Ali Bulunmaz
Gemiler yalnızca günlük yaşamın bir parçası değil; mitolojide, sanatta ve edebiyatta kullanılan bir öğe ve metafor. Onlar aynı zamanda, bazen güvenli ve huzurlu bazen de hayli sarsıcı ve tekinsiz birer mekân. İnsanın denizle tanışmasından itibaren, hem yoldaşı hâline gelen hem de sık kullandığı birer araç olan ve âdeta onunla evrim geçiren gemiler, uygarlık tarihinin belirleyicilerinden biri ve tanığı.
Fatma Akerson, Antikçağ’dan günümüze dek uzanan araştırması Gemilerle Edebiyata Yolculuk’ta bu aracın sözlü ve yazılı anlatılara nasıl yansıdığını ortaya koyarken onlara yüklenen anlamlara doğru bir seyahate çıkarıyor bizi.
Şimdiden geçmişe ve geleceğe doğru gidişler
Akerson; gemilerin mitlerde, kutsal kitaplarda ve edebiyatta sık sık yer verilen bir araç olduğunu, denizin enginliğini ve sırlarını keşfetmeyi sağladığını hatırlatıyor. Bu nedenle geminin yapımının da kullanımının da epey meşakkatli olduğunu anımsatıyor. Antikçağ’da ağaçtan yapılan ve yelkenli gemiler sayesinde denizci milletler gitgide söz sahibi oluyor: “Tek yelkenli gemilerden çift yelkenlilere, kare yelkenlerden üçgen yelkenlere, sonra da rüzgârın yönüne ve şiddetine göre daha kolay açılabilen ve toplanabilen bez yelkenlere geçiyoruz. Gemiler de gittikçe irileşiyor, hatta üç katlı bile olabiliyorlar. Üç katlı gemilerin kürekçi sıralarını inşa etmek, alt katlarla kürek çarpışmalarını önlemek ciddi hesaplar gerektiriyor. Yelkenler daha elverişli hâle geliyor. Gemicilik mesleği kurumsallaşıyor. Tersaneler gelişiyor. Fenikeliler ilk başarılı dümenleri üretiyor ve tüm Akdeniz’in en ciddi ve görkemli ticaret filosunu oluşturuyor.”
Gemicilik ve denizler, tarihin seyrini değiştirirken sözlü ve yazılı anlatımlara eşik atlatıyor. Simge ve terimlerin sözcüklere dökülmesiyle başlayan bu süreçte, yazıların çeşitlenmesiyle yeni bir aşamaya geçiliyor. Gemicilik ve denizcilik teknikleri geliştirilip keşifler ve işgallerle özellikle Avrupalılar, başka diyarlara gittikçe bu duruma özel bir anlatım ve edebiyat ortaya çıkıyor. Söz konusu dönemde beliren gerilim ve ikilemlere dair bir not düşüyor Akerson: “Gemi ve deniz olgusu çağlar boyunca içinde hep ikilemler taşıyor. Karada olmanın verdiği güven ile denizde olmanın güvensizliği, denize açılmanın verdiği özgürlük duygusu ile geminin içindeki katı kurallar, gözü pekliğe karşın hata yapmama zorunluluğu (en küçük bir hata ölümcül olabiliyor), zenginlik beklentileri ve ama her an ölümle burun buruna olmak, yalnızlık ve öteki gemicilerle kurulan sıkı ilişkiler…”
Akerson, çalışmasında dünyaya geliş ve yok oluş anlatılarında, geminin önemli bir yer tuttuğunu; bunun, gerek mitlerde gerek edebî eserlerde kullanıldığını hatırlatıyor. Yaşamın devam ettirilmesinde hayatî rol oynayan gemi, bazen de bir facianın ortasında kalarak ya da felaketin içine düşerek tarihten silinişin simgesine dönüşüyor. Başka bir deyişle ister mitlerde ve dinî metinlerde ister edebiyatta olsun, geminin yolculuğu, Troya Savaşı’ndan bir türlü dönemeyen Odysseus’un hikâyesi gibi epey uzun. Gemiyle seyahat ise anlatılanlardan daha fazla vakit alıyor: “Uzun gemi yolculukları, bir bakıma dönememeyi, daha doğrusu uzunca bir süre için dönememeyi içinde barındırır. Gemi, bu uzun yolculuklarda tek güvenli mekândır ama aynı zamanda kapalı bir yerdir. Issız bir adaya düşmenin nedeni fırtınaya tutulmuş bir gemidir ama adadan kurtulmanın tek çaresi de bir gemidir. Gemi, fırtına ve dolayısıyla yok olma tehlikesini kapsar. Böyle bir gemide bulunmak doğayla mücadele etmek anlamına da gelir. Kısacası böyle yolculuklarda gemi hem kurtuluş hem yok oluş gibi bir karşıtlığı içinde barındırır. Ama doğayla baş etme çabası zaten böyle bir nitelik taşımaz mı? Böyle bir gemide kısılıp kalanların iç dünyası da kuşkusuz çeşitli aşamalardan geçer.”
Gemi yolculuklarını anlatan hikâyelerde, zamanımızın seyahatlerinin yanı sıra şimdiden geçmişe ve şimdiden geleceğe doğru gidişlerini bulunduğunu söyleyen Akerson; ayrılışlara, dönüşlere ve dönemeyişlere dikkat çekiyor. Dolayısıyla güvenli sayılan geminin, tekinsizliğini de unutmamak gerektiğini belirtiyor. Çarşaf gibi denizler kadar, rüzgârlar ve fırtınalar da eksik olmuyor bu anlatılarda.
Merakla, hevesle ve tehlikelerle şekillenen hikâyeler
Gemilerle denize açılmanın, romantik bir tarafı olduğu kadar doğayla mücadele manasına geldiğini hatırlatan Akerson, bunun hem hayattan hem de edebiyattan yansımalarıyla buluşturuyor bizi. Denize açılan insan, geminin etrafını saran doğayla bazen bir dalga ve fırtına bazen de bir balina aracılığıyla karşılaşıyor. Kısacası tanıyıp bildiğimiz bir gemideyken hiç tanımadığınız ve bilmediğiniz bir yerde olma hikâyeleri beliriyor ufukta. Bu hikâyelerin ana kahramanı gemi ve ona yüklenen mallar, seyahate çıkan kâşifler, bir yerden diğerine götürülen deliler, gidenleri kıyıda bekleyenler, ada sakinleri ve adada mahsur kalanlar oluşturuyor.
Ada ve gemi bağlantısıyla ilgili hem yaşamda hem de romanda karşımıza çıkan hakikate dair politik bir parantez açıyor Akerson: “Issız ada, Batılıların dünyayı ele geçirip kendilerine benzetmeye (ve sömürmeye) çalıştıkları yerlerden biri gibidir. Buraya gemiyle ulaşılır, bütün zor koşullara karşın ada ele geçirilir yani yabancı, ıssız, tekinsiz bir yer olmaktan çıkarılır, Batı’nın bildiği yaşam koşullarına uydurulur. Bir geminiz varsa, uygarsanız (!) her yeri ele geçirebilir, kendi yaşam bilginizi oraya dayatabilirsiniz.”
Gemi yolculuğunun, amaç ne olursa olsun temelinde merakın yattığını söyleyen Akerson, her seferin büyük bir hevesle ve tehlikeleri göze alarak gerçekleştirildiğini, bu yolculuklara doğa olaylarının, efsanelerin, çeşitli canlıların ve hikâyelerin eşlik ettiğini, mitlerden ve edebî eserlerden örneklerle ortaya koyuyor. Başka bir deyişle kaptanlar ve tayfalar için de denizde yüzleşilen canlılar, varılan kıyılardaki insanlar ve yazarlar için de derin bir macera bu seyahatlerin tümü.
Akerson, meseleyi sadece denizlerle sınırlı tutmuyor, uzay gemilerine de yer veriyor incelemesinde: “Bilimkurgu sinemasındaki yıldız gemileri, tıpkı deniz taşıtlarının dünyayı keşfe çıkması gibi uzayı keşfe çıkar. Amaçları, daha önce kimsenin gitmediği yerlere gitmek, kimsenin bilmediği yerleri keşfetmektir. Tabii bu yolculuklar sırasında yıldız haritaları çıkarırlar, bazen kaybolurlar, bazen insana garip gelen başka insansılarla karşılaşırlar, bazen koloni kurmaya uygun yeni gezegenler keşfederler, ne var ki bu yerlerde başka uygarlıkların temsilcileriyle karşılaştıkları da olur, eh o zaman da biraz savaşmak gerekebilir! Bazen de başka gezegenlerdeki akıllı insansılar onlardan yardım ister, onlar da bu insansılara yardım ve hatta demokrasi (!) götürürler.”
Akerson, çalışmasını yalnızca edebiyatla sınırlı tutmuyor; gemiler üzerinden bir kültür tarihi kazısına da girişiyor. Anlatıları merkeze yerleştiriyor, bunun uygarlıkla, politikayla ve yaşamla bağlantısına yoğunlaşıyor. Uzun lafın kısası, bazen denizde bazen uzayda bir yolculuğa çıkıyor, okurları ve izleyenleri yolculuğa çıkaranları anıyor, tüm bu seyahatlerin manasını ve simgeselliğini kavramaya davet ediyor bizi.
Gemilerle Edebiyata Yolculuk, Fatma Akerson, İthaki Yayınları, 152 s.


İlk yorum yapan olun