“Hem peyzaj mimarlığı alanında hem de belgeleme ve koruma üzerine söyleyecek sözümüzün olması bu yolculuğu başlattı, öğrendiklerimizi ve deneyimimizi paylaşmak, sanırım enerjimizi de güçlü kılıyor.”

Esin Hamamcı

esin.hamamci@sanatkritik.com

Sevim Aslan’a;

Esin Hamamcı: Sevim Hanım, İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde Mimarlık Bölümü’nü bitirdiniz. Aynı fakültenin Restorasyon Ana Bilim Dalı’nda yüksek lisans öğreniminizi tamamladınız. Sürecin başına dönecek olursak yolunuzu mimarlık üzerine devam ettirme kararını aldığınız noktayı anlatmak ister misiniz? Mimarlıkta sizi çeken neydi?

Sevim Aslan: Ailede çizen ve inşa eden kişi olarak babam, yolumun kısacık bir bölümüne tanıklık edebilmiş olsa da mimarlık ile başlayan ve içiçe süren yaşantımın düşüncesini oluşturandı. Sanırım mekân, dönüştürülebilir olması, farklılığı ve zenginliğinin insan üzerindeki etkileri ile büyüleyici idi benim için.

Esin Hamamcı: Prof. Dr. Doğan Kuban’ın yürütücülüğünde “Antalya-Perge Antik Kenti Güney Hamam Strüktür Analizi” üzerine bir tez yazdınız. Doğan Kuban’ın öğrencisi olmak sizin için nasıl bir süreçti?

S.A.: Değerli bir ayrıcalıktı. Herhangi bir bilgi kaynağının ipucunu oluşturabildiği ve dedektif gibi peşinden gidip çözümlenmeyi bekleyen araştırma sürecinin içinde olmak öğretici bir deneyimdi.

Esin Hamamcı: Tezinizde Roma Devri Pamphylia Bölgesi hamamlarından Perge Güney Hamamı’nı plan ve strüktür özellikleri açısından incelediniz. Burada yaptığınız analitik çalışmalar, mekân verileri sonraki tecrübelerinizi nasıl geliştirdi?

S.A.: 1984 yılı döneminde henüz İTÜ Mimarlık Fakültesi’ndeki ikinci senemi yeni bitirmişken sevgili hocam Metin Ahunbay’ın önerisi ve sevgili Gülsün Tanyeli’nin önderliğin de, Jale İnan’ın Perge’deki kazı başkanlığı döneminde arkeolojik kazı sürecinde ilk defa yer aldım. Haluk Abbasoğlu başkanlığında devam eden süreçte kendisinin, klasik arkeolojideki mimari alanındaki uzmanlığı ile Perge Güney Hamamı strüktür analizi üzerine çalışmama desteği çok değerlidir. Bu analitik çalışma, 1993 yılına kadar Perge’de süren arkeolojik kazı sürecindeki deneyim ile birleşince gerek malzeme ve yapı ögelerine ilişkin ayrıştırma yeteneği, gerekse mekân ilişkilerinin tarihsel süreç içindeki değişimini algılamak ve bu algı ile modern mekan kullanımı farkındalığını geliştirmek adına önemlidir.

Deniz Aslan’a;

Esin Hamamcı: Deniz Bey, 1986 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü’nden mezun oldunuz. 1989 yılında Yıldız Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, Peyzaj Planlama programında yüksek lisans öğreniminizi tamamlayarak yüksek mimar–peyzaj mimarı unvanı aldınız. Sizin mimarlıkla ilişkiniz nasıl başladı?

Deniz Aslan: Mimarlık ile olan ilişkim açıkça İTÜ Mimarlık Fakültesinin, çok katmanlı, çeşitliliği benimseyen ikliminde, her diyalogda kendimi inşaat ettiğimi söylemek isterim. Aslında her biri hem akademik, hem mimar, hem de cumhuriyet aydını olarak rol model olarak benimsediğim anlamaya ve anlamlandırmaya çalıştığım çoğu zaman çelişkilerle de beslendiğim müthiş isimlerle beraber oldum. Tek kelime ile kendimi çok şanslı hissediyorum. Proje stüdyoları derken, proje yarışmaları derken, profesyonellerle tanışmak ve birlikte çalışmak, bununla beraber mimarlığın hem soyut hem de madde hallerini deneyimlemek bu sonsuz evrenle aramda müthiş bir bağ geliştirdi. Mimarlık hayatım hikyeleri dinlemekle geçti şimdi ben de hikâyeler üretiyorum.

Esin Hamamcı: Prof. Dr. Günel Akdoğan’ın yürütücülüğünde “Peyzaj Planlaması Açısından İstanbul Boğazının Yeşil Dokusunun Tarihi Süreci ve Halkın Kullanımına Açılmış Rekreatif Alanlarının İrdelenmesi” başlıklı yüksek lisans tezinizi tamamladınız. 1999 yılında ise İTÜ Fen Bilimleri Enstitüsü Bina Bilgisi doktora programını tamamladınız. “Bir Kalıtımsal İz Olarak Mimarlık” başlığını taşıyan tezinizin yürütücüsü Prof.Dr. Ferhan Yürekli’ydi. Tez hocalarınızla mimari açıdan ilişkinizin ve tezdeki incelemelerinizin daha sonraki tecrübelerinize nasıl bir katkısı oldu?

D.A.: Tabi ki tezler akademik olarak çok önemli. Tezlerin içerikleri tabi ki çok önemli ancak hem Günel Akdoğan hem de Ferhan Yürekli ile bir başka ben olabildim. Her ikisi de hayatımı düşünsel dünyamı büyüttüler, değiştirdiler, hatta kurdular.

Yüksek Lisans tezim daha çok bir haritalama ve İstanbul yeşil sistemini anlamam ile ilgiliydi ki daha sonra özellikle peyzaj tasarımlarımda doğrudan önümü açan bir çalışma oldu; doktora tezim ise bugünkü düşünsel sistemimin ve mimarlığı okuma pratiğimin ta kendisidir.

Sevim Aslan & Deniz Aslan’a;

Esin Hamamcı: 1994 yılında birlikte yol aldığınız, peyzaj mimarlığı ve belgeleme üzerine yoğunlaştığınız DS Mimarlık’ı kurdunuz. Kuruluş amacınızı ve yolculuğunuzu, nasıl başladığınızı anlatmak ister misiniz?

S.A.: 1987 yılında Deniz’le birlikte içinde yer aldığımız bir proje yarışması ile birlikte çalışmaya başladık, 35 yıl olmuş!
Hem peyzaj mimarlığı alanında hem de belgeleme ve koruma üzerine söyleyecek sözümüzün olması bu yolculuğu başlattı, öğrendiklerimizi ve deneyimimizi paylaşmak, sanırım enerjimizi de güçlü kılıyor.

Sevim Aslan
Deniz Aslan

Esin Hamamcı: YEM Yayınları’ndan çıkan “Atipik Bir Mimarlık Pratiği Olarak DS, Kır Resminden Peyzaja-Belgelemeden Korumaya” kitabında DS olarak mimarlık tecrübelerinizi aktarıyorsunuz. Burada peyzaj mimarlığı adına neredeyse son 30 yılın gelişimine tanık oluyoruz. Kitap 2016 yılında çıktı. O günden bugüne yine böyle bir kitap hazırlamak isteseydiniz peyzaj mimarlığı ve belgeleme adına neler eklemek isterdiniz?

D.A.: Doğrusu bu süreç içinde hayatımıza çok fazla yeni deneyim girdi. Özellikle Hasanpaşa Gazhanesi ve Antakya Müze Otel kazı alanı çok değerlidir. Özellikle doğa ile tasarlamak adına yaptığımız denemeler, yarışmalar yolu ile ürettiğimiz sözler, sürekli olarak kavramsallık ile gerçeklik arasında yaptığımız patinajlardan söz etmem mümkün.

Esin Hamamcı: Kitabın bir de Studio-X’te “Mikrokozmoz: Öncesinden Bugüne DS Mimarlık” isimli bir sergisi yapıldı. Sergi, kitabın içeriğiyle örtüşen belgeler, mimarlık deneyimleri, peyzaj mimarlığı ve belgeleme gibi konularla düşünme biçimleri üzerinden ilerledi. Bir nevi sizlerin de aracılığıyla 30 yıllık deneyimin haritası çıkarıldı. DS Mimarlık’ı kitaba ve sergiye dönüştürmenin sizin için önemi nedir?

D.A.: Bir kitap ve bir sergi Sevim ve benim tüm akademik ve pratik hikayemizi paylaşmamıza vesile oldu. Özellikle Stüdyo-X bu vesile ile anmak isterim çünkü mimarlık ortamına verilen en değerli katkılardan biridir. Çok özel bir sergi oldu, sergi tasarımı Pattu Mimarlığa aittir. Çok samimi bir iş çıktı diyebilirim. Kitap da öyle. Mimarlık alanının farklı alanlarını iki mimarın tutundukları alanlar üzerinden tartıştık. Dual bir formatta idi. Pelin Derviş editörlüğünde oldukça uzun bir süreye yayıldı hazırlık süreci. Bu da çok değerli idi tüm hafızamızı saçtık sonra tekrar topladık. Aslı Altay kitabı yeniden strüktür etmesi grafik tasarımın ötesinde bir var etme deneyimiydi bizler için.

Esin Hamamcı: Hasanpaşa-Müze Gazhane bugün hızla devam eden etkinlikleriyle İstanbul’un kültür sanat hayatına renk katıyor diyebiliriz. Siz de projede yer alan bilim insanlarınız. Proje nasıl oluştu, nasıl gelişti anlatmak ister misiniz?

D.A.:  Hasanpaşa Gazhanesi yeni dönem İstanbul Büyükşehir Belediyesi yönetimi dışında tümüyle katılımcı bir süreç ile hayat buldu. Konu ile ilk tanışıklığımız Hasanpaşa çevre gönüllülerinin konuyu İstanbul Teknik Üniversitesi’ne taşıması ile oldu. Bu süreçte Afife Batur, Gülsüm Tanyeli, Yıldız Salman ve Kani Kuzguncular alanla ilk tanışan isimlerdir. DS Mimarlık olarak da Sevim Aslan ve ben (Deniz Aslan) konuya dâhil olduk. Çok incelikli rölöve, restitüsyon ve restorasyon çalışmalarını takiben yeni kullanım projeleri tamamlandı. Bu süreçte gerek mimarlarla gerekse çevre gönüllüleri ve yaşayanları ile bir dizi toplantılar düzenlenip geri bildirimler değerlendirildi. Akabinde önce İBB, sonra da Anıtlar Kurulu’nda proje değerlendirilerek doğru yola çıkıldı ve bugüne varıldı.

Esin Hamamcı: Hasanpaşa Gazhanesi Dönüşüm Projesi’nde “koruma ve tasarım” kararlarının bir arada düşünülüyor olmasının sizin için önemi nedir? Projede yapının panoramasının orijinalliğe sadık kalmak ama aynı zamanda alanın da amacına uygun bir mekân yaratmak sizin için nasıl bir süreçti?

D.A.: Hasanpaşa Gazhanesi bence kamu ile bütünlüğü sağlanmış en önemli örnektir. AGÜ Sümer Kampüsü, İzmir Havagazı Tesisleri, Silahtarağa Bilgi Üniversitesi Kampüsü, Koç Müzesi iyi örnekler olup, yurt dışında ise özellikle Almanya Ruhr bölgesi eski enerji ve sanayi tesislerinin dönüşüm projeleri yol gösterici olmuştur.

Projenin başından beri kömürün hikâyesi ana motivasyonumuz oldu. Aslında, kömürün bugün dahi, yerlere ve derzlere bulaşmasını istiyoruz. Bunun için, özellikle hâlihazırda kullanıma açılmamış L binasını, bu hikâyenin-dramanın içselleştirilebileceği yer olarak ayırdık. Hâlen bu kullanımın gerçekleştirilmesini düşlüyoruz. Bir başka önemli konu ise özellikle çocukların kullanımı için ayırdığımız fakat buluşma ve dinlenme alanı olarak da kullanılabilecek büyük boşluğun, çocukların kullanıma yönelik yeniden gündeme getirilmesidir. 25 sene öncesi için de oldukça özgün bir dile sahip, alana yeni eklenen yapılara atfettiğimiz ve daha gelişmiş bir teknoloji ile üretilmiş yapılardan biri olan Kd (çocuk kulübü) yapısının da tamamlanmasını istiyoruz. Bu alan, enerji merkezi olarak önerdiğimiz P ve S yapılarının önündeki meydana bakan cephesinde, çocukların pedal ile çalıştırdıkları rüzgâr pervaneleri ile bütünsellik sağlamaktaydı. Enstitü ve kütüphane yapımız (ki bugün İklim Müzesi olarak işlevlendirilmiştir) gerek koruma gerek ise yeniden işlevlendirmenin özgün örneklerinden biri olarak; gerek araştırmacıların gerekse meraklıların izlenimine sunulmak üzere bu gazhanenin tüm özgün belgelerinin de arşivlenmesi gereken bir katmanı idi. Yine ivedilikle ele alınması gereken bir konunun gazhanenin tüm hafızası ve varoluşunun tüm yapılarda yansıtılması olacağı kanaatindeyiz.

Gazometreler bölgesi için, başladığımız günden bugüne, üç gazometrenin birlikteliğinin imgesini üretmenin arayışında olduk. Bu nedenle biri bugüne kadar kısmen gelebilmiş olan Ga gazometresinin yanı sıra diğer iki gazometrenin varlıklarını, herhangi bir rekonstrüksiyon yapmaksızın günümüze taşıdık. Ga gazometresi için çok sayıda alternatif yaşantı üretildi. Son olarak çan adı verilen, gazın depolandığı hazne, Şehir Tiyatroları’nın kullanımına uygun olarak tasarlandı. Bu alanın içinde bir sahne yapısı hayata geçirildi. Gazın depolandığı bu alan hâlen bir miktar gaz kokusunu da barındırırken, mekânsal olarak son derece nitelikli bir yaşantı sunmaktadır. Bu alanın üstünde teleskopik çalışan haznelerin en dolu halini oluşturdukları kotta ise, gökyüzü bahçesi” adı ile önerdiğimiz platform tasarlanmıştır. Açık hava sineması ve diğer kullanımlara olanak veren bu seyir ve bahçe alanı hâlihazırda kullanılmamaktadır. Bu çok potansiyelli alanın yeniden değerlendirilerek kentlinin kullanımına sunulmasıyla özellikle genç kullanıcıların çok benimseyecekleri bir mekân daha kazanılmış olacaktır. Gb ve Gc yapıları tamamen yeni yapılar olup sadece geometrileri ve hacimsellikleri ile geçmişe atıfta bulunurlar. Gb yapısı tamamen içi boş bir sirkülasyon yapısı olup Gc ise mini sahnesiyle bir çocuk tiyatrosu ve çocuk tiyatroları arşivi olarak tasarlanmıştır.

Esin Hamamcı: Müze Gazhane, İstanbul için büyük bir kazanım oldu. Halkla konuşan, şehre yenilikler katan bir yer. Buranın yoğunluğu ve kullanımı açısından ne söylemek istersiniz?

D.A.: Her şeyden önce IBB yönetiminin alanı çok nitelikli kullandığı söylenebilir. Bu çok önemli çünkü kamusal alanın yönetimi kullanım kalitesini de belirliyor. Bizim için mahalle sakinlerinin, Kadıköylülerin, İstanbul’un ama öncelikle çocuk ve gençlerin alanı benimsemeleri tüm süreç boyunca çok önemli oldu. Hâlen kullanamadığımız yerler var. Fakat tüm olumsuzluklar Gazhanenin İBB tarafından kapasitesinin çok üstünde kullanılmaya başlanması ile yavaş yavaş kaybedilmesi ve yakın çevre yaşayanlarını olumsuz etkilemesi sorunsalını akla getiriyor. Özellikle projede var olan çocuk konusunun da bu koşturma içinde kendine yeterli yer bulamamasını da bir eksiklik olarak nitelemek mümkün.

Esin Hamamcı: Sevim Hanım, biraz Antakya Müze Otel üzerinde durmak istiyorum. Bu projeden bahsetmek ister misiniz? Nasıl oluştu, nasıl gelişti?

S.A.: Arkeolojik kazı ve sonrasındaki süreçte görevli bilimsel danışma kurulunun, 2010 yılı sonunda arkeolojik kazının tamamlanması ile özellikle danışma kurulu üyesi Gülsün Tanyeli’nin gerekli gördüğü üç boyutlu belgeleme ve mimari imalatla bağlantılı bir akış içinde önce acil müdahale önlemlerinin sonrasında da tüm arkeolojik veri için koruma projelerinin hazırlanması, sahada uygulanması tarifinde benimle irtibata geçmesi ile 2011-2019 yılları arasındaki çalışma maceramız başlamış oldu. Harita mühendisi, konservatör, mimar, arkeolog gibi farklı disiplinlerden oluşturduğumuz ekibimizle o dönemin gelişmiş teknolojisi olan 3D tarama verilerini en üst düzeyde kullanarak belgeleme ve koruma çalışmalarımızı hazırladık. Arkeolojik belgeleme ve koruma ekibimiz yanı sıra otel projesi kapsamındaki disiplinlerin de yer aldığı bol aktörlü bir süreçti; arkeolojik kazı deneyimi yanısıra diğer disiplinlerin rollerine aşina olmak, zaman zaman filtre olma görevimizi de görünür kıldı.

Esin Hamamcı: 212 Photography Istanbul kapsamında, 2300 yıllık geçmişe sahip çok katmanlı bir arkeolojik alan üzerine yapılan Antakya Müze Oteli’nin mimarı Emre Arolat ile arkeolojik kalıntıların dijital olarak belgelenmesi, analizi ve koruma-onarım projelerinin mimarı olarak bir söyleşi yaptınız. Bu söyleşide bu alanı, fotoğrafların negatifleri ve pozitiflerine benzettiniz. Kendi kendini sergiliyor olma hâli üzerine durdunuz. Bu benzetmenin hikâyesini biraz anlatmak ister misiniz? Arkeolojik alanın katman katman açılan bir yapıya sahip olmasının sizde uyandırdığı düşünceler nelerdir?

S.A.: Antakya gibi neredeyse tüm şehrin, farklı dönem kültürel katmanlar üzerinde yaşamını sürdürüyor olma hâli ve aynı zamanda örneğimizdeki gibi aslında sadece bir parsel ile sınırlı olarak gerçekleştirilmiş arkeolojik kazının ortaya çıkardığı haliyle, taşınmadan kendi katmanlaşması ve kendi kendini in-situ (yerinde) sergileme hâli soyut bir benzetmeye altlık oluşturabilir, yeninin kaynağı olabilir düşüncesi ile in-situ duruma fotoğrafın negatifi, dönüştüğü ve yeniyi oluşturan duruma da fotoğrafın pozitifi benzetmesini yapabiliriz.
Arkeolojik buluntuların taşınıp farklı ortamlarda sergilenmesi hâli gibi alışageldiğimiz durumun dışında, kültürel mirasın yerinde ve kendini sergilemesi, yarattığı kamusal alan ile gezilebilir olması, alanı değerli kılan bir özellik…
Alanın antik dönem Antakya kent haritasındaki lokasyonu, bugünkü Kurtuluş Caddesi devamında, yani antik dönem sütunlu cadde aksında hayatını sürdürüyor olması farklı kültürel katmanlar ile karşılaşmayı olağan kılıyor. Tüm bu verilere sadece bir parsel sınırlaması ile tanıklık etmek, belki de tartışmak gereken bir konu olabilir tabii.

Esin Hamamcı: Arkeolojik kazıların en önemli bulgularından biri “dünyanın en büyük zemin mozaiği” diye tanımlanan MS 5. yüzyıla ait ve alandaki arkeolojik kazı tamamlandığında ortaya çıkarılmış geometrik desenli ve forum gibi açık, kamusal bir alanı sınırladığı düşünülen mozaik.  İçerisinde Pegasus Mozaiği bulunan, yapının çelik strüktürüne ait kompozit metal ayakların her biri için kazılar sırasında dördüncü metrede ortaya çıkan MS 2. yüzyıla ait olarak tarihlenen, üzerinde sanatçısının imzası ve betimlediği önemli mitolojik sahneleriyle, G2 mozaiği de burada. Bu keşiften sonra otel ve kazı kısmının ilerleyişinde zorluklar oldu mu? Mozaiklerin keşfi büyük bir müjde olsa da otel kısmının yapımını büyük ölçüde etkilemiş olmalı…

S.A.: Alan ile ilgili yatırım kararı ve sonrasında gelişen hâliyle arkeolojik kazı gerekliliği ile hem arkeolojik kazının hem ortaya çıkan verilerin korunmasına yönelik içinde olduğumuz ve 8 sene süren belgeleme ve tüm konservasyon çalışmalarının hem de alana dair verilerin sergilendiği ve Kültür Bakanlığı’na devredilen müzenin (NAAM) finansmanı yatırımcı Asfuoğlu Ailesi tarafından karşılandı. Sanırım aile, parsel ile sınırlı kalsa da bu denli öenemli verilerle karşılaşılacağını düşünmemişti.

Yapısal aksların kodlama sistemi nedeniyle G2 -sergilediği mitolojik sahne ile daha sonra MS 2.yy’a tarihlenen Pegasus Mozaiği- olarak isimlendirilen mozaik, elle gerçekleştirilen düşey taşıyıcı ayak kazısı sırasında ortaya çıktıktan sonra, 4 metre üstündeki geç dönem katmanında yer alan geometrik desenli dev mozaik sınırlarının izin verdiği ölçüde genişletilerek kazıldı. Kazının tamamlanması, alanın korumaya alınması ve yapısal aksların değişmesi ile mimari ve statik çalışmaların revizyonu yaklaşık 1,5 sene sürerken, koruma ve onarım ekibi olarak atölyemizde bolca malzeme denemesi yapma şansı bulduk, konservasyon çalışmalarımıza ağırlık verebildik.

Esin Hamamcı: Bu keşifle aslında yapının kendisi de bir “mozaik”e dönüşmüş gibi gözüküyor. Peki çağdaş ve antik dönemin birleşiminden oluşan bu “mozaik” yapıyı kurgulama, ilerletme, yeni-eski arasında bağ kurma ilişkisi sizin için nasıldı?

S.A.: Bahsettiğiniz metaforik bir araya gelme/mozaik, özellikle ülkemiz coğrafyasının, gündelik yaşamımızın da doğal bir parçası aslında. Kültür mirasımızın zenginliği ile sahiplenilmesi ve bugünün bir devamı gibi algılanıp değer verilip korunması, “turistik” olup pazarlanmaktan çıktığı oranda mümkün. Eskiyi pamuklara sarıp yalıtmaya, ayrıştırmaya devam ederek, yeniyi de globalleşen moderniziminin unutkanlığından kurtarmadan, ama en önemlisi ilgili tüm resmî kurumların ve aktörlerin ortak farkındalığı oluşmadan “eski-yeni”nin aslında kendiliğinden olabilecek bağını kuramayız gibi geliyor bana.

Esin Hamamcı: Yaklaşık 30.000 adet tarihi obje bulunuyor. Bu objelerden bazıları müzenin giriş kısmında sergileniyor. Yapının 5 farklı katmanında, Helenistik dönemden günümüze kadar 13 farklı medeniyetin izleri görülebiliyor. 5. yüzyıla ait kuş figürleri ile süslenmiş mozaik parçasından, vahşi doğa tasvirli mozaiğe, Helenistik döneme ait sur duvarlarından büyük boyutlu Roma hamamına kadar, neredeyse her devre tanıklık eden büyük bir alandan söz ediyoruz. Sizin açınızdan bu arkeolojik kalıntıların iç içe geçmiş kültürel özelliğe sahip olması ve buna tanıklık etmek nasıl bir duygu?

S.A.: Eşsiz bir duygu…İnsanı şaşırtan, heyecanlandıran bir duygu. Ama aynı zamanda Antakya ya da bu parsel özelinde olmadığını bildiğimiz kültür varlıklarımız için daha yapacak çok fazla şey olduğunun bir hatırlatması…

Esin Hammamcı: Deniz Bey, Arda İnceoğlu ile Denizli Tenis Kulübü projesi ve Ortaköy Musevi Mezarlığı Projeleri ile Genç Mimarlar Ödülü’nü kazandınız. 8. Ulusal Mimarlık Ödülleri programı kapsamında, ABS Merkez Binası Projesi ile tasarımında birlikte çalıştığınız Arda İnceoğlu, İpek Yürekli, Sevim Aslan ve Cem Altun ile Ulusal Mimarlık Ödülü’nü hak kazandınız. Gene aynı ödül programı kapsamında, “Hayaller ve Düşünceler” kategorisinde, küratörlüğünü yaptığınız “Boşlukta Uygulamalar” adlı workshop çalışması ile de ödül aldınız. Ulusal yarışmalarda birçok ödüle hak kazandınız. Ödüllerin mimarlar için önemi nedir?

D.A.: Mimarlık alanına dair ödüller çok önemli çünkü sözleriniz boşlukta kaybolmamış bir değerler siteminin içine yerleşmiş oluyor böylelikle.

Esin Hamamcı: İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde Peyzaj Mimarlığı Bölümü’nün kurulmasında önemli katkınız bulunmakta. Akademik kimliğiniz ve mimari kimliğiniz pratik ve teoride, birbirini nasıl besledi? Bu iki alanda yol almanın sizi güncelleyip beslediğini düşünüyor musunuz?

D.A.: Ben mimarlık eylem alanlarını özellikle arakesitler oluşturan bir deneyim alanını benimsedim. 31 sene İTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümünde akademik hayatımı özellikle mimari Proje Stüdyolarını bir deney alanı olarak gördüm. Stüdyo üzerine söyleyecek çok fazla sözüm birikti. Peyzaj Mimarlığı bölümünü de bu anlamda bir tasarım ortamı olarak geliştirmek istedim galiba o konuda çok başarılı olamadım ama içinde olduğum dönemi bir alternatif eğitim modeli olarak değerlendirmek mümkün diye düşünüyorum. Bugün yeniden bir şansım olsa bambaşka bir peyzaj mimarlığı eğitimini kurgulardım. Gerçekten peyzaj mimarlığı eğitimi çok yavan geliyor bana.

Sonuçta teoriden pratiğe oradan bir ileri hedefe yönelmek hem beni mimar olarak hem de öğrencilerimi sözlerinin sahibi bireyler olarak çok iyi harmanladı. Hep güncel, hep genç kalmak muazzam bir devingenlik diye düşünüyorum.

Esin Hamamcı: Türkiye’nin ilk doktoralı peyzaj mimarı Günel Akdoğan ile çocukluğunuz birlikte geçti. Peyzaj alanında ilerlemenizde kendisinin etkileri oldu mu, olduysa nelerdir?

D.A.: Günel Akdoğan müthiş bir insandı. Doğaya hem canlılar hem de cansızlar evreninden bakmayı öğrendim. Halen sözleri kulaklarımda çınlar. Doğadan öğrenmek için önce tüm bileşenleri bir sahne kurar gibi kendinizde bu sahnenin parçası haline getirmeniz ve oyuna katılmanız lazım. İşte bu oyunu oynayabildim sevgili hocam ile.

Esin Hamamcı: İTÜ’de öğrencilerinize hangi tür projeleri öneriyorsunuz? Öne çıkarmak ve altını çizmek istediğiniz projeler hangi alanda ilerliyor?

D.A.: Mimarlık eğitiminde böylesine bir pirüpak alan yok. Hiç ummadığınız işler size çok vaatkâr olabiliyor. Buluttan nem kapmayı öğrettiğimi düşünüyorum emekli olduğum döneme kadar

Esin Hamamcı: Ben de doktora tezimde kent çalışmaları ve edebiyat üzerine çalışacak biri olarak sizlere özel bir soru sormak istiyorum. Biraz İstanbul’un kamusal alanlarından bahsedelim mi? Mimarlar olarak bugün İstanbul’un meydanlarına baktığınızda peyzaj açısından bir bütünlük algısı yaratıldığını görebiliyor musunuz? Bir şehrin alanlarında bütünlük olmak zorunda mıdır? Kamu için bu alanlar özenli ve yeterli midir? Ya da henüz meydanların kullanımları doğru mudur?

D.A.: Aslında soruları “yumurtamı tavuktan yumurta mı tavuktan çıkar “tadında ele alıyoruz genelde. Bu temel hatamız. Belki de salt meydan olarak bakmamak lazım konuya. Çünkü meydanlaşmak istemiyor olabilir bu anlar Batı’da olduğu gibi. İstanbul lime lime olmuş bir şehir. Kendi kendine ürüyor. İmar çizgileri bir şehri yaşatmak için yeterli olamıyor çoğu kez. Bu nedenle Batı’dan alıntı kavramlar geçerli değil bu şehirde. İstanbul’un en önemli sorunsalı kamusal alan kalitesinin çok düşük olması ve gölge eksikliğidir. Yoksa vital alanlarını kendi üretiyor aslında. Güçlü nişler ve tarihsel hikâyeden gelen alanlar baki İstanbul’da. Taksim gibi gazı kaçmış planlı meydanlar acil çözüm bekliyor.

Esin Hamamcı: Mimar olarak bir yapıyı kurmanın ya da onu baştan yapmanın sizi heyecanlandıran tarafı nedir?

D.A.: Belki buna mimarlığın ta kendisi diyebilirim.

Esin Hamamcı: Sizlerin ideal bir kent tanımı nedir? Örnek gösterebileceğiniz bir nokta var mı?

D.A.: Kentler kaotik alanlar bu nedenle Orta Çağ kentlerine özenmek yersiz. Latin Amerika şehirleri bunu başarıyorlar.

Esin Hamamcı: Mimar adaylarına ne söylemek istersiniz?

D.A.: Hepsi kendi dönemlerinin insanı olacaklar kendi geleceklerini kendileri yaratacaklar. Geleceğe aday olmak sözünün arkasında durmak için çalışmak lazım derim.