Ali Bulunmaz
Yirminci yüzyılın en önemli ve merak edilen yazarlarının başında geliyordu Jorge Luis Borges. Gençliğinde ve sağlığı yerindeyken Buenos Aires sokaklarında gezmeyi özgürlük diye niteleyen yazar için bu adımlar, ileriki yıllarda kelimeler arasındaki bir gezintiye dönüşmüştü. Daha sonra ise yazmayı özgürlüğün bir yansıması olarak gören Borges, kalem ve kâğıt ile ilişkisine şakalaşma diyor, bu eylemin kişiyi bir başkasına dönüştürdüğünü ve kendini arayış hâline getirdiğini düşünüyordu. Fakat yazmak, onun için “okumalardan intikam almak” demekti.
Hiçbir zaman nasıl moda olacağını bilmeyen, popüler işlerden ve popülizmden haz etmeyen Borges; kaleme aldığı öykülerle, şiirlerle, eleştiri ve denemelerle hikâye anlatıcılığına soyunmuştu: Geçmişi eşeliyordu, anlamların ve metaforların peşine düşüyordu. Hatırlamaların ve unutmaların anlatıcısı Borges, bunun anlam ve önemini şöyle ifade etmişti: “Körlüğün armağanı, zamanı çoğu insandan farklı bir biçimde duyumsamanızdır, öyle değil mi? Hatırlamak ve unutmak zorundasınızdır. Her şeyi hatırlamanız gerekmez çünkü sözgelimi benim Funes adlı karakterim sonsuz bir belleğe sahip olduğu için sonunda aklını kaçırır. Hiç kuşkusuz, her şeyi unutursanız artık var olamazsınız. Çünkü insan geçmişinde var olur. Yoksa kim olduğunuzu, adınızın ne olduğunu bile bilemezdiniz…”
Sözcüklerin ve hikâyelerin ona sadık kaldığını söyleyen Borges, bir özeleştiri ya da yaşamına dair bir belirlemeden geri durmayarak “benim hayatım bir hatalar ansiklopedisidir, bir müze” demişti.
Mario Vargas Llosa, bu “ansiklopedinin” ve “müzenin” önemli bir bölümüne nasıl tanık olduğunu aktarıyor Borges’le Yarım Asır’da. Hikâye anlatıcısı Borges’in hikâyesini anlatan Llosa; bir biyografi kaleme almamış; onunla karşılaşıp vakit geçirdikten sonra yazdıklarını, yaşadıklarını ve yaptıklarını yorumladığı bir incelemeye imza atmış.

“Tatlı Büyükbaba” ve “Korkunç Deyimbilimci“
Birbirine pek benzemeyen iki yazar Llosa ve Borges. İkilinin, yakın coğrafyaların insanı olmasına rağmen edebiyata bakışı ve politik duruşu çok yakın değil. Buna karşın, Llosa ona ve yarattığı edebî evrene hayranlık duyuyor. Başka bir deyişle Borges’ten besleniyor. İşte bu “alışveriş” ya da Borges’in büyüklüğü, Llosa’yı hayli etkiliyor ve geriye bakıp hem onun kendisi hem de dünya için ne ifade ettiğini düşünerek zihnindekileri kâğıda döküyor.
1950’lerden başlayarak Borges’in öykü ve denemelerini okuyan, bunlar üzerine ve yazarın söylemine yoğunlaşan Llosa, hem onun dünyaya ve zamanının edebiyatına bakışını hem de kendisindeki Borges’i anlatıyor. Mesela bu satırlarda Avrupa edebiyatına ilişkin eleştiriler sıralayan Borges, favori yazarının Flaubert olduğunu söylüyor. Tarihe ve felsefeye merakını ve hayranlığını dile getiriyor. Llosa’nın, “Issız bir adaya düşseniz yanınıza hangi beş kitabı alırsınız?” sorusuna karşılık bazı metinler sıraladıktan sonra şiiri eksik bıraktığını fark ederek şöyle diyor: “Belleğim onca dizeyle dolu ki kitaplara ihtiyaç duyacağımı sanmıyorum. Bizzat ben bir tür çoklu edebiyat antolojisiyim.”
Llosa, Borges’in zihninde, metinleri arasında ve evreninde geziniyor. Bu sırada yaptığı gözlemlerde Llosa ona “alçakgönüllü”, “tatlı büyükbaba” ve “korkunç deyimbilimci” diyor. Ardından, hayli ilginç bir yanıt aldığı “Nobel neden size verilmiyor?” sorusunu yöneltiyor: “Çünkü o beyefendiler, yapıtlarım hakkında benimle aynı görüşü paylaşıyor.”
Llosa’ya göre özellikle dil konusunda Borges, öğrenmeye hep devam etmiş, daima öğrenci olmuş biri. Benzer bir öğrenme aşkı, tarih ve felsefe söz konusu olduğunda da geçerli. Bu daimi öğrencilik ona, “ben kimim ki adımı Schopenhauer’la birlikte anayım” dedirtiyor.
Bahsi geçen öğrencilik, Borges’i farklı kültürleri, onlar arasındaki bağları ve benzemezlikleri araştırmaya yöneltiyor. Bu araştırmada aslan payını elbette sözcüklere veriyor yazar. Sözcüklere ve kültürlere hayranlığı nedeniyle “milliyetçilik çağımızın en büyük kötülüklerinden biri” diyor.
Llosa’nın söyleşilerinde ve anlatımında, günlük siyasetten ve politikacılardan haz etmeyen, sahip olmadığı şeyleri düşünen insanı anlamaya uğraşırken bunları da tarihe, felsefeye ve edebiyata sırtını vererek anlatmaya çabalayan bir Borges çıkıyor karşımıza. Llosa ise onun edebî yönüne dair yorumlar yapıyor çoğunlukla: “Şiir, öykü ve deneme Borges’in eserlerinde birbirini tamamlar ve metinlerinin hangi türe ait olduğunu anlamak zordur. Şiirlerinden bazıları hikâye anlatır ve anlatılarının birçoğu (özellikle en kısa olanları) düzyazı şiirlerin özlü yoğunluğuna ve hassas yapısına sahiptir. Fakat Borges’çi metinde özellikle deneme ve öykü, birbiri arasında en çok unsur değiştiren türlerdir, ta ki sınırlarını eritip tek bir varlıkta birbirine karışana dek.”

“Muazzam Bir Yalnızlık“
Llosa, okuyup tanıdıkça ve eserleri üzerine düşündükçe Borges’in labirentler ile birlikte okur için kurduğu edebî oyunları keşfediyor. Farkına vardığı bir başka şey ise onun yalnızlığı ve gerçek mutluluğu nerelerde bulduğu: “Dünyanın en çok davet alan ve sıcak bir şekilde ağırlanan insanıydı ama muazzam bir yalnızlık izlenimi veriyordu. Fransızlar onu şöhretli birine dönüştürerek daha mı mutlu, yoksa daha mı mutsuz yaptı? Elbette ki bunu bilmenin imkânı yok. Fakat onun kamusal yüzünün verdiği ters cevapların akla getirebileceğinin tam tersine, her şey onun dünyevî kibir barındırdığını, kendi yapıtlarının kalıcılığına dair hakiki kuşkular taşıdığını ve resmî takdirlerin göğsünü kabartması için fazlasıyla aklı başında olduğunu gösteriyor. Muhtemelen sadece okur, düşünür ve yazarken mutlu oldu; geri kalanlar ikincil konumdaydı.”
Llosa’nın çıktığı ufuk turu, Borges’in yapıtlarını, yaşamını ve Latin Amerika edebiyatındaki yerini kapsıyor. Llosa, metinleri ve hayatı üzerine anekdotlar aktardığı Borges’in özellikle gözlerinin görmemeye başladığı dönemden itibaren “dokunduğu ve bastığı her şeyden ateşli ve genç bir coşku yayıldığını” söylüyor.
Peki, Llosa’nın Borges merakı ve ona hayranlığının kaynağı ne? Bunu 2004’te Peru’nun başkenti Lima’da kaleme aldığı metinde açıklayan Llosa, kendisi için ne ifade ettiğinin yanı sıra Borges’in edebî ağırlığını da kayda geçiriyor: “Okur olarak Borges’in kitaplarıyla olan yakın ilişkim, insanın her şeyden çok kendine yakın gördüğü, içinde barındırdığı hayaletlere, arzulara ses ve biçim veren yazarlara hayranlık beslediği fikriyle tezat oluşturuyor. (…) Fantastik edebiyat beni hiçbir zaman cezbetmedi ve bu akımdaki yazarların pek azı benim gözdelerim arasındadır. Zaman, kimlik ya da metafizik gibi gündelik hayattan uzak, tamamen zihinsel ve soyut konular, kafamı hiçbir zaman çok fazla kurcalamadı; buna karşılık politika ve erotizm gibi -Borges’in küçümsediği ya da yok saydığı- son derece dünyevî meseleler kaleme aldığım metinlerde başrolü üstlenir. Fakat yönelimlerimiz ve kişiliklerimiz arasındaki bu uçurumların Borges’in dehasının hakkını verme noktasında bir engel teşkil ettiğini sanmıyorum. Tam tersine, onun yarattığı dünyanın güzelliği ve aklı kendiminkinin sınırlarını keşfetmemde bana yardımcı olurken ve düzyazısının kusursuzluğu kendiminkinin kusurlarını anlamamı sağladı.”
Borges’le Yarım Asır, Mario Vargas Llosa, Çeviren: Süleyman Doğru, Can Yayınları, 96 s.

