Prof. Dr. Cihangir Kızılözen
Kamal Abdulla’nın Bulut Hatun ve Beyrek hikâyesi, Dedem Korkut Kitabı’nda yer alan Bamsı Beyrek boyundan esinlenmiş bir kurgudur; ancak klasik destan anlatısından farklı olarak olayların psikolojik ve imgesel boyutta ayrıntılandırıldığı görülüyor. Anlatı, Beyrek’in Bayburt Hisarı’ndan kurtuluş sahnesiyle başlar: “Bayburt beyinin sevgili kızı bir hayli hasretle onun arkasından baktı.” Yazar, olayların gelişim sürecini aktarırken metinde bulunmayan duygusal tepkilere de yer vermiştir. Bu doğrultuda metin boyunca kişileştirme ve imgeleştirme gibi edebî tekniklerden bolca yararlandığı görülmektedir. Bunlardan biri Beyrek’le Bayburt Beyi kızının son konuşmasında geçer: “Kızın mahzun, ışık saçan bakışları Beyrek’in yüzüne meltem gibi değdi.”
Yazar, Bamsı Beyrek Boyı’nda geçen bütün diyalogları değil de yalnızca kurguladığı hikâyeye uygun pasajları seçmiştir: “Kız dedi: Beni almaya gelir misin? Beyrek, Okuma saplanayım, kılıcımla doğranayım, eğer gelip seni helalliğe almazsam, dedi.”
Kamal Abdulla, Bamsı Beyrek Boyı’nda yer almayan önemli olayları ekleyerek hikâyenin yönünü orijinal yapısından ayırmaktadır. Bu eklemelerden biri, Bayburt Hisarı beyinin kızının sihir ve büyü ile ilişkilendirilmesi olayıdır: “Beyrek daha önce de Bayburt kızının bazı sihirbazlık becerileri olduğundan şüpheleniyordu. Şimdi de at sırtında yolun bağrını yardıkça şüphesinin gerçek olduğuna inandı ve şöyle düşündü: Elbette bu böyledir. Eğer böyle olmasaydı, o zaman neden on yedi yıl boyunca bir kez olsun bile doğduğum yurdumu, obamı, babamı, anamı, hele sevdiğim, gönül verdiğim, beşikkertme nişanlım Banu Çiçek’i hatırlamadım?! Neden dostlarımı, düşmanlarımı aklıma getirmedim?!” Yazar tam bu noktada savunucusu olduğu bulanık mantığı devreye sokarak Dedem Korkut sazının geçmişle ilişkiyi sağlayan önemli bir etken olduğunu ön plana çıkarmaktadır. Kamal Abdulla, Beyrek’in zihinsel tutsaklıktan kurtulmasında ve bilincinin uyanmasında Dede Korkut’un sazına anahtar bir işlev yükler: “Tacirler kale duvarlarının altında Dedem Korkut sazını çalıp ezgiler okumasaydılar, bu bilinç kapalılığı, bu ayrılık ne zamana kadar sürecekti?!”
Yazar, saz aracılığıyla bir yandan Bamsı Beyrek’i sihirden kurtarırken öte yandan bulanık mantık çerçevesinde Türk toplumuna gizli mesaj iletmektedir. Bu gizli mesaj; değerlerinden uzaklaşmış, yabancı ninnilerle uyuşmuş Türk topluluklarının uyanışında Dedem Korkut’un sazının ve sözünün kurtarıcı rol alabileceğidir.
Yazar, metinlerarası bir yaklaşımla Dedem Korkut Kitabı’ndaki diğer boyları da Bamsı Beyrek’in bilincinin açılması sürecine dâhil eder. Beyrek, Oğuz’da kendisi yokken olup bitenleri tacirlerden öğrenir: Sevgili babası Bay Bura Bey’in Beyrek’in hasretiyle ağlamaktan kör olmuş, sevgilisi Banu Çiçek’i Yalancıoğlu Yaltacuk’la evereceklermiş ve Yalancıoğlu onun ölüm haberini Oğuz’a götürmüş. Bunları duyan Beyrek’in başı döndü. Beyrek işte bu sırada, bir anda bütün olup bitenleri hatırladı. Bayburt hisarından kaçıp canını kurtarmak ve beşikkertmesi Banu Çiçek’e kavuşmak için yollar aradı. Yazar, bir kişinin veya olayın yüzde yüz iyi veya kötü olamayacağı bulanık mantık kuramınca; sihir yapan Bayburt beyi kızına hikâyenin bu noktasında kurtarıcı kahraman rolü yüklemektedir: Çıkış yolu, Beyrek’in hiç beklemediği bir yönden; kendisine âşık olan ve tutsak bulunduğu Bayburt Kalesi beyinin kızından geldi…”
Kamal Abdulla ayrıca orijinal Bamsı Beyrek Boyı’nda bulunmayan haberlerin de Beyrek’e iletildiğini hikâyesine ekler: Basat’ın Tepegöz ile ölüm kalım savaşı, Salur Kazan’ın esir düşmesi ve sonra esaretten kurtarılması, Deli Dumrul’un Azrail’le karşılaşması, Dirse Han’ın saflığından faydalanan kırk namert arkadaşının onun başına getirdikleri ve Boğaç Han’ın kahramanlıkları, tacirlerin ona saz eşliğinde söylediği haberlerdi. Dedem Korkut Kitabı’nda bezirgânlar, Beyrek’e Oğuz’daki tüm gelişmeleri değil; yalnızca ailesinin durumunu, babasının gözlerinin kör olduğunu, anası ile kız kardeşlerinin ağlayıp üzüldüklerini ve Beyrek’in ölüm haberini getiren Yalancıoğlu Yaltacuk’la Banu Çiçek’in düğün haberini iletmişlerdi. Burada yazar, Dedem Korkut Kitabı’ndaki boyları iç içe geçirerek tam anlamıyla anlatısına bulanıklık kazandırmıştır. K. Abdulla bu noktada Dedem Korkut Kitabı’ndaki bütün destanları Beyrek’in bilincini uyandırmak için kurgulamıştır. Ayrıca hikâyesinin gizli mesajında “Türk tarihinin” bir bütün olarak Türk halklarının kendine dönmesinde yüzyıllardır uyuyan derin uykudan uyanmasında bütüncül ve etken işlev görebileceği vurgusunu yapmıştır, diyebiliriz.
Özgün metinde yer almayan ancak Kamal Abdulla’nın hikâyesinin ana omurgasını oluşturan temel bölüm ise Bulut Hatun ile Bamsı Beyrek’in karşılaşmasıdır: “Beyrek’in gözleri yumuldu, o, ağır bir uykuya dalmaya başladı. Beyrek sanki derin ve karanlık bir kuyuya yuvarlanıyordu. Kocaman ağacın dalları, dalların yaprakları hışırdaya hışırdaya ona ninni söylüyorlardı.”
Beyrek daha sonra bulutlardan oluşan bir hayal evreninde kendisini bulur. Bu düşsel halindeki mekân, Bulut Hatun’un masalsı krallığıdır: “Beyrek uykuya dalar dalmaz mavi semadan büyük bir beyaz bulut kümesi ağacın altına kadar süzülüp geldi ve Beyrek’in başının üstünü kapladı. Bulut kümesinin derinliğinde güzel bir saray göründü. Bu saraydan Beyrek’in yattığı yere kadar apaydınlık, bembeyaz mermerden bir merdiven uzandı. Bu saray da bu merdiven de bu sarayın içindeki hizmetçiler de hepsi buluttan ibaretti. Her tarafında beyaz çiçekler açmış ve altın şamdanlara dikilmiş mumlar yanıyordu. Onlar da aynen buluttu. Etrafı esrarengiz bir ışık bürüyordu. Mumlar öyle şevkle yanıyordu ki zifiri karanlık olan her köşeyi, sanki sabah olmuşçasına apaydınlık ediyordu. Sarayın kapısından açılan merdivenle Beyrek tarafına büyük bir hürmetle garip giyimli kullar, hizmetkârlar inmeye başladı. Onlar uyuyan Beyrek’e ihtiyatla yaklaştılar ve onu elleri üstüne aldılar. Sonra başları üstüne kaldırdıkları Beyrek’le birlikte aynı merdivenle bulut kümesinin içine doğru yükselmeye başladılar. Beyrek uykuya daldığından bunların hiçbirini hissetmedi. Bu göklere uzanan sarayın, etrafındaki bulutlar âleminin sahibi Bulut Hatun adlı güzeller güzeli bir melekti. Saray da hizmetçiler de sarayın etrafındaki garip ve acayip yaratıklar da ona aitti.”
Rüyada Bulut Hatun’un buluttan süzdüğü kadehi Beyrek’e sunması ve onun düşüncelerini okuyabilmesi, anlatımdaki gerçeküstü atmosferi derinleştirir: “Bulut Hatun, Beyrek’i dikkatli ve sınayıcı bir bakışla süzüp hiçbir şey söylemeden eliyle yakından süzülüp geçen bir bulut parçasını havada yakaladı. O bulut parçası, onun güzel elinde beyaz şerbetle dolu bir kadehe dönüştü. Bulut Hatun Beyrek’in başı üzerine eğilip bu kadehi Beyrek’in dudaklarına dayadı. Beyrek artık ses çıkarmadı. Güzeller güzeli Bulut Hatun’un onun ne düşündüğünü okuyabildiğini anladı.”
Hikâyenin bu aşaması bulanık mantığın zirve yaptığı noktadır: “Her taraf apaydınlık, bembeyaz buluttu. Alçaktan, yüksekten uçan; kimi zaman aslana, kimi zaman ceylana, kimi zaman deveye, kimi zaman ata dönüşen bulut kümeleri her tarafı kaplamıştı.”
Yazar, Beyrek’in bir süreliğine Bulut Hatun’la ömür sürdüğünü belirtmektedir. Hikâyenin bu noktası, Kamal Abdulla’nın Bulanık Mantığının klasik mantığa, ikicilik sistemine meydan okuduğu bölümdür. Kamal Abdulla’nın “Kitab-ı Dede Korkut ve Bulanık Mantık” adlı çalışmasında ortaya koyduğu üzere; insan hayatı ve ahlak anlayışı haram-helal, iyi-kötü, doğru-yalan ya da meşru-gayrimeşru gibi keskin dualizm (ikicilik) mutlakçılıklarla sınırlandırılamaz. Klasik mantığın bu keskin iki uçlu sınırlarından kaçarak üçüncü bir yolu seçen edebi figürlerin en somut örneği, üzerinde durduğumuz Kamal Abdulla’nın Bulut Hatun ile Beyrek Anlatısı’dır. Dedem Korkut Kitabı’nda geçen Bamsı Beyrek Boyı’nda Bamsı Beyrek’in beşikkertmesi ve nişanlısı olan Banu Çiçek ile ilişkisi toplumsal olarak mutlak meşruiyeti temsil ederken; esir düştüğü Bayburt Kalesi’nin kızıyla olan ilişkisi ise gayrimeşru ilişkidir. Ancak Kamal Abdulla, Lütfi Zade’nin geliştirdiği bulanık mantık teorisini zekice kullanarak insani ilişkilerin ve aşkın sadece bu iki seçenekle sınırlı olmadığını gösterir. Bu mutlak ikiliği kıran üçüncü ve muazzam ihtimal ise Bamsı Beyrek ile Bulut Hatun arasında yaşanan aşk hayatıdır. Bu ilişki felsefi anlamda ne tam anlamıyla meşru ne de tamamen gayrimeşrudur, aksine her iki kutbun da ötesinde gri alanda filizlenen ve hayatın katı kurallarını esneten o özgür “üçüncü yolu” simgeler.
Bamsı Beyrek’in bu hayal dünyasında sonsuza dek kalışı mümkün değildir. Kahramanın gerçek dünyaya, Oğuz’a ve kaderine dönmesi gerekmektedir: “Bulut Hatun’a da aynen Bayburt beyinin kızına verdiği gibi şöyle söz verdi: “Okuma saplanayım, kılıcımla doğranayım gelip burada seninle sonsuza kadar ömür sürmezsem.”
En sonunda Bulut Hatun’un ak ve kara bulut parçalarını sıkarak hazırladığı iksiri içen Beyrek, somut dünyaya uyanır: “Bulut Hatun ellerini uzatıp bir eliyle kara, diğer eliyle beyaz bir bulut parçasını yakaladı. Bu bulut parçalarını bir kadehe sıkarak suyunu çıkardı. Sonra kadehi Beyrek’e uzattı. Beyrek kadehi Bulut Hatun’dan alıp büyük bir hayranlıkla ona baktı. Bakışıyla onunla vedalaştı. Sonra hiçbir şey sormadan kadehi bir dikişte bitirdi. Tam o anda onun gözlerini kırmızı bir karanlık bürüdü. Bütün vücuduna sıcak ter yayıldı. Bilinci uçup bir yerlere gitti. Gözlerini açtığında kendini yine uykuya daldığı o kocaman ağacın altında uzanmış bir hâlde buldu. Başının üstünden büyük bir bulut kümesi süzülüp geçiyordu. Beyrek o bulut kümesinin içinde, kendi muhteşem sarayının kapısında bütün haşmetiyle durmuş ve kendisine büyük bir sevgiyle bakan Bulut Hatun’u gördü. Bulut Hatun’un sözleri kulaklarında çınladı: “Unutma, Beyrek. Sen bana söz verdin. Özgürlüğünü unutma. İşlerini bitirdikten sonra niyet ağacının altında gelip durmanı isterim. Unutma…”
Bu uyanışla birlikte gerçek dünyaya kesin geçiş sağlanır: “Beyrek son kez gökyüzüne bakıp Bulut Hatun’u, onun sarayını görmek istedi. Ama saray da Bulut Hatun da hizmetçiler de sarayın etrafındaki acayip yaratıklar da yavaş yavaş uzaklaşıyor, eriyip yok oluyordu. Yağmur yağmaya başladı.”
Böylece Beyrek tamamen somut dünyaya dönmüş olur. Anlatının bundan sonraki bölümü; çobanlarla karşılaşması, Beyrek’in ozan kılığına girmesi ve Oğuz’a varışı Dedem Korkut Kitabı’ndaki olaylarla örtüşür.
Kamal Abdulla, Bamsı Beyrek hikâyesini yeniden yorumlarken metni bulanık mantık zeminine oturtur. Yazar, Beyrek ile Bulut Hatun aşkı üzerinden klasik felsefenin kesin yaşam veya kesin ölüm şeklindeki katı ikicilik (dualizm) sınırlarını aşar. Bu yaklaşım, ölümle yaşam arasında asılı kalan hayali bir üçüncü dünyayı ortaya çıkarır. Bu durum, Dedem Korkut Kitabı’ndaki uzun uykuyu niteleyen “küçük ölüm” ile fiziki yok oluşu simgeleyen “büyük ölüm” arasındaki bağla doğrudan ilişkilidir. Sonuç olarak yazar, “ya diridir ya ölüdür” şeklindeki kesinliği kırar. İnsan varoluşunun ve aşkın, bu iki kutup arasındaki rüyamsı ve bulanık bir alanda var olduğunu göstermek ister.
Prof. Dr. Cihangir Kızılözen: Gümüşhane Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Eski Türk Dili Ana Bilim Dalı Başkanı.

