Oğulcan Arman Uslu: “Bildiğimiz dünya elimizden kayıp giderken, biz kimin elinden tutacak, kimlerle yan yana yürüyeceğiz?”

melikesonmezer@sanatkritik.com

Oğulcan Arman Uslu’yla bir araya gelerek tiyatroyla olan yolculuğunu, oyunculuk serüvenini ve tek kişilik performans sergilediği 9/8’lik Kıyamet oyunu hakkında konuştuk.

Tiyatroyla yolunuz ne zaman ve nasıl kesişti?

Tiyatroyla yolum lise tiyatrosunda kesişti. Ataköy Lisesi’nde Arzu Yaman hocamın liderlik ettiği bir topluluktu ve uzun süredir oyunlar üretiyorlardı. Ben dahil olduğum sene Georg Büchner’in Woyzeck oyununu çalışmıştık. Orada küçük bir rol oynamıştım. Seyirciye açıldığı günü hatırlıyorum Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nda. O topluluktan birçok insan sonradan oyunculuğu meslek olarak seçti bu arada. 9/8’lik Kıyamet’in İstanbul oyunlarından birine Arzu Hoca topluluğu getirdi bu sezon. Seneler sonra bu şekilde karşılaşmak garipti. Çok mutlu oldum. 

Mekan Sahne ile nasıl bir araya geldiniz?

2011 yılında Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro Bölümü’ne girdiğimde, bağımsız işler üretmeye başlamış bir ekipti Mek’an. Adı henüz “Mek’an” değildi. İçinde, bölümden hocalarımın ve arkadaşlarımın olduğu bir topluluktu. Oyunları izledikçe hayranlık duymaya ve yaklaşmaya başladım. Oyunculuk okurken oyunlara ışık yaptım, asistanlık yaptım. Oyuncu olarak çalıştığım ilk oyun 2015’te prömiyer yapan, Şamil Yılmaz’ın yazdığı, Sezen Keser’in yönettiği “Apaçi Gızlar” oyunuydu. O zamandan beri bir şekilde ekibin içindeyim.

Arman Bey, oyun metnini ilk okuduğunuzda neler hissettiniz?

Oyunda benim oynayacağım belliydi. Şamil yazım sürecindeyken zaten sık sık bir araya gelip soruyorduk, üzerine konuşuyorduk. Metni bitirip bize yolladığında çok etkilendim, heyecanlandım. Birkaç kere okudum. Provalara başlayabilmemiz biraz zaman aldı sonrasında. Yaklaşık bir sene beklememiz gerekti. Hepimiz bu süreçte dönüp dönüp metne baktık. Nihayetinde de 2024 Ekim’de prömiyerimizi yaptık.

Oyun oldukça politik. Gelecekten bahsediyor; bence çok da uzak bir gelecek değil. Bu performansa hazırlanırken yaşadığınız ‘acayip’ olaylar silsilesiyle nasıl başa çıktınız?

“Bir takvime bakarak bile delirebilir insan” diye yazmıştı Süreyya Karacabey. Hafızamızda hâlâ taze duran birçok şey yaşadık zaten. Okuduk, izledik. Hem toplumsal hem kişisel boyutta birçok travmayla devam ediyoruz. Sırada bekleyenlerin de farkındayız, kokusunu alıyoruz. Oyun, olası bir gelecek tasarlıyor ama kökü bugün de. Dolayısıyla oyunun dünyasında olup bitenler bir şekilde içinden geçtiğimiz süreçlere benziyor. Belli bir mesafeden ve adını koyarak konuşuyoruz o süreçleri. Oyunda da böyle. Üzerinden bir vakit geçmiş ve artık adı konulabilir bir mesafeye gelinmiş. Oyunun ilk kısmı özellikle bu mesafelenme üzerinden çalışıldı. Daha “dalga geçerek” çıkıyor” acayip” olayların içinden. İkinci kısmı ise zaten Diyar’ın da başa çıkamadığı bir halde. Provalar sırasında bizi zorlayan kısımları oldu elbette. Şamil’in yazarken başa çıkmakta zorlandığı kısımlar olmuştur.  Sezen’in ve benim prova zamanında zorlandığım yerler var. Bütün bunları bir şekilde malzemeye dönüştürmek gerekiyor. Benzer bir mesafeyi almak onlara biçimini vermek için önemli. Bir şekilde o biçime kavuştuğunda tekrar yaklaşmaktan korkacak bir şey kalmıyor. Oyuncusu olarak o dünyaya yerleşmeye, birlikte kurduğumuz yapıya sadık kalmaya ve orada derinleşmeye çaba gösterdim.

Ben oyunu izledikten sonra epey huzursuz oldum. Gündelik hayatta mücadele ettiğimiz patriyarkal şiddet, ekolojik kıyım, hayvan hakları ihlali, insan hakları ihlali ve birçok hak ihlalini derli toplu izlemek Biz nelerle mücadele ediyoruz ya?” aydınlanmasını yaşattı 🙂 İnsan dalgalarla boğuşurken neyin içinde olduğunu bilemez ya, bizim mücadele pratikleri de buna benziyor. Bu kadar çok mücadele alanında nasıl direngen kalabiliyorsunuz?

Ben bir oyuncuyum ve bahsettiğiniz bütün bu mücadele alanlarına ve bu mücadeleyi yürütenlere selam çakan, onlarla yan yana olduğunu dile getiren bir oyunda oynuyorum. Hayatımızda, gündemimizde ne varsa sahnede de o var. Böyle çalışmayı seviyorum. Bu sadece bir meslek elbette ama bunu nasıl yaptığın da yaşamla ve olup bitenlerle ilişkine dair bir şey söylüyor. Sıraladığınız bütün bu şiddet, kıyım ve hak ihlallerinin bazen öznesiyiz bazen değiliz. Hayatımızı doğrudan etkilese de etkilemese de bir arada kalmaktan başka çare görmüyorum açıkçası.

9/8’lik Kıyamet’te tek kişilik bir performans sergiliyorsunuz. Bu durum, sahnenin karşısındaki bizler için hem avantaj hem de dezavantaj gibi görünüyor. Avantaj, çünkü bir oyuncu tüm benliğini, ruhunu ve performatif kapasitesini yansıtabilir. Dezavantaj ise, herhangi bir hatayı paylaşacak takım arkadaşınız yok. Sizce de bu durum böyle mi?

İlk kez tek kişilik anlatı formunda bir oyun çalıştım. Tedirgin edici tarafları çoktu benim için. Ama bu form üzerinde çokça deneyim biriktirmiş insanlarlayım. Ben de sezon boyunca birçok farklı sahne koşulları ve seyirciyle bir deneyim biriktirdim. 9/8’lik Kıyamet’te yalnız olduğumu hissetmiyorum açıkçası. Oyunun yapısı gereği, seyirciyle kurulan ilişki doğrudan ve katkı almaya da vermeye de açık bir ilişki. Hatta bu katkıyı talep ediyor oyun başta. O ilişki oradan kurulduğunda, kalabalık bir hissiyatla sürüyor. Hataları açık etmekten korkmayan, dürüst bir alana taşınıyor. İşin teknik kısmını etkileyen şeyler bunlar. Tabii ki çokça çalışılmış-prova edilmiş bir metin var. Her anı hesaplanmış bir yapı var. İşler yolunda gitsin diye bir çaba var. Bir oyuncunun potansiyelini güvende hissettiği ölçüde gösterebildiğine inanıyorum. İyi çalışılmış bir oyunun da bunu sağladığını düşünüyorum.

Darbuka çalma sürecinizden bahsedelim. Çok başarılı bir performans sergiliyorsunuz. Hatta oyunu birlikte izlediğim arkadaşım oyun çıkışında şöyle dedi: Oyunun hemen öncesindeki müzik şöleni başlı başına bir performans olsa izlemeye giderim.” Ben de bu sözlere katılıyorum. Bu oyundan önce enstrüman çalma deneyiminiz olmuş muydu?

Oyunun seyirciyi karşılama kısmını biz de çok seviyoruz. Orası hep yeni şeylere gebe bir kısım. Seyirciyle tonunu buluyor. Özel, biricik anlar yaşatıyor bize de:)

Daha önce bir enstrüman çalmıyordum. Oyun için öğrendim darbukayı. Bir süre ders aldım. Yatkınlığım varmış, hoşuma da gitti açıkçası. Daha da ilerletmenin peşindeyim, çalışıyorum bununla ilgili. Başka enstrümanları öğrenmekle ilgili de beni cesaretlendirdi.

9/8’lik Kıyamet, adından da anlaşılacağı gibi bir ritim oyunu. Oyun boyunca bir ritim performansına eşlik ediyorsunuz. Bu eşlikçiliği hem oyunculuk açısından hem de bireysel hayatınız için değerlendirebilir misiniz?

Evet, bir ritim oyunu gerçekten. Şamil bütün metni bir ritimle yazdı en başta. Bunu okurken bile duyuyorsunuz. Sezen, anlatının ritmiyle çok uğraştı. Bütün oyunu bir ritim rejisiyle çalıştı. Anlatının ritmi ve darbuka ritmi kimi yerlerde birbirine karışıyor. Atmosferi belirlemek, anlatıyı kuvvetlendirmek, hikâyenin duygusunu desteklemek gibi gibi bir dolu işlevi var darbukanın. Seçimlerin hepsi buraya doğru yapıldı. Bir yandan da Diyar’ın bir uzvuna dönüşmüş. Bir dayanak gibi güç alıyor ondan. Oyunculuk açısından sahne ritmine dair kafa yorduğum bir süreç geçirdim. Darbuka oyunda oyuncunun partneri bir nevi. Onunla birlikte hareket etmeye çalışmak, zaman zaman ona alan açarken zaman zaman anlatının altyapısı haline getirmek gerekiyor. Duymak ve ölçülü olmak zorundayım. Oyun, oyuncusundan çok şey talep ediyor bu anlamda. Ödevi çok olan bir süreç. Ben gündelik hayatta daha fazla ritim duymaya başladım. Kulak kesildiğim şeyler, daha önce duymadığım şeyler oluyor. Etrafta olup bitenlere buradan bakmak benim için yeni bir durum.

Sizin canlandırdığınız Diyar karakteri aslında bir anlatıcı. Halk edebiyatından tanıdığımız bir ozan. 17. yüzyılda Anadolu sahasında sazıyla karşımıza çıkan ozanlar, 21. yüzyılda darbukasıyla modern tiyatro sahnesinde yeniden mi hayat buluyor? Sahnenizden bir anıştırma yaptığınızı söylemek mümkün mü?

Diyar, gezgin ozan arketipinin bir temsilcisi. Yeni dünyanın hikâye anlatıcılarından biri. Bu anlamda aynı koda sahip halk ozanlarıyla. Kendi sesini ve kendi yöntemlerini “bulmuş” ve bu yolla içinden geçtiği süreçleri, anlattığı topluluklarla ilişkisini tanımlayan birisi. Devam etmenin bir yolu olarak bunu yapıyor. Bugünün malzemelerini kullanıyor sadece.

Diyara hazırlanırken ve bu yolculukta yaşadığınız dönüşümler nelerdi?

Bir karakter inşa etmeye başlıyorsunuz her oyunda olduğu gibi. Sesini buldukça, duygu dünyasına yaklaştıkça, bedeninize yavaş yavaş yerleşmeye başladıkça birçok yeni duygu, yaklaşım fark ediyorsunuz. Birini daha yakından tanımaya benziyor. İster istemez benzer anlarda, yol ayrımlarında kendi yaptığım ve yapamadıklarımla ilgili düşünüyor buluyorum kendimi. Oynadığımız karakterden, onun varoluşundan, yaklaşımlarından öğreniyoruz bence. İnsan malzemesiyle uğraşıyoruz. Zihinsel mesaisi yoğun. Bunlar açık edilecek şeyler olamayabiliyor. Üretimi yapan insanlar için birtakım anlamları oluyor. Her süreç biraz böyle sanki. Bu oyun özelinde, tek başına sahnede olmanın başka türlü sorumlulukları var. Beni direnci daha yüksek biri yapmış olabilir pozitif anlamda.

Hep tartışılan ve sonu gelmeyen bir konu var: Sanat toplum için mi, sanat sanat için mi? Bu soruyu size sormak istiyorum. (Ve oyunun sonunda şunu teğet ettiğimi belirtmek isterim: Sanat hem toplum için hem de bunu anlatırken sanat yapmak için. Her ikisini de kapsayan bir üretimin mümkün olduğunu kanıtladınız.)

Teşekkürler öncelikle. Ben bu meseleye şöyle yaklaşmak istiyorum. Ne için yapıldığı değil bana ne yaptığı önemli olan. Geri kalan her şey sonradan geliyor bende. Seyircisi olduğum, dinleyicisi olduğum, okuyucusu olduğum şey “bana ne yapıyor?”. Bununla ilgileniyorum ve bunu takip ediyorum. Bu kadar birbirinin içine geçmiş, biçim ve içeriğiyle yeniden bir dil ve yol arayan birçok üretim bu tartışmayı yapmıyor. Toplumun bir parçasıyız ve yapılan üretimlerin çoğu “ben buradayım” diyor. Kendini ifade etme mücadelesinde. Varlık mücadelesinde. Birilerine “bir şey yapma” isteğiyle varlar.

Oyun boyunca ezilenlerin kesişimselliğini izliyoruz. Diyar, Kopil ve Leylayla sizin için kesişimsellik ne ifade ediyor?

Bunun cevabı oyunun sorusunda. “Bildiğimiz dünya elimizden kayıp giderken, biz kimin elinden tutacak, kimlerle yan yana yürüyeceğiz?”

En hafif tabiriyle kalbi kırılandan toplumun dışına itilmeye çalışılan ve hakarete uğrayana, ağır bedeller ödeyeninden, yerinden yurdundan olmuş, hayatını kaybetmiş insanlara, toplu şekilde katledilen hayvanlardan, talan edilen ve bütün dengesi alt üst olmuş doğaya kadar genişleyen bir zeminde buluyoruz kendimizi. Bunu yaratan, buna çanak tutan ve buradan sessizliğiyle çıkan bir toplam dışında tehdit altında hissetmemenin güç olduğunu düşünüyorum. Diyar, Leyla ve Kopil’in bu anlamda zemini aynı. Dışarıda kalan, lanetlenmiş, çabuk gözden çıkarılan… yan yana gelişleri hepsine iyi geliyor. Birbirlerinde tedavi oluyorlar.

Günümüzde –en azından İstanbul özelinde– oldukça fazla bağımsız tiyatro var. Her biri ekonomik ve sosyal koşullar altında ayakta kalmaya çabalıyor. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben bu işin yarı amatör olmaya direndiğini düşünüyorum. İşin içindeki insanların özverisi ve inadıyla yürüyor. Bu kadar desteksizlikle, bir dolu şeye rağmen yapılan bir yerde bu iş. Tabii bu desteğe talip olmayan ve tamamen bağımsız kalmak isteyen gruplar da var. Son yılların ekonomik baskısı her şeyi daha da zor hale getirdi. Hem üretim yapanlar hem de seyirci için bu böyle. Devlet, burada katkısı olmadığı gibi bir de ağır vergi yükünü tiyatroların üzerine bindiriyor. Buralarda düzenleme yapılması çok uzun süredir tiyatroların talebi. Sahnesi olan ekipler de sahnesi olmayan ekipler de bunlar üzerine konuşuyor zaten. Sürdürülebilir olmaktan çok uzakta olduğunu düşünüyorum. Acaba bu sezon kaç bağımsız ekip ekonomik sebeplerden oyunlarını oynamayı bıraktı? Kaç meslektaşımız çıkışsızlık içinde, belki de mesleğini yapmaktan vazgeçme noktasında? Bu sadece ekonomik değil, psikolojik bir süreç. Bir şekilde devam etmenin yolları bulunacak. Başka biçimlerle, başka mekânlarla, başka yapıda metinlerle olacak belki de bu. Hep beraber yaşayıp, göreceğiz. Ama ortada umutsuzluktan ziyade bir inat var.

Kıymetli vaktinizi bana ve Sanat Kritik okuyucularına ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Darbukanızın ritimleri hep tutsun, Diyar hikâyesini yüksek sesle anlatmaya devam etsin!

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*