Geride Kalanların Hikâyesi

Eda Yiğit

Hilal Polat ile Mixer’de açılan Arzu Kadar Kadim isimli ilk kişisel sergisini konuştuk. 2010 yılından bu yana çok sayıda tiyatro oyununa kostüm, dekor, maske ve kukla tasarımı yapan sanatçı, gerçek ve mit, hayal ve hakikat arasında bir dünya kuruyor. Ses ve ışık kullanımıyla yarattığı varlıkların yuvasında bizim hikayemizi bize anlatıyor. 6 Şubat’a kadar sürecek sergide minyatür, heykel, nakış gibi farklı formlarda üretilmiş yapıtlarla karşılaşmaya hazırlıklı olun.

Bu serginin zihinsel ve fiziksel üretimi için ne kadar zamana ihtiyaç duydun? Nasıl bir ruhsallık içinde sergiye hazırlandın? Merak ediyorum. 

Sergiye dahil olan işleri pandemi sürecinde ürettim. Pandemiden önce de dünyanın yok olması ve tufan hikayeleri her zaman ilgimi çekti. Hollywood yapımı bir film izlemiştim. Filmde, dünya batacaktı ve kurtuluş için tek bir gemi vardı. Gemiye sadece zenginler binebiliyordu. Sürekli insanlığın sonunun geldiği ve dünyanın yerle bir olacağı gerçeğiyle birlikte yaşıyoruz. O gemiye ‘biz’ binemeyeceğiz. Hiçbirimiz oraya ait değiliz. Gidebilenler kim ki? Onların zengin olmaları dışında bizden hiçbir farkları yok.

Pandemi döneminde hiçbir şeye müdahalemizin olamadığını kavradık. Boşluktaydık ve ben bu boşluğun içinde üretmeye başladım. Sergideki heykellerin duruşları, tipleri, o tekinsizlik hissi böyle bir ruh halinden kaynaklanıyor. “Her canlı bir gün ölümü tadacaktır” cümlesine referansla doğumu ve ölümü belirsiz bir şekilde bekliyoruz. Evet yaşıyoruz ama ne yaşadığımızı bilmiyoruz. Ben kendimi eve kapatarak koruyorum, başka türlü korunmayı bilmiyorum. Aslında çaresizlikle mücadele edebilmek için ürettim. Sergideki o varlıkların hepsi biziz ve sergiyi gezenler de aslında “Merhaba sizi kurtaracağım,” diyenleri temsil ediyorlar. İslam mitolojisi üzerine çalışmak da ilgimi çekiyor.  

Fotoğraf: Aydan Çınar

Sanat alanında nasıl bir yolu takip ediyorsun? Neleri anlatmakla ilgileniyorsun?

Hiperrealizm ilgimi çekmiyor. Aldığım sanat eğitiminde böyle bir eğilim olmasına rağmen benim hiperrealistik bir yaklaşımım olmadı. Ben hep daha “ilkel” olanla ilgilendim. İçimden gelen eğilim bu yöndeydi. Sonrasında minyatürlerle üretilmiş tufan hikayelerini incelemeye başladım. Dünya üzerinde 500’den fazla tufan hikayesi var. Bunların içinde Gılgamış ve Nuh Tufanı Anadolu’da geçiyor. Bu tufanlarda ne zaman işler erkin istediği gibi gitmemişse, hop tufan! Kötülerin hepsi ölür ve iyiler kalır. İyiye ve kötüye kim, nasıl, neye göre karar verir? 

Ben hep bizleri, yani geride kalanların hikayesini anlatmak istedim. Sergi için ürettiğim işler de böyle oluşmaya başladı. Çocukluğumdan beri karakterler üretmeyi çok seviyorum. Kendi oyuncaklarımı zaten hep kendim tasarladım. Nakış işlemeyi her zaman çok sevdim, severim. Zamanında burun kıvıran çok insan oldu. Neyi reddediyoruz ki? Anadolu’da kadınların akıl sağlığını korumalarını sağlayan tek şey nakış ve el işi yapmaları. Benim de kendi akıl sağlığımı koruma yöntemim bu oldu. Bunu görerek büyüdüm. Ben gittiğim her yere yanımda el işi çantamla giderim, her yerde el işi yapıp, güzel vakit geçirebilirim. İnsan hep bir şekilde, içinden gelenle meşgul olma konusunda engellenebiliyor. Sanatla uğraşıyorsan da tanımlanmış eylemleri gerçekleştirmen beklenebiliyor. Ben kendi bildiğim gibi yaşamaya ve üretmeye gayret ediyorum. Mesela, okulu bitirdikten sonra bir Avrupa turu yapıp tüm müzeleri gezdim. Bu deneyimden sonra sanat üretiminde yapmak istediklerim konusunda kendimden daha emin oldum.

Geride kalanların hikayesini anlatıyorsun. Bizi anlatıyorsun. Biz, geride kalanlar dışlanmış, ezilmiş ve tuhafsanmış olanlarız. Toplumsal normlara göre kabul görmeyenlerin alemindeysek, bu alemde yeni dünya tahayyüllerinde birleşmemiz mümkün mü? Sence ürettiklerin buna aracılık ediyor mu?

Sergide yarattığım karakterlerin, varlıkların her biri bu yüzden amorf… Bize doğduğumuz günden beri anlatılan bütün formların dışındalar. Erkin anlattığı bütün hikayelerde kahramanlar hep güzeller ve akıllılar. Benim dünyam bu bakışı reddediyor. 

Fotoğraf: Aydan Çınar

Osmanlı’dan beri tarihi ve kültürel mirası yansıtan minyatür, UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi’ne bir dünya mirası olarak kaydedildi. Aynı zamanda son dönemde sanat alanında minyatüre ayrı bir ilginin olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Minyatür bizim neyi tartışmamızı imkanlı hale getiriyor ya da getiriyor mu? 

Bahsettiğim amorfluk minyatürün dünyasında var. Minyatürün içine daldıkça inanılmaz detaylarla karşılaştım. Sergideki yapıtların büyük kısmında minyatürden devşirme bir estetik dil kullandığımı söyleyebilirim. Minyatür teknik olarak ilkel, hikaye olarak fantastik öğelere erişmeyi sağlayan bir araç. Topkapı Sarayı arşivinde bulunan, minyatür olarak üretilmiş ve bir aşk hikayesini konu alan ilk çizgi romanlardan biri olan Varka ve Gülşah çok iyi bir örnek. Oradaki aşk hikayesi, bir Shakespeare hikayesi gibiydi. Bu coğrafyadan çıkma, bu topraklardan olma bir Romeo ve Juliet anlatılmıştı. Bu yüzden bana minyatür çok etkileyici geliyor. Minyatürlerde anlatılan hikayeler aracılığıyla bilgi ve hafıza aktarımı gerçekleşiyor. Seyahatnameler de aynı şekilde. Anadolu cadıları da ilgimi çeken konular arasında. Her biri hakkında çok etkileyici hikayeler anlatılıyor. Bu coğrafya ile ilişkim ise çetrefilli. Burada yaşamayı sevmesem de bu coğrafyanın kendini ve varlığını seviyorum. Bana ait olma hissi yaşatıyor. İleriki zamanlarda da bu bahsettiğim estetik dil ile etkileyici hikayeler üretmeyi sürdürmeyi çok istiyorum. 

Bu arada başka sanatçıların da minyatüre ilgi duyması, farklı dillerle ortak bir dünya kurmak anlamına geliyor. Üretimin doğasına dair şunu da eklemeliyim: bu üretimleri gerçekleştirebilmek ciddi bir sabır işi.  Bu sabrı gösterebilenler var. Sergi için ben de büyük bir sabırla çalıştım. İki ayda bu kadar iş üretmiş olabilmem şaşırtıcıydı. Kendimi durduramadım. Sanırım başladığım zaman sonsuz bir şekilde üretmeye devam edebiliyorum.  

Fotoğraf: Aydan Çınar

Güncel dünyada epeyce farklı biçimlerde şiddete maruz kalıyoruz. Bu bazen doğrudan bazen dolaylı yollarla gerçekleşiyor. Senin sergi içinde kurduğun hikayede birbirine sarmalanmış, birlikte durabilen, sınırları belli olmayan varlıklar bir aradalar. Sanki bize doğrudan göstermeyi istemediğin örtük bir metin var. Bu fikrime katılır mısın? 

Aslında psikolojik bir şiddet var. Amorf bedenler renk ve ışıkla kurduğumuz evrenin içinde güzeller ama şiddet ses aracılığıyla incelikli bir şekilde seyirciye aksediyor. Mevlit okunan evleri hatırlayın. İnsanda böyle bir kasvet ve sıkışma hissi olur. Orayı bir an önce terk etmek istersin.  İşte o hissin karşılığı o ses. Kalben’in sesi… O sesin içinde bu duygu var. Okuduğu metin buna çok uygundu. Üstelik Kalben’in cinsiyetsiz bir sesi var. Erkekle kadın arasında bir ses. Erkek mi, kadın mı ayırt edilemeyen bir sesi var. Şiddeti ancak bu şekilde, travmatize etmeden, daha naif ve bireysel bir deneyim eşliğinde aktarmaya çalıştım. Kavrayışına sahip olduğumuz böyle bir evreni soyutlayarak yeniden inşa etmek ve onu görsel hafızada bu şekilde var etmeyi önemsiyorum. 

Sergide dikkatimi çeken bir diğer şey gözler… Hakikat, Adalet ve Hafıza Merkezi tarafından organize edilen Hafıza ve Sanat konuşmaları kapsamında “Adet Kanı, Uzuv, Saç, İp ve İğne: Kendine Tanıklığın İnşası” sunumuyla Dilan Yıldırım’ın değiniği iki sanatçı vardı. Biri Zehra Doğan, diğeri Fatoş İrwen. Sanatsal üretimlerinde kullandıkları göz imgelerinden söz etti. Zehra Doğan’ın imgelerinde korkusuzca iktidara dik dik bakan ucubelerinin gözleri, görme ve görülme ilişkisini tersine çevirirken Fatoş İrwen’in gözetlenme ve görülme halinin yarattığı iktidar kurma biçimini sorgulayan ve bakılan ama bakamayan, kadınlığa dair karşı bir tavır olarak göz imgesinin kullanımı tartışıldı. Ben senin kullandığın göz imgesinin, bakışın niteliklerine ve şiddete dair kendine özgü nitelikleri olduğu kanısındayım. Sergiyi görmeye gelen yakın dostlarının yakalarında, onlara hediye ettiğin göz şeklindeki broşları görünce şüphem kalmadı. Bu konuda ne düşünürsün? 

Sergide ürettiğim karakterlerin seyirciye baktıklarını görüyorsun. Evet, göz imgesi benim için çok önemli sembollerden biri. Göz sürekli tekrarladığım bir imge. Sürekli olarak onu üretmeye devam ediyorum.

İnsanların bakmayı bilmediğini düşünüyorum. “Bir gördüğüne üç kere bakacaksın” denir. “Gördüğün şeyden emin olman için yanında şahit olacak” da derler. Bana göre göz çok yanılabilen bir şey. Hayatta durduğun yer, dünyaya bakış açın, şahit olduğun şeyi algılama biçimini etkiliyor. Örneğin ben iki kişinin öpüştüğünü gördüğümde mutlu olurken, başka birinin bunu günah sayması tuhaf geliyor. O yüzden gözlerin gördüğünü, gönlün ve aklın değişik şekillerde yorumlamasını tuhaf buluyorum. İnsanların nasıl baktığını önemsiyorum. Ben hayatım boyunca tuhaf görüldüm. Örneğin, çocukluğumdan beri normal insan nasıl tanımlanıyorsa, ben normal sayılanın dışında giyinmeyi sevdim. Bana her zaman farklı olduğum hissettirildi. Bu bakışa maruz kalarak büyüdüğüm için insanların böyle bir bakışı başkasına yöneltmemeleri gerektiğini düşünüyorum. Sergide de farklı varlıklar var ama aslında farklı değiller. Kiminin gözleri, kiminin elleri, kiminin ayakları var. Bize benzeyen özellikleri var. Güzellik ve doğruluk üzerine mitler kurulmuş. ‘Çirkinlik’ lanetlenmiş. Uzun boylu ve inceysen güzel bir kadın olduğun telkin edilmiş, şişman ve kısa boyluysan çirkinliğin ilan edilmiş. Moda ve sanat dünyasında, gündelik hayatta bu bakışın çok yerleşik olduğu bir gerçek. Bu bakışın dönüşmesi gerekiyor.

“Mutlak doğru ve güzel olmadan bir dünya nasıl mümkün olur?” sorusuna yanıt arıyorsun ve erkin eliyle biçimlendirilen bu bakışa karşı saf tutuyorsun.

Egemenin bakışı, yetiştirilme tarzıyla biçimlenen bir bakış. Benim insanların güzellik anlayışlarıyla ilgili sorunum var. Dikiş ve tasarım meziyetleri gen hafızamda var. Tüm aile bu konuyla ilgili. Ben bunları ne zaman yapmaya başladığımı hatırlamıyorum. Hep benimle varlardı. Nasıl öğrendiğimi bilmediğim, hatırlamadığım bu meziyeti, bu safı inşa etmek için icra ediyorum. 

Bu sergiden önce en son üretim neydi? 

Altın Elma adında bir tiyatro bir oyunu yaptım. Türkiye’de tiyatro alanında beden kuklası işleri çok tercih edilen bir form değil. Sanırım bu boyutta beden kuklasının kullanıldığı nadir oyunlardan biri oldu. Altın elma mitinden yola çıkarak kadın tanrıçaların bakışından mitolojik bir anlatı kurduk. Atena, Afrodit ve Hera adlı güçlü tanrıçaları yaşlanmış halleriyle ve bin yıllardır bitmeyen yarışlarıyla beden kuklası formunda sahnede görüyoruz. 

Aslında altın elma mitinde, erkin ilk temsilcilerinden Zeus’un Troya savaşına sebep oldukları için kadın tanrıçaları cezalandırdığını görüyoruz. Bu tanrıçaların cezalandırılmasının, kadın egemen inanç sisteminin yıkılması bakımından atılan ilk tohumlar olduğunu görüyoruz. Bizim oyunda ise “bir de bizden dinleyin” diyen yaşlanmış, güçleri ellerinden alınmış ve düşkün kadın tanrıçalardan hikayeyi dinleme imkanı buluyorsunuz.  

 Altın Elma tiyatro oyununda kullanılan beden kuklası

Bu canlılara biz derken bizim gibi yaşamsal hakları olan ve tuhaflıklarıyla bize benzeyen varlıklardan söz ediyorsun. İnsan merkezli bir alem fikrinden kurtulabilmek mümkün olabiliyor mu? Ya da bununla mücadele etmek senin dünyanda neye tekabül ediyor?

Dünyada sadece biz yokuz. Yaşayan milyonlarca canlı varken insanoğlu dünyayı sadece kendine ait sanıyor. Ben yarattığım bu alemde, aslında Hz. Muhammed’e ithafen Kuran’da geçen ’biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik’ cümlesinden yola çıkarak düşündüm. Başka alemler de vardır hep söylenen; cinler, periler alemi, başka boyutlardaki hayatlar vs. İnanırsın ya da inanmazsın ama bu beni besleyen kaynaklardan biri oldu. Bence benim yarattığım aleme benzeyen alemler vardır. 

Bu sergi aynı zamanda kolektif bir çalışmanın eseri. Sen sanatçı olarak minyatür, heykel, nakış ile üretiyorsun. Kalben sesiyle hikayenin anlatıcısı oluyor. Kavramsal ve kurgusal tasarıma Onur Karaoğlu eşlik ediyor. Işık ile Utku Kara oynuyor ve sesi Okan Kaya tasarlıyor. Tiyatro alanından alıştığın bir pratik olarak arka plandaki kolektif çalışmadan biraz söz etmek ister misin? 

Tiyatronun doğası gereği kolektif çalışmaya alışkınım. Ek olarak disiplinler arası çalışıyorum. Projeye başlarken Utku, Onur, Kalben ve Okan ile çalışmak istediğimden çok emindim. Dördü de hayatımda tanıdığım en yetenekli ve en akıllı insanlar. Beni cesaretlendiren, bu süreçte sesimi ve aklımı açan, inanılmaz bir katkıları oldu. Onlar olmadan böylesi bir sergi olamazdı. Hani bazen ne istediğini bilirsin ama kelimeyi bulamazsın. Karşındaki “tamam bu” dediğinde beyninde ve kalbinde havai fişekler patlar ya, hepsi öyle katkı sağladı bu işe. Çok şanslıyım ve her birine teşekkür ederim. 

Bu coğrafyada yaşananların hikayeleri, geçmişle bağ kurmamızı ya da sorgulamayı kolaylaştırıyor mu? Senin bu hikayede şimdi ile ilişki kurma biçiminle seyirci nasıl ilişkileniyor? Güncel olanla geçmiş birbirine nerede teyelleniyor?

Uzun yıllar başka bir aidiyete inanarak yaşadım. Bunu dinlemelisin, bunu okumalısın, bunu giyinmelisin dendi. Bu coğrafyada ne zaman ki reddettim ve tuhaf oldum, işte o zaman kendim gibi tuhaf olanla karşılaştım ve mutlu oldum. 

Bence hepimiz içimizi, içimizdeki sesi susturursak ait olacağımızı sanıyoruz. Öyle değil, öyle olmaz, olmamalı! Biz neysek oyuz! Bedenimizi, aklımızı, kim olduğumuzu kabul ettiğimiz yerde mutlu oluruz ancak. Sergide yarattığım varlıklar mutlular çünkü onları yaparken içimden, severek yaptım. Onlar da o şekilde ruha kavuşsalar mutlu olurlardı çünkü ben onları sevdim. Saf sevgi her şeyi kolaylaştırır. Biz de hayatı biraz kolaylaştıralım. 

Sabırla bu sergiye emek verdiğin ve bizimle buluşturduğun için çok teşekkürler. Son dönemde Mixer’e ev sahipliği yaptığı yaratıcı sergiler için de ayrıca teşekkür etmek gerek. Sese, ışığa, deneyime odaklanan üretimlere yer vererek ziyaretçisi için ilgi çekici karşılaşmalar kurguluyor. Umarım cesaretli ve deneyime açık kolektif işlere kapı aralamaya devam ederler.