Mukadder Gemici: Beş Şehir’in hikâye anlatıcısı olarak Tanpınar

Serimizin 14. gününde Mukadder Gemici, Beş Şehir‘in Erzurum bölümüne odaklanarak Tanpınar’ın hikaye anlatıcılığı üzerinde duruyor.

Dinlemek için aşağıdaki linke tıklayınız:

Beş Şehir’in hikâye anlatıcısı olarak Tanpınar

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Evliya Çelebi ile ilgili meşhur bir cümlesi vardır. Tanpınar: ‘‘Ben Evliya Çelebi’yi tenkit etmek için değil, ona inanmak için okurum ve daima bu yüzden kârlı çıkarım.’’ der. Ben de edebiyatımızın bu büyük ismine öykünerek diyorum ki ben Tanpınar’ı bilmek, öğrenmek için değil, Türkçe’nin lezzetini tatmak için okurum ve daima bu yüzden kârlı çıkarım. Tanpınar benim için Türkçe’nin imkanlarını görmek bakımından aşılamadığını düşündüğüm bir yazardır. Elbette onun her kitabından farklı tatlar alınacaktır ama ben İstanbul, Bursa, Erzurum, Konya ve Ankara’yı anlattığı ‘‘Beş Şehir’’ adlı eserini ayrıca severim. Bu beş şehir içinde de iki nedenden ötürü Erzurum sayfalarını ayrı tutarım. Birinci sebep bir hikâye yazarı olarak bana hikâye anlatmanın ne olduğunu, eğer bir hikâyeyazacaksam okur üzerinde nasıl bir etki bırakması gerektiğini öğretmesidir. İkinci sebepse üst üste gelerek, hiçbirinin yasını tutamadığımız Balkan Harbi, I. Dünya Savaşı ve İstiklâl Savaşı’nın çok farklı, çok kederli bir yüzünü anlatmasıdır. Bir hikâyenin okur üzerindeki etkisinden başlayalım isterim. Erzurum’u kaleme aldığı sayfaların başında da anlattığı gibi Tanpınar; masal, destan ve hikâyelerle büyümüştür. Erzurum günlerinde de ‘‘Geyik Destanı’’nın peşine düşmüştür. Şimdi gerisini onun kaleminden dinleyelim. 

‘‘O günlerde, çocukluğumdan beri bildiğim ve sevdiğim Erzurum’da herkesin tanıdığı, kıt’alarını birçok defa dinlediğim ‘Geyik Destanı’nın tamamını bulurum hulyasına kapılmıştım. Hasankale’den gelen bir saz şairinin bu destanı bilmesi ihtimalinden bahsettiler ve çarşının biraz ötesindeki bir köprünün hemen yanında çukur bir yerde bir han kahvesini salık verdiler. Ertesi gece tam bir tipi içinde -rüzgâr bizi her köşe başında zerrelerimize kadar dağıtıyor, sonra olduğumuz yerde döndüre döndüre topluyordu- rahmetli dostum Fuad’la gittik. Şair Erzincan’a gitmişti, gelmeyecekti. Onun yerine Türkçeyi mevlûd gibi âdeta tecvidle telâffuz eden bir hoca, beş mumluk bir petrol lambası ışığında Battal Gazi okuyordu. Yıpranmış kitap ve isli lamba, kahvenin peykesine konmuş üstü mum lekeleriyle dolu, küçük ve tahtadan bir iskemlenin üzerindeydi ve adam bu rahlenin önünde iki diz üstünde durmadan sallana sallana hikâyesini okuyordu. İri burnu üstünde nasıl tutturduğuna hâlâ şaşırdığım kırık gözlükleri, ince kirli sarı, kır düşmüş hafif sivri sakalı, zayıf yüzü ve perişan kıyafetiyle bir insandan ziyade hiçbir zaman lâyıkıyla anlayamayacağımız birtakım şartların, içtimaî olarak başlamış, fakat zamanla biyolojik nizam emrine girmiş şartların bir mahsulü gibiydi. Etrafında her cinsten bir kalabalık toplanmıştı. Omuz omuza, yüzlerinde, bilhassa gözlerinde acayip bir parıltı, nadir görülen bir dikkatle onu dinliyorlardı. Öyle ki bu kahvenin yarı aydınlığında ilk seçilen ve görülen şey bu dikkatti diyebilirim. Pek az şey bu kadar acıklı ve güzel olabilirdi. Çünkü harbin, bakımsızlığın, yüklü ırsiyetlerin yiyip tükettiği bu çehrelerde, sonradan tanıdığım ve o kadar sevdiğim Goya’nın o zalim fresklerinde eşini görebileceğimiz bir hâl vardı; bir hâl ki açıktan açığa karikatüre ve hicve gidiyordu. Bununla beraber bu yüzlere biraz dikkat edilince zayıf ışığın sefaletlerini ve gözlerinin sıtmalı parıltısını daha belirli yaptığı bu insanların oraya en fazla muhtaç oldukları şeyden, hayal ve harikuladeden nasiplerini almak için geldikleri görünüyordu. Ve bu harikulade o küçük tahta iskemlenin üzerinde âdeta etrafı dal budak kaplayan bir ağaç gibi büyüyordu.’’ 

İlk okuduğumda bu paragrafta geçen hayal ve harikuladeden nasibini almak ifadesine çarpıldığımı hatırlıyorum. Tanpınar, Doğu’nun şifahi kültüründen bahsederken yazar/anlatıcı ve okur dinleyici ilişkisine dair eşsiz bir tespit yapmıştı. Hikâyeci öyle bir hikâyeci yazmalı, anlatmalıydı ki onu okuyan dinleyen hayal ve harikuladeden nasibini almalıydı. Bugün biz basit bir etkileyici kelimesiyle adlandırıyoruz yazar kuvveti tabirini. Tanpınar ise hayal ve harikuladeden nasibini almak gibi bir terkiple tarif ediyordu. İşte bu küçük misalle Tanpınar’daki Türkçe’nin lezzeti derken ne demek istediğimi zannederim bir parça tarif etmiş oldum. 

Tanpınar’ın Erzurum’da anlattığı ve beni etkileyen ikinci bahis ise savaş sonrası Anadolu. Bu insanı kedere boğan bir Anadolu, bir manzara. Hatta bu duyguyu şöyle tarif ediyor Tanpınar: ‘‘Hiçbir yerde memleketin I. Dünya Harbi’nde geçirdiği tecrübenin acılığı burada olduğu kadar vuzuhla görülemezdi. Bu eski ressamların tasvir etmekten hoşlandıkları şekilde, ölümün zaferiydi. Dört yıl bu dağlarda kurtlara insan etinden ziyafetler çekilmiş, ölüm her yana dolu dizgin saldırmış, seçmeden avlamıştı.’’ Tanpınar ilerleyen satırlarda da hemen herkesin Erzurum’da bir hikâyesi, bir kayıp hikâyesi olduğundan söz ediyor, herkesin akıbetini bilmediği bir sevdiğini beklediğinden bahsediyor: 

‘‘Bir ihtiyar adamdan bahsettiler ki yıllarca pencere önünden ayrılmamıştı. Kafkasya’ya giden torununun dönmesini istiyordu. İç mahallelerde her kapı çalınışı hâlâ heyecanla karşılanıyor, işin garibi aradan beş yıl geçtiği halde hala tek tük dönenler oluyordu. Sibirya buzlarını çözdükçe, Hint cengelleri yol verdikçe hala yaşamakta oluşuna kendisi de şaşıran şaşkın bir biçare yurduna dönüyor, kurtulduğu cehennemin hikâyesi, insanüstü kudretini katlanılan ıstırabın büyüklüğünden alan yeni bir Odise gibi şehre yayılıyordu. Küçük bir köy kahvesinde Kamçatka’nın soğuğunu, Seylân’ın sıcağını, Madagaskar’ın yılanlarını her gün başka başka ağızlardan dinlemek kabildi. Bir dostum anlatmıştı: 

“Daha şehre girmeden, Aşkale’de yattığım hanın kahvesinde, esirlikten yeni dönen yanık yüzlü, tek kollu bir biçare bana giderken bıraktığı oğlu, karısı ve anasından hiçbirini, hatta evinin yerini bile bulamadığı için, girdiği günün akşamında şehri terk ettiğini söyledi. 

—Peki şimdi nereye gidiyorsun? diye sordum. 

Bir müddet düşündü, yüzü altüst olmuştu. Nihayet: 

—Efendi, dedi; nereye gittiğimi ne sorarsın? Geldiğim yeri sana söyledim, yetmez mi?

Doğru söylüyordu, geldiği yeri öğrenmiştim.

Ölüm bu kadar yakından kokladığı insanların peşini kolay kolay bırakmıyordu. Er geç bir tarafta karşılarına çıkıyor, sofrasını açıyor, ‘Buyurun!’ diyordu. Başka bir şey yapamadığı için sadece hatırlatıyordu. 

Her mecliste, yol üstünde bırakılmış ihtiyarların, süt emen çocuğunun ayak altında ezilmiş parçalarını kundaklayarak ninni söyleye söyleye yola koyulan annelerin, sahibinin göğsünü başına dayayıp ölen cins atların hâtırası diriliyor; kaybolan çarşı, yıkılan şehir, bozulan ev birdenbire suyu çekilmiş bir nehir gibi ortadan silinen bütün bir hayat dinmeyen yaralar gibi kanıyordu.’’ 

İşte bu satırlar bizim çoktan unuttuğumuz, Tanpınar yazmasa neredeyse hiç hatırlamayacağımız, bugünün imkanlarıyla da anlatmayı bir türlü beceremediğimiz ama hafızamızda durması gereken, hatırlamamız gereken hikayeler. Tanpınar iyi ki bunları, bu gözlemlerini, şehirleri anlatırken bu küçük insan hikayelerini katmış içine. Zaten ‘‘Beş Şehir’’i anlatırken hayatımızdan kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ve yeniye karşı iştiyak, yeniye karşı duyulan istek şeklinde bir terkip olarak adlandırıyor ‘‘Beş Şehir’’i. Şehirleri medeniyetlerin aynası olarak telakki eden Tanpınar’ın ‘‘Beş Şehir’’ kitabı, her devirde bir başucu kitabı olmayı hak eden bir başyapıt. 

Mukadder Gemici: 1974’te İstanbul’da dünyaya geldi. 1996’da İstanbul Üniversitesi, Radyo-TV Yayımcılığı’ndan mezun oldu. Uzun yıllar televizyonda kamera arkasında durdu. Hikâyeleri Dergâh dergisinde yayımlandı. Hâlen bir kamu kurumunda metin yazarlığı yapmaktadır. Eserleri:  Asla Pes Etme (2011), Kar Makamı (2016), Nuh’un Kızı (2017), Hatırlı Yara (2020).