Nedret Öztokat Kılıçeri
Victor Hugo’nun Sefiller ve Notre-Dame de Paris romanları hem Fransız edebiyatının hem dünya edebiyatının kült yapıtları arasına girmiştir, Fransızların ulusal değerine dönüşmüş bu yazarın külliyatında nispeten sessiz sedasız durur Bir İdam Mahkumunun Son Günü.
On dokuzuncu yüzyıl müfredatında bu romanın mutlaka adı anılır, Fransız edebiyatı öğrencilerinin yabancısı değildir, ancak okuma listelerinde diğer iki romana öncelik verildiğinden, bizim gibi her yüzyılın edebiyatını okumakla yükümlü öğrenciler yüz vermemişizdir bu ilginç anlatıya. Yirmi yaşında yazdığı Han d’Islande / İzlanda Hanı ile benzer bir yazgıya sahiptir bu roman. Büyük dehanın imzasını taşır; genç bir yazarın sonradan ulaşacağı ustalığın ipuçlarını barındırır. Ancak okurun önde gelen tercihleri arasında yer almaz. Okumak için mutlaka bir gerekçeniz olmalıdır.
İçinde bulunduğumuz ve tanıklık etmek zorunda kaldığımız dünya gidişinde, adalet sınavlarının, hukukla ilgili gelişmelerin insanların vicdanında ve belleğinde nasıl yankılandığını giderek daha çok düşündüğüm bir zamanda dört duvar arasında bir mahkumiyetin hesaplaşmasını yapmakta olan bu roman kişisini ziyaret etmek istedim. Victor Hugo’nun yazısında bir mahkûmun “var” olmaktan “yok” olmaya gidişini izlemek istedim.
Hem Fransız tarihinin hem Fransız romanının bu önemli metnini en az üç kez okudum. Birincisinde roman kahramanının deneyimine/düşüncesine odaklandım. İkincisinde Victor Hugo’nun roman sanatına. Üçüncüsünde idam cezasına ve bunun bir insan tarafından yaşanma sürecine. Romandaki kahramanın suçunun hiç anılmaması bir kez daha metne döndürdü beni. Orada ise son derece modern bir anlatı mantığı keşfettim. O zaman Albert Camus’nün Meursault’su çıkıp geldi. Onun yargıcı, savcıyı, avukatı bile çileden çıkaran kabulü ile Hugo kişisinin son dakikaya kadar içinde kabarıp kabarıp sönen af umudunu birlikte düşündüm. Kısaca çok yöne açılan büyük bir metinle karşılaştım.
O “son” günün anlatısı
Bir İdam Mahkûmunun Son Günü idam cezasına çarptırılmış bir tutuklunun anlatısıdır. Günce biçiminde yazılmıştır, çeşitli uzunluklarda kırk dokuz bölümden oluşur. Her bir bölüm yazıldığı ânı ya da yeri bildiren çoğunlukla kısa bir belirtmeyle başlar: “Bicêtre”, “Saat biri çeyrek geçiyor”, “Saat on”, “Conciergerie’den”, “Kendime geldiğimde gece olmuştu”, türünden belirtmeler ölüm cezasının infazına kadar kalan zamanı ve hikâyenin yerleştiği ortamı okura bildirir. Sona doğru ilerleyen çizgi bu sağlam göndermelerle (referanslarla) netlik ve somutluk kazanır.
Peki kimdir bu mahkûm? V. Hugo hiçbir bilgi vermez okura. Metnin stratejisidir bu, hatta hangi suçtan burada olduğunu bile bilmeyiz. Sadece kahramanın gerçeğine odaklanırız; başka bir yöne dağılmaz dikkatimiz. Başka kulvarlar yoktur okuru kendine çekecek.
Aslında yazar metne çok ufak bir iki bilgiyi yerleştirmiştir. Okuma sırasında, öncelikle bu adamın okuma yazma bilen, hatta okumuş ve geldiği noktada keskin bir bilinçle idamlığına hem içeriden hem de dışarıdan bakma yeteneğine sahip olduğunu anlarız.
“Hayır bütün bunlar yalnızca bir dumandan ibaretti; boş ve bunalımlı beynimin içinde oluşan imgelerdi. Tam Macbethimsi düşler!” (s.81).
İkincisi de ölümüyle ardında kalacak bir ailesi olduğudur; bir ana ve bir eşten sonra “bir çocuk bırakıyorum”, diye devam eder: “Tatlı pembe, şirin, iri siyah gözlü ve uzun kestane saçlı üç yaşında küçük bir kız. Onu son kez gördüğümde iki yaşından bir ay almıştı” (s.75). Bu ufacık ayrıntılarla onu bir insan gibi göstermeyi (bir eş, bir evlat, bir baba), bize yaklaştırmayı dener. Üstelik dediğine göre, ne altmış dört yaşındaki yaşlı annesi, ne sağlığı kötü ve bön bir kadın olan karısı onu kaygılandırmaz:
“Fakat kızım, çocuğum, gülen, oynayan, şu anda şarkı söyleyen ve hiçbir şey düşünmeyen benim zavallı küçük Marie’m; bana asıl acı veren o!” (s.76).
Anlatı ilerledikçe küçük kızın babası hapse atıldığında, “öldü” denildiğini ve giyotine gitmeden son bir kez kızını gördüğünde, kızın onu tanımadığını öğreniriz. Böylece Victor Hugo idam mahkumunu her türlü bağdan koparır; geleceği gibi geçmişini de alır elinden, dayanılmaz bir şimdiki zamana mahkûm eder. Son saatlerinde onu katıksız bir kederle, koyu bir yalnızlıkla, bıçak gibi keskin bir yalnızlıkla baş başa bırakır.
Böylece anlatı, bu kişinin dünya ve kendisi üzerine gözlem, düşünce ve duygularının akışını izler. Yaşamının son yirmi dört saatine onun açısından, duygusundan, içsel geriliminden bakarız. Biz de onunla birlikte giyotin sehpasına gideceği ânı beklemeye başlarız. Bekleme bir işkenceye dönüşür; ölmeyi beklemenin bu kadar çaresiz, bu kadar çıkışsız olduğunu olağanüstü bir anlatımla veren roman uzamı okuru, tıpkı tutuklu gibi, kapatılmışlık duygusuyla kuşatır.

“Can çekişen düşünceler tutanağı”
Buradaki hikâyenin mantığı çok açıktır. İdam mahkumunun son günlerini ve saatlerini yazmayı denemesi, durumunun yol açtığı katlanılmaz duyguları azaltmanın yolunu aramak üzere onları incelemesiyle kurulur anlatı.
Mahkûmiyetinin taş gibi içine oturduğu, geriye dönüşsüzlüğü anladığı noktada içinde kaynamakta olan duygu ve düşünceleri yazmaya; bedeninin yok olacağı âna kadar “acılarının günlüğünü” tutmaya karar verir. Böylece geride bırakacağı notlar “bir idam mahkûmunun zihinsel otopsisi” olarak (s.72) sonraya kalacaktır.
Artık yapacak ve söyleyecek hiçbir şeyi kalmamış bir insandan yazarak acılarının kaydını sonraki kuşaklara bırakmaya karar veren bir insan iradesi bu anlatının dinamiğini oluşturur. Bu tanıklık hikayesinde Victor Hugo’nun edebiyata atfettiği insanlara ve insanlığa yol gösterme amacına, ülküsüne olan inancını derinden duyarız.
“Ve sonra, yazdığım şeyler, belki yararsız olmayacaklar. Eğer “bedensel” bakımdan yazmayı sürdürmenin olanaksızlaştığı âna kadar yürütme gücüne sahip olursam, saati saatine, dakikası dakikasına her işkenceyi yazdığım bu acılarımın günlüğü; duygularımın, kuşkusuz bitmeyecek, ama yine de olabildiğince eksiksiz kalacak olan bu öyküsü, kendisinde, büyük ve derin bir anlam taşımayacak mı? Bu can çekişen düşünceler tutanağında, durmadan artan acılarda, bir idam mahkumunun zihinsel otopsisinde, yargı kararı alanlar için birden çok ders olmayacak mı? Başka bir kez, düşünen bir başı, bir insan başını adalet terazisi adını verdikleri şeye atmaları söz konusu olduğunda, bu yazdığım şeyler onların daha insaflı olmalarını sağlayabilir. Belki de onlar, bu zavallılar, bir idam kararının yol açtığı eziyetlerle dolu o ağır duygu birikimini düşünmemişlerdir”.(s.73)
Böylece bu hikâye bir mektup gibi adalet mekanizmasının aktörlerine seslenir. Bir idam mahkûmunun içinde meydana gelen zihinsel ve duygusal işkencenin farkına varmalarını dileyen bir mektup, adaleti sağlayanları bir insafa davettir. Mahkûmun el yazmasını niteleyen “zihinsel otopsi”, “acıların günlüğü”, “can çekişen düşünceler tutanağı” tamlamaları ise hem yazarın hem de anlatıcı-mahkûmun okura sunulan bu anlatıya yükledikleri işlevi eksiksiz gösterir.
Victor Hugo önsözde de belirttiği gibi, idam cezasında insanın ruhunu, ailesini, yakınlarını, sevenlerini de cezalandıran daha geniş bir sistem görür ve “Yasanın bu korkunç işlevlerinin kaldırılacağı günün yakın olmasını umut edelim” diyerek, uygarlığın ölüm cezasını artık bir kenara bırakması gerektiğini vurgular (s.34).
Elimizdeki metinde “içimde kopan fırtına”, “çatışma”, “trajedi”, “içinde bulunduğum terk edilmişlik duygusu”, “içinde bulunduğum bu saatten son dakikama kadar onu dolduracak kaygılar, korkular ve acılar”, “işkence” gibi sözcükler idama giden herhangi birinin içsel durumunu anlatır (s.72). Victor Hugo içeriden bir bakışı metne taşıyarak okurun dikkatini infaz sistemine yönlendirmiş, okurda ölüm cezasına ilişkin bir vicdan sorgulamasını başlatmıştır.
Yine önsözden şu alıntıyı okuyalım: “Başka bir şey daha. Bu adamın ruhunu düşleyebiliyor musunuz? Nasıl bir durumda olduğunu biliyor musunuz? Onu usta bir biçimde öldürmeye cesaret edecek misiniz?” diye sormaktadır Victor Hugo (s.35).
Victor Hugo’nun argümantasyonu açıktır: İnsanın bedensel bütünlüğüne ve onuruna karşı bir uygulamadır ölüm cezası. Hele giyotinle infazın miadı dolmuştur, geçmişe ait bir pratik olarak tarih sahnesinden çekileceği zaman gelmiştir. 27.sayfada Victor Hugo giyotinle bazı infazlarda bıçağın mahkûmu öldürmeden yaraladığı tüyler ürpertici bir vakayı aktarır, ona göre bunlar işkenceyle adam öldürmekten farksızdır. Çalışmayan bir giyotin bıçağı altında can çekişe çekişe ölmekte olan bir mahkûmun infazında neden yargıyı verenin bulunmadığı türünden teknik ve etik soru(n)lara dikkat çeker: “Ve yargıç yargılanmıyor! Cellat yargılanmıyor!” diye isyan eder (s.28).
Bu anlamda önsöz metni idam cezası karşıtı bir manifesto niteliği taşır. Hemen belirtelim; 1829 yılında, henüz 27 yaşındayken yazdığı bu metni Hugo ilkin anonim yayımlamıştır, ancak çok geçmeden, bu beğeni ve ilgi toplayan yapıtı kimin yazdığı edebiyat çevrelerinde anlaşılır. Bunun üzerine 1829 basımında kendi imzasıyla kısa bir önsöz kaleme alır. Burada yer verdiğim, Victor Hugo’nun adalet sistemi, giyotin ve idam cezası üzerine eleştirel düşünceleri ise 1832 yılında yapılan basım için yazdığı uzun önsözde yer almaktadır. Bu yazıda yararlandığım Türkçe çeviriyi yapan Erhan Büyükakıncı’nın yazdığı “Çevirmenin Önsüzü” bölümünde V. Hugo’nun metninin yayımlandığı dönemde nasıl alımlandığı ve o dönemin tarihsel ve siyasal bağlamı ayrıntılı şekilde verilmiş, okura önemli bilgiler sunulmuştur. Böylece metni okurken anlatıcı-mahkûmdan yükselen serzeniş, itiraz ve dile gelen akıl yürütmelerin arka planında insanlığın sözcüsü olmayı seçmiş büyük bir yazarın sesini duyarız.

Gerçekle karşı karşıya
Anlatıcı-mahkûm gönderildiği Paris’in Bicêtre hapishanesine ilk gelişinden idama gideceği son dakikaya kadar içinden geçtiği duygu ve düşünce sarmalına odaklanır ve bunları günlük notlar halinde yazar. Burada yer alan bilgiler ve betimlemeler gerçekçi bir hikâyeyi okura getirir. Ceza sisteminin hemen tüm aktörleri metinde geçit töreni yapar. Mahkûmlar, kürek mahkûmları, yargıç, gardiyan, müdür, cellat, rahip, infaz memuru, suçlular ve suçsuzlar anlatıcının söyleminde eksiksiz anılırlar.
Aynı şekilde idam sürecinin de ayrıntılı betimini buluruz. İdam kararının okunmasından sonra sekiz günlük sürede belgelerin bakana gönderildiği, bakanın bunları Yargıtay’a göndermesiyle on beş günlük bir sürenin daha söz konusu olduğu ve bu sürede dava dilekçesinin başsavcıya ve cellada gönderildiği anlatılır. Sonra dört gün içinde infaz saati saptanarak Grève Meydanında iskele kurulur ve halk idamın yapılacağını öğrenir. Kabaca bir hesapla “en azından beş hafta diyelim ya da belki de altı” (s.74).
Soğuk ve mekanik bir yargı süreci betimlenir, ancak bu nesnel bilgilere “Saymaya cesaretim yok artık” diyen bir öznenin insani sesi karışır. Victor Hugo’nun şiirlerinde ve düzyazısında sevdiği kontrastlar bu anlatıda da gözden kaçmaz. İdamı beklerken ruhunun çektiği işkencenin günlüğünü tutan mahkûmun sesine ironinin karışması gibi:
“Ben pek masraflı bir mahkûm sayılırım ve sanıyorum ki sahip olduklarım bu masrafların karşılanmasına ancak yetecektir. Giyotin de epey pahalı sayılır.” (s.75)
Anlatıyı yine can alıcı bir kontrastla başlatır Hugo. Anlatıcı beş hafta önce idam mahkûmu ilan edilene kadar “herkes gibi bir insandım” der; “Şimdi ise tutsağım” (s.61). Hayatın tüm değerleri barındırdığını, dünyanın alçak ve yüce olanla, aydınlık ve karanlıkla örüldüğünü ne çok kez anımsatmıştır Victor Hugo.
Anlatıcı tasasız bir geçmişi olduğunu bu mahkumiyetle anlamıştır. Şimdi ise ruhunun tek ve korkunç bir düşünceye hapsedilmiş olduğunun bilincindedir. Tek gerçek vardır; o da idama mahkumiyeti. İçinde kopan fırtına, çatışma, isyan, bir suç işlediği gerçeğini değiştirmez ama onu yaralayan en çok “bir leşin çevresinde toplanmış kargalar gibi” mahkeme salonunu dolduran yargıçlar, tanıklar, avukatlar, savcılardan oluşan güruhtur (s.63).
Anlatı, mahkûmun infaz ânına hazırlamasından, Bicêtre’e getirilen kürek mahkûmlarına ya da mahkûmun kızı Marie’yle iç burkucu görüşmesine kadar bir dizi gerçekçi epizottan oluşur. Victor Hugo dönemin romantik şiir anlayışında eşsiz dizelerle baş döndürürken, gözlem ve anlatım gücüyle böyle sert tonlarda gerçekçi bir tablo yaratmıştır. Şiirinden aşina olduğumuz kontrast oyunlarıyla burada bir insan hikâyesini kurgulamıştır.

Mahkûmdan geriye kalan
Anlatıcı ölüme yolcuğunu yazarak arkadan gelenlere bir tür tanıklık, adalete bir mesaj bırakmak istemiş, güncesine bir görev atfetmişti. Böylece yazdıklarını bir gün okuyacak olan yetkililer, bir idam mahkûmunun ortadan kaldırılmasına karar verdiklerinde, “bir aklın, yaşama dört elle sarılmış bir aklın, ölüme hiç hazır olmayan bir canın” bulunduğunu ve her şeyin “üçgen bir bıçağın dümdüz aşağı düşmesi” olmadığını düşüneceklerdir (s.73).
Geriye dönüşsüz bir süreç olan ölüme mahkumiyetin -cehenneme inişin- ne anlamlara geldiğini tek tek ve sabırla anlatan metinden yükselen şu “yaşamaya övgü” gözden kaçmaz, insanın karmaşık doğasını betimler:
“Bakın! Güneş, ilkbahar, çiçek dolu tarlalar, sabahleyin uyanıp şakıyan kuşlar, bulutlar, ağaçlar, doğa, özgürlük, yaşam, ne yazık ki hiçbiri benim değil artık!” (s.74)
Ne olursa olsun son kaçınılmazdır. Giyotine saat saat, dakika dakika yaklaştığını düşündükçe kafasının içinde kopan gürültü Notre-Dame’ın çocukken ziyaret ettiği büyük çanına götürür onu. Oysa şimdi tasasız zamanlardan, kaygısız çocukluktan çok uzaktadır:
“Şimdi bana öyle geliyor ki büyük çan kulesinin içindeyim hâlâ. Tam bir baş dönmesi ve bir şaşkınlık. Beynimin kıvrımlarını sarsan bir çan gürültüsü gibi bir şey ve benim bırakıp gittiğim, ama öteki insanların hâlâ yaşamayı sürdürdükleri bu tekdüze ve huzurlu yaşamı, ancak uzaktan ve bir uçurumun yarıkları arasından görebiliyorum artık”. (s.131)
Victor Hugo’nun 1831’de yayımlanan Notre-Dame de Paris’inden iki yıl önce yazdığı bu infaz anlatısının sonuna doğru Notre-Dame katedralinin çanı böylece boy göstermiş olur.
Ölüme gidişi sırasında mahkûmun paniğe varan telaşlı hali kesik kesik cümlelerle verilir. Sona doğru kalabalığın sesine odaklanan mahkûmun “Ah sefiller! Merdiveni çıkıyorlar galiba…” sözlerinde yer alan sefiller sözcüğünü ilk kez bu romanda kullandığını uzmanlar belirtmiştir. Girişte de belirttiğimiz gibi Victor Hugo yazısının pek çok özelliğini bu gençlik anlatısında yakalarız.
Bir mahkûmun zihninin içine girerek idama gidişinin anlatıldığı bir metne hiçbir okur duyarsız kalamazdı. Victor Hugo eşsiz dehasıyla kuşkusuz bunu biliyordu. Üstelik onun yazarlığı, şairliği de siyasal ve toplumsal angajmanıyla el eledir. Bu çerçevede idam cezasına karşı çıkmasını çok iyi anlarız. Yirminci yüzyılda Meursault gibi uyumsuz bir roman kişisini bizlere armağan eden Camus de düşünsel bir çerçeveden sistemi sorgulamıştı. Bugün ise paradoksal biçimde, Victor Hugo’nun mahkûmunun iç dünyasında olup bitenlere tanıklık etmek daha vicdani geliyor.
Kaynakça:
Victor Hugo, Bir İdam Mahkûmunun Son Günü, Can Klasik, Çeviren: Erhan Büyükakıncı
39. Basım, 2023.


İlk yorum yapan olun