Kendine Sadakatsiz: Sadık Bey

Esin Hamamcı

esin.hamamci@sanatkritik.com

Pınar Kür’ün 2006 tarihli Cinayet Fakültesi romanını yayımlamasından on yıl sonra 2016’da Sadık Bey yayımlanır. Bu romanla birlikte yazar uzun bir süre sonra ilk yayınevi Can Yayınları’na da dönmüş olur. Roman, Sadık Bey isminde orta yaşlı bir erkeğin yıkılış öyküsünü anlatır. Romanda sıkça Sadık Bey’in geçmiş anılarına yolculuk ederiz. Eskiden ne kadar mutlu ve idealist olduğunu görürüz. Romanın şimdisinde ise bu mutluluk yerini özleme bırakır. Sadık Bey, hayallerini gerçekleştirmek için adım atmaktan korkan bir birey olarak kalır.

Sadık Bey, ismiyle müsemma “Sadık Bey”in kendisiyle hesaplaşmasının romanıdır. Çok eski arkadaşı Ertuğrul’un yanında, tekstil şirketinin muhasebe bölümünün yöneticisi olarak çalışmaktadır. Karısı Nuriye’den ayrılmıştır. Mutsuz bir hayat sürmektedir. Masasının başında çalışırken Ertuğrul ile geçirdiği eski günlerini hatırlar. Bu süreç içinde okur da Sadık Bey üzerinden Türkiye’nin de pek çok değişimine tanıklık eder.

Roman erkeklik çalışmaları açısından okunmaya epey elverişli. Romanın iki erkeği Sadık Bey ve Ertuğrul Bey’e yakından bakmak gerekir. Eril düzenin kadını dışlaması, baskın erkeklik kodlarını kabul edişi bu romana da yansır. Ertuğrul bu konuda Sadık’tan her daim bir adım öndedir. Ataerkil düzene hitap eden bir karakterdir Ertuğrul Bey. Kadınların üzerinde hakimiyet kurmayı sever:

“Sadık’ın ısrarıyla tiyatro koluna girmiş ama ilk rol aldığı oyunda disiplinsizlik ve provalara gelmeme sebepleriyle atılmıştı. Gene de arada bir uğrar, kızları gözden geçirir, bir-ikisini keser, kalplerini çarptırdığını fark edince gülümser, oğlanlarla alay ederdi. Yapacak başka işi olmadığında, on-on beş dakika ya da canı sıkılıncaya kadar prova seyreder, kimi kez başını sonunu bilmediği bir oyun üstüne öyle yorumlar yapardı ki, herkesi şaşkınlığa uğratırdı.” (s.67)

Ertuğrul, kadınların üzerine söz sahibi olmayı da kendisinde hak görür. Sadık Bey ile yaptığı kadın sohbetlerinde görürüz ki kadına bakış açısı onu tasnif etmek üzerinedir. Tasnif edemediği ve belli bir yere konumlandırıp üzerinde hakimiyet kuramadığı kadınları aşağılar. Ertuğrul, toplumsal statüye sahip biridir. İki erkek arasındaki hiyerarşi şirkette olduğu gibi özel hayatlarında da varlığını hep göstermiştir. İkisi de romanın ilerleyen sayfalarında aynı kadınla olmak isteyecektir:

“Ertuğrul tiyatro tarihini bilmezdi ama randevuevlerini biliyordu. Daha onuncu sınıftayken aşağı mahalledeki genelevlerden birinde “dost” edinmişti. Kız onu dört gözle beklediğini söyler, para da almazdı. Liseli kızları ve onlarla aşk yaşadığını sanan oğlanları bu yüzden küçümserdi. Günün birinde Semiramis ortaya çıkıncaya kadar ikisinin de duygusal ve cinsel hayatı bu minval üzerine devam etti.” (s.68)

Ertuğrul’un hayatı kazanmak üzerine kuruludur. Bu nedenle sistemin tüm parçalarına hakimdir. Patriyarkal düzenin getirdiği savları savunur. Sadık Bey, onun çalışanıdır. Ertuğrul Bey patronudur. Sadık Bey, Ertuğrul’un arkadaşı olduğunu düşündükçe rahatlasa da, Ertuğrul için Sadık çok eski sayfalarda kalmıştır. Zaman zaman Sadık Bey’e saygısız ve sevgisiz olduğunu gösterir. Sadık, Ertuğrul’un “sadık” bir çalışanıdır. Duygularına aldanmıştır ve patronunun “sistem”i içerisinde yok olup gider. Bu sistem kadını yok sayan, erkin kuvvetinin öne çıktığı bir sistemdir. Bu nedenle şair olmak isteyen, tiyatro seven erkeğe bu sistemde yer yoktur:

“Bak, evladım, ülkenin en iyi lisesini bitirdin, çok iyi bir fakülte kazandın. Bundan sonra seni kim tutar? Şiir yazacaksan yaz, okurken amatör tiyatro faaliyetlerine devam et… Hevesini al. Bu gibi sanatsal şeyler para kazandırmaz. Ama iktisattan iyi bir dereceyle mezun olursan yolun açık olur… Tabii zinhar bu solculuk sağcılık karambolüne karışmayacaksın…” Ne de olsa, ikinci kuşak da olsa bir cumhuriyet öğretmeniydi Burhan Bey. “Ticaniler cumhuriyet düşmanıdırlar, onlardan uzak duracaksın, solcular ise her şeyin düşmanı… Onlardan döne döne kaçacaksın… Doğru yol, orta yoldur… Orta yoldan şaşmayacaksın…” Bu gibi “mantıklı” sözler, ister babasından, ister en yakın arkadaşından gelsin Sadık’ın özlemlerini yatıştırmıyordu. Son zamanlarda yazdığı şiirler yalnızca liseli kızlar arasında paylaşılmıyordu artık, ciddi dergilerde yayımlanıyor, edebiyat hocaları tarafından dikkate değer bulunuyordu. Ama şiirlerini beğenen olsun, aşağılayan olsun kimse şairliğin bir meslek olarak karın doyuracağına inanmıyordu. İşte bu yüzden Sadık gencecik yaşında rakı masalarında dertleniyordu; okurken para kazanacak bir iş bulmak, para biriktirip kapağı Paris’e atmak hayalleri ise o sırada nerde sızdıysa orada son buluyor, sabah uyandığında umutsuzluk yeniden baş gösteriyordu.” (s.70)

Sadık Bey, aslında kendisine sadakatsiz davranır. İdeallerinden sapar. Kendisi de kapitalist sistemin bir parçası olur. Roman sınıf ayrımı üzerine de odaklanır. Ertuğrul sistemin merkezindedir. Sadık Bey bu circle’ın son halkasındadır. Yönetici olarak çalıştığı şirkette dahi artık sözü geçmez. Roman para-güç-aşk üçgeni üzerine kuruludur. Bir yandan da okura zaman içerisinde sistemin değişen ve değişmeyen yanları gösterilir. Değişmeyen tarafları güç otoritesinin sahibinin “erk” olarak devam etmesidir. Bu nedenle aşkta da “güçlü” olan kazanır. İkisinin de aşık olduğu kadın Semiramis, Ertuğrul’u tercih eder. Değişen yönlerden biri ise içerisinde yaşadığımız hakim ideolojinin getirdiği şehircilik anlayışıdır. Şehrin görünümü üzerinden de toplumsal yozlaşma okunabilir.

“Meyhanede Bir Akşam” bölümünde İstanbul’un değişen çehresine de ışık tutulur. Beyoğlu Krepen Pasajı’nda rakı içmeye giden Sadık Bey, eski meyhane adabını bulamaz. Kalabalığı hiçbir zaman sevmemiştir. Ancak bu kalabalık eskiye göre biraz farklıdır. “Aile salonu”nu andırır:

“Çevresine şöyle bir göz gezdirdi. Bir tek masa hariç, silme erkek doluydu salon. Eskiden böyle olmazdı burası, ta en gençliğinde, Krepen Pasajı döneminde bile hep kadınlı erkekli, rahat içilebilen yerlerdi Beyoğlu mekânları, özellikle de Balık Pazarı civarı. En son ne zaman geldiğini hatırlamaya çalıştı. Hiç bu kadar erkek ağırlıklı görmemişti burayı. Yoksa o gelmeyeli “aile salonu” ayrımı mı yapılmaya başlamıştı? Yok canım, olur mu öyle şey? Ama neler neler oluyordu son zamanlarda, daha geçen yaz kaldırım masalarını kaldırmamışlar mıydı? İçini çekip bakışlarını kapıya dikti birini beklercesine. Memleketin geldiği halleri düşünmek, kendi geldiği halleri düşünmek kadar boğucuydu.” (23)

Bu değişim Sadık Bey’i çok rahatsız eder. Değişmek üzerine kafa yormak istemez. Üniversiteye giderken şiir yazdığı günleri özler. Tiyatroya gidip sanatla iç içe olduğu dönemlerle şimdi arasında uçurum vardır. Bu hissi ona verecek her yerden, mekândan kaçar. Kaçtıkça hayata karşı sessizleşir. Sadık Bey, gençliğinde aşık olduğu kadın Semiramis ile Paris’e gitmek istediğini hatırlar. Ancak bunu da gerçekleştirememiştir. Sadık Bey’in Beyoğlu’nda geçirdiği bu “anı” dizisi, romanın dönüm noktalarından birini oluşturur. Karakterin zihni düşündükçe bulanır. Onu bu hâle getirenin kadınlar olduğunu düşünür. Kür’ün diğer romanlarında da göreceğimiz mijozinik hâllere rastlanır. Hayatının kötü olmasından “aşk”ları sorumludur. Önce Semiramis, sonra Nuriye onun hayatını elinden almıştır. Başarısızlığının tüm nedenlerini kadınlara yıkar. Aşık olduğu insanlar onu kandırmıştır, öyle düşünür. Kadınları hayatından nasıl dışlamışsa, şimdi oturduğu meyhanede de kadınlar öyle dışlanmıştır. Bu noktada romanın personası dönemin hakim ideolojisi ile bu ideoloinin getirilerinden biri diyebileceğimiz Sadık karakterini birleştirir. Kadınlar artık hayatında yoktur. Toplumda da kadınlar gündelik hayattan silinmeye çalışılmaktadır.

Kendini sürekli olarak inkâr eden bir karakterdir Sadık Bey. İnançlarını bir sonuca vardıramamıştır bu nedenle. Özgürlükten uzaktır. Paris’te Semiramis’in ne kadar rahat ve özgür hareket ettiğini hatırlar. Kendisi ise oldukça sessizdir. Oysaki bunu en çok isteyen kendisidir. Özgürlüğü ne kadar geç idrak ettiğini kendine itiraf eder:

“‘Neyi hatırlatacakmışsın?’

‘Aslında pekâlâ biliyorsun da bilmezden geliyorsun. İnkâr ediyorsun. Hayatın inkâr üstüne kurulu senin.” (s.45)

Hiçbir zaman kendi olamamıştır. Kendi hayatının ipini Ertuğrul gibilerin eline vermiştir.

Romanda aynı zamanda polisiyevari bir tutum söz konusudur. Sadık’ı izleyen bir genç vardır. Bu genç, onun peşini roman boyunca bırakmaz. Bir yandan hayatı elinden kayıp üzgün bir adam vardır, diğer yandan gencin onu takip etmesinden rahatsız olup kendini savunmaya almak isteyen, güç arayan bir Sadık Bey. Hayatının ona oynadığı son oyundur bu genç. Oysa ki ataerkil düzende erkeğin dünyasında “korku”ya yer yoktur. Hayal ettiği dünya onun sınırlarını aşar. Paris’i bu nedenle sevmez. Çok yükseklerde bu nedenle tutunamaz.

Fotoğraf: Ataşehir Belediyesi

Kadınların olmadığı bir Beyoğlu’nda aslında mekân olarak “meyhane” cinsiyetlendirilmiştir. Ev sahibi görevi tabii ki erkeğe verilmiştir. Bu durum, Sadık Bey’in ataerkil düzende tutunamayışı ile ortak anlamda okunabilir. Meyhanede sıkılıp bunalması, kendini oraya ait hissetmemesinin nedeni bu dünyaya artık ait olamayışıdır. Yeteri kadar “güç”lü olamayan “fight club”tan elenmiştir. Aynı durum Leyla Erbil’in Tuhaf Bir Kadın romanında da görülür. Lambo meyhanesine gelen erkek yazarlar, entelektüeller, kadınların aralarında olmasından rahatsızlık duyar ve mekân yine cinsiyetlendirilir. Mekân tehdit unsuru hâline gelir. Pınar Kür de romanlarında mekânlara sıkça görev veren bir yazardır. Bu romanda da kaçış, toplumsal baskı ve düzen eleştirine işaret eder: 

“Sadık Bey derinden içini çekerek kafasını salladı: “Ki… bizim buralarda bunun tadına varan kaç kişi var?” “Tadını bilen kaç kişi var? Semiramis biliyordu, değil mi? Sen sudan çıkmış bir balık gibi debelenirken, Semiramis çok iyi bildiği derin sularda yüzüyordu.” “Bir yere gidiyorduk, bir kahveye, bir sergiye, tanımadığı insanlarla bile keyifle konuşuyordu!” “Bak sen şu işe!” “Ne diyor bu herif, neden cevap veriyorsun diye kızdığımda, ne var canım, espri yapıyor çocuk diyerek hem bana hem de espri yapan serseriye gülüyordu.” “Çünkü işte, senin yadırgadığın o ortama balıklama atlamış ve doğal bir uyum sağlamıştı.” “Nereye gitsek birileriyle ahbaplık edebiliyordu. Çok rahattı ya… Ben ki bir vakitler Beyoğlu caddesinde kol gezmişim, böyle bir rahatlık yaşamamıştım.” Genç adam güldü: “Hâlâ rahat eğilsin, Sadık Bey, akşamları meyhaneye uğramadan eve geldiğinde rakını aşağıdaki bakkaldan değil de uzak bir marketten alıyorsun.” (s.162)

Sadık Bey, kendini kurulu bir saatin tiktaklarında yaşamaya mahkûm eder. Böylece kendisine “güvenilir alan”lar oluşturur. Bu alanlardan çıkmak artık onun için buhran ve mutsuzluk sebebidir. Romanın sonundaki “Son Perde” bölümünde, bu alanlardan çıkmak isterken kendini nasıl hapsettiğini fark eder. Ancak artık çok geçtir.

“Merdivenleri ağır ağır çıkıyordu. Ve şiiri kendi kendine mırıldanıyordu Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden… Eteklerinde bir yığın güneş rengi yaprak… OLMAYACAK… Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak. Başını kaldırıp yukarı baktı. Yaşadığı apartmanın dar merdivenlerinin tepesinde sema falan yoktu – ya da işte görünmüyordu. Şiirin gerisini hatırlayamadı. Epey uzun sürdü beşinci kata varması. Daireyi gençliğinde alıyorsun, merdiven, yokuş gibi şeyleri tehditkâr bulmadığın yıllarda… Sonra günü geldiğinde… soluk soluğa kalıyorsun. Anahtarını kilide sokarken de biraz zorlandı. İçeride kendisini bekleyen biri mi vardı? Birden öyle bir duygu yükseldi içinde. Kapıyı açar açmaz yüksek perdeden öksürdü, sonra kapıyı iterek gürültüyle kapadı. İçeride biri ya da birileri varsa toparlansınlar diye. Bomboş salonda da ağır ağır balkona doğru yürüdü. Tabii… kim olacaktı ki? Bunca yıldır kim olmuştu ki?”

Pınar Kür, romanlarında sıkça toplumsal baskının getirdiği psikolojik gerilimleri, toplumdaki ve bireydeki etkileri yazar. Karakterleri de buna göre konumlandırır. Sadık Bey, Kür’ün yazarlık deneyimi boyunca yazdığı karakterlerin hepsinin bir bütünüdür. Hepsinden bir parça vardır. Pınar Kür, Sadık Bey ile aslında bir ayna tutarak bizi bize gösterir. Değişen ve değişmeyen yönlerimize ışık tutar.