. Hepimizin ilk deneyimi olmasına rağmen Amsterdam’dan bir davet aldık… İlerleyen yıllarda Onur Ünlü ve Funda Alp’in kurucusu oldukları Filim Okulu’nda senaryo dersleri alarak sinemayla ilişkimi derinleştirdim. Emin Alper’in yönetmenlik ustalık sınıfında da tüm o dünyayı nasıl kurup da nasıl realize ettiğini öğrendim.  Bugün öykü, roman ya da senaryo yazmak yaratım süreci bakımından tamamen aynı benim için.

İlk soruyu sinemayla olan temasınız üzerine sormak istedim çünkü, bir yandan da öykülerinizi okuduğumda sinematografik bir yapı olduğunu görüyoruz. Mekânlar, nesnelerin konumu, karakterlerin hikâyelerinin bu konum içerisindeki yerleri gözümüzün önünde hemen canlanıyor. Öyküleriniz ilk olarak sizin de zihninizde sinematografik yapılarıyla mı canlanıyor?

Evet, çoğunlukla zihnimde görsel olarak canlananları yazmaya başlıyorum. Kitaptaki öykülerin bir kısmını sinema eğitimi almadan önce yazmıştım. Sonrasında yazdıklarımda da aynı yöntemle ilerlediğimi fark edince yaratım sürecimin ayrılmaz bir parçası olarak kabul ettim.

Yazım süreci ilerledikçe görsel dünya kendiliğinden genişlemeye başlıyor. Art arda kapılar açılıyor, odaların her birinin içini görüyorum. Bazılarını kelimelerle tanımlayabilirken bazıları ise ulaşılmaz bir yerde duruyor. Bir tür serbest çağrışımla olan ve olmayan, geçmiş ve hiç gerçekleşmemiş olan, zaman zaman gerçek üstü öğelerle bir araya geliyor; ihtiyacım olanları alıp bir bütünün içinde mühürlüyorum. Varlığını tamamen unutana kadar gömüyorum. Tekrar çıkarıp okuduğumda aradan geçen zamana rağmen bana hâlâ etkili geliyorsa yayınlanmaya hazır olduğuna kanaat getiriyorum.

Burada Ejderhalar Var ilk öykü seçkiniz. Buradaki öyküleri bir araya getirmeye, bir kitap olarak okurlarla paylaşmaya nasıl karar verdiniz? Öyküler daha önce farklı mecralarda yayımlanmış mıydı?

2017-2023 arasında yazdığım öyküler hayli birikince artık benden çıkmalarını istedim. Otuza yakın öykünün yayınlanabilir kıvamda olduğunu düşünüyordum ama sadece ortak bir tema bağlamında buluşabilenler aynı kitabın içinde yer alabilirdi. Özü ilişkilere dair olanlar Burada Ejderhalar Var’da bir araya geldi.

“Organik Uyku Satıcısı” Oggito’da; “Rüyamda Seni Gördüm” ve “Yaralı Atlar Gibi Ölmeyi Bekliyoruz” Trendeki Yabancı’da yayınlanmıştı. Yakın zamanda ise “Yabancı” Yeni Yücel’de yayınlandı.

Tek tek öykülerden bahsediyoruz fakat aynı zamanda kitaptaki öykülerin bütünsel bir yapısı da var. Öyküleri bütünsel olarak düşündüğümüzde, bu bütünsel yapıyı ortaya çıkaran ana izlekler, ana sebepler ne oldu sizin için?

Öte yandan her bir öykü farklı zamanlarda ve farklı sebeplerle ortaya çıktı. Örneğin kitabın ilk öyküsü olan “Yabancı”da kendisinin işe yaramazın teki olduğunu düşünen bir adam, dağda yolunu kaybettiğini sandığı anda vardığı yerde iradesinin dışında gelişen durumlar sebebiyle işe yarar birine dönüşmeye başlar ve öykü küt diye biter. Bu öykü Balıkesir’in tepelerinde bir köyde, adeta gizli bir vaha yaratan, tek başına yaşayan, başarılı bir avukatla yaptığım “doğada yaşam” konulu çekimden bir süre sonra belirdi zihnimde. Gerçeğin ve kurgunun coğrafyası, yaşam koşulları, karakterleri tamamen farklıydı; özenle gizlenen duygular ise ortaktı.

“Bin Bi Kurdun Sırtına” ise din ve inanç konusunda kendimi sorguladıkça doğan bir kurgu. Kadınların küçük yaşlardan itibaren vahşi hayvanların sezgilerine sahip olduklarını doğal akışta keşfeden bir öykü, kısmen otobiyografik diyebiliriz.

Olaylar mı, anlar mı, karakterler mi veya peşine düştüğünüz, mevzu bahis olduğu zaman mıknatıs gibi çekildiğiniz imgeler mi?

Kendimi tanımak için içime her döndüğümde bulduklarım ve buluntuların arasında beni en çok şaşırtanların başkalarında da varlığıydı çoğu öyküyü başlatan. Ve tabii ki okuduklarım, izlediklerim, deneyimlediklerim, gözlemlediklerim…

Burada Ejderhalar Var”. İlk önce bu tanım nasıl aklınıza geldi bunu sormak istiyorum. Çok fantastik bir yaratık ejderha. Sanki dünyada hiç var olmamış gibi “yaratık” dedim ama yeryüzünde ömrü çok kısa sürse bile çok önemli bir “hayvan” aslında. Kitabın isminin ilgi çekiciliğini biraz bu tarafıyla konuşabilir miyiz?

Kitaba dair en yeni unsur kitabın adı. Eski bir edebiyat dergisinde Orta Çağ’da haritalarda henüz keşfedilmemiş yerlere -kaşifleri uyarmak üzere- tehlikeli olduklarını belirtmek için Latince “Hic Sunt Dracones” yazdıklarını okudum. Türkçeye Burada Ejderhalar Var şeklinde çevrilmişti.

Hemen ardından bu ismin alt başlığını; Hic Sunt Dracones’i konuşmak istiyorum sizinle çünkü bu isimle bir öykü yer alıyor kitapta. Kitabın ismine dair neden böyle bir alt başlık oluşturmak istediniz? Burada Ejderhalar Var da olabilirdi öykünün adı ve siz Hic Sunt Dracones’i bu öykünün içeriğine yerleştirip, kullanabilirdiniz.   

Kitabın içindeki kitapla aynı ismi taşıyan öyküyü 2018 yılında yazdım ve o zamanlar adı Muhasebeci’ydi. Hayatının muhasebesini yaparken kendisiyle yüzleşmeye başlayan, gerçeklik algısı bozulan, iki farklı benliği ortaya çıkan bir karakter hakkındaydı. Muhasebeci başlığı içime sinmiyordu, yıllar içinde öyküye defalarca çalışmış olmama rağmen bitmemiş gibi geliyordu. Öykü kenarda öylece duruyordu…

Ejderha öyküye bir karakter olarak girince taşlar yerine oturdu. Öykünün adını “Hic Sunt Dracones” olarak değiştirdim. Ama kitabın kapağına Türkçesini yazmamız gerekti. Latince’nin telaffuzu da zordu ve okura ulaşması güçlükler yaratabilirdi.

Latince olan bu cümleyi alt başlık olarak kullanmak cesur bir tercih bir yandan da.

Orta Çağ’dan beri değişen bir şey olmadı. İnsan hâlâ karanlık dehlizlerle dolu bir varlık. Bu dehlizlerle karşılaşmak, tanımlamak, üzerine gidip içine girmek, tanımak, anlamak, dokunmak, koklamak, kabul etmek, onunla yaşamaya çalışmak hem kendisi hem de çevresi için hala korkutucu. Bir insanı tamamıyla keşfetmek sonsuz bir uğraş. Tüm yaratıcı edimler gibi. Bu sebeple Orta Çağ’da kullanılan bir uyarı tanımının bugün de kullanılabilir olması anlamlı ve normal geliyor bana.

Modern dünya her anlamda mantıksız ve akla izana sığmaz şekilde çarklarını çevirirken içimizden bir ejderha çıkabiliyor bazen ve hikâye içerisinde yine kendini yazan hikâyeler ortaya çıkabiliyor. Bu öykü nasıl oluşmaya başlamıştı kafanızda, tetikleyen unsurlar nelerdi?

Zor bir dönemden geçen çocukluk arkadaşım yaşadıklarını anlatırken öfkesini tarif etmek için karnında bir ateş topu hissettiğini söylemişti.  Ancak o zaman anladım ne kadar güç bir durumda olduğunu. Üstelik onun için elimden gelen bir şey de yoktu. İkimiz de çaresizdik. Şunu dilediğimi hatırladım: Keşke karnındaki ateş topunu üfleyerek ağzından çıkarabilse…

Öykülerdeki karakterleri ve toplumsal sınıfları bir arada konuşmak istiyorum sizinle. Anlattığınız hikâyelerin izleği farklı sınıflardaki karakterlerin alternatif yaşam arayışından oluşmuş diyebilir miyiz? Kapitalizm tek tip, tek sınıf belki, tek toplumsal düzen yaratmak istiyor ama işte bazı ejderhalar içindeki ateşi gizleyemiyor, ne dersiniz?

Kitaptaki her bir öykünün anlatıcısı, yaşı, cinsiyeti farklı. Hepsi birbirinden bağımsız karakterler. Bunlar hikâyenin ihtiyacına göre kendiliğinden doğdular. Yazarken önce karakteri kurmuyorum. Karakter yazdığım konunun ihtiyacına göre yapıya kendiliğinden dahil oluyor. Ama daha en başta, ilk kelimeyi yazarken ihtiyacım olan anlatıcıya karar vermek zorunda olsam da ilerledikçe bu anlatıcıyı defalarca değiştirdiğim oluyor ta ki en uygun sesi buluna kadar.

Kitaba bu gözle bakınca yirmi kadar farklı anlatıcım olduğunu görüyorum. Çok sesli bir orkestra korosu olarak tanımlamıştı bu durumu editörüm Pelin Özer.

Her hikâyenin kahramanının karnında farklı bir ateş topu var. Kimi ateşi ağzından çıkarabiliyor kimi ise ateşine teslim olup küle dönüyor. Kimi ateşiyle güçleniyor kimi de zarar vermek için kullanıyor. Ejderhalar gibi… Bu örüntü türlerinden biri en açık haliyle kendini Hic Sunt Dracones öyküsünde kendini gösteriyor.

Telefonda konuştuğumuz konu: cesaret verici dil unsuru konusuna yanıtım…

Orta Çağ’dan beri değişen bir şey olmadı. İnsan hâlâ karanlık dehlizlerle dolu bir varlık. Bu dehlizlerle karşılaşmak, tanımlamak, üzerine gidip içine girmek, tanımak, anlamak, dokunmak, koklamak, kabul etmek, onunla yaşamaya çalışmak hem kendisi hem de çevresi için hâlâ korkutucu. Bir insanı tamamıyla keşfetmek sonsuz bir uğraş. Tüm yaratıcı edimler gibi.  Bu sebeple Orta Çağ’da kullanılan bir uyarı tanımının bugün de kullanılabilir olması anlamlı ve normal geliyor bana.

Teşekkür ederim.      

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*