Yasın ve Sevginin İmkânı: “All of Us Strangers”

Cansu Turan

“Güzel bir şeye sahip olup da onu kaybetmek mi iyidir yoksa hiç sahip olmamak mı?”

Charles Dickens, Müşterek Dostumuz

All of Us Strangers, Andrew Haigh tarafından Taichi Yamada’nın Strangers isimli romanından sinemaya uyarlanmıştır. Film iki ana karakter, Adam (Andrew Scott) ve Harry (Paul Mescal)’nin hayatına ve ilişkisine odaklanmaktadır. Daha çok Adam’ın hayat öyküsüne dairdir.  Film, yalnızlığı bir yaşam tarzı olarak değil; ilişkisel olarak kurulmuş, süreklilik içinde taşınan ve çoğunlukla kapsanamayan bir deneyim olarak ele alır.

Filmin açılış sahnesinde Adam penceresinden gökyüzünün mavi boşluğunu seyretmektedir. Gökdeleni andıracak kadar yüksek bir apartmanda yaşar. Şehir oradadır ancak uzaktadır; tren rayları, ışıklar ve hareket eden bir yaşam vardır fakat Adam bu yaşama dahil değildir. Pencerede beliren yüzü, boşlukta asılı kalmış gibidir. Buzdolabında dışarıdan söylenmiş ve yarım bırakılmış yemekler, pet bardakta yarım kalmış şarap, arada çalan yangın alarmı… Fondaki Power of Love şarkısı ise bu sessizliğe eşlik eder:
“I’ll protect you from the hooded claw, keep the vampires from your door.- seni düşmanlardan koruyacağım, vampirleri kapından uzak tutacağım.”
Sevgi, en baştan bir koruma ve kapsama işleviyle yerini alır.

Filmdeki apartman yalnızca bir mekân değildir; yönetmenin bir söyleşisinde belirttiği gibi, vermek istediği hissi uyandıran, adeta kapalı bir rahim gibidir. Dış dünya hareketli, gürültülü ve belirsizken; bu bina sessiz, izole ve güvenlidir. Pencereler açılmaz, dışarıyla temas sınırlıdır. Queer öznenin dünyayla kurduğu temkinli ilişkinin karşılığı gibidir; güvenliğin ve yalnızlığın ne kadar iç içe geçebileceğini gösterir.

Kapıdaki Yabancı

Sessizliğe yapılan ilk müdahale kapının çalmasıyla gelir. Harry elinde içki şişesi ve hüzünlü gülüşüyle Adam’ın kapısında belirir. İlk diyalog filmin duygusal zeminini kurar: “Nasıl başa çıkıyorsun?”

Harry vampirlerden, açılmayan pencerelerden, beyaz gürültü makinelerinden, kendini atsa bile camların izin vermeyeceğinden söz eder. Yalnızlığa ve intihara dair imgeler Adam’da temas korkusunu pekiştirir. Bu sözcükler yalnızca bir yabancının monoloğu değil; Adam’ın bugüne kadar söze dökemediği içsel yalnızlığının dışsallaşmış halidir. Harry içeri girmekte istekli olsa da Adam onu geri çevirir; reddedilen kendi yalnızlığıdır.

Eve Dönüş

Bu karşılaşmanın ardından Adam ertesi gün hatıra kutusunu açar ve bir yolculuk başlar. Adam, çocukluğunun geçtiği banliyö evine gider ve bu yolculuk filmde lineer olmayan bir zaman örgüsünü başlatır. Tren raylarının yanında duran, 1980’lerin sonuna ait bu ev, filmin en güçlü imgelerinden birini yeniden üretir: pencereden bakan yalnız çocuk. Ne evin içindedir ne de dışarıdaki hayatın bir parçasıdır. Bu imge Adam ve Harry’yi bir araya getiren yalnızlığın ortak temsilidir; paylaşılamamış ve kapsanamamıştır. Adam’ın eve yolculuğu nostaljik bir geri dönüşten ziyade bu kapsanamamış deneyimin yeniden sahnelenmesidir.

On iki yaşındayken anne ve babasını trafik kazasında kaybeden Adam için filmde başka bir gerçeklik başlar. Adam ailesini ilk ziyaretinde onların kendisine yakıştırdığı hayatı duyar. Annesine göre Adam, zengin bir yazardır; uzun kahverengi saçlı zeki bir kadın sevgilisi olan, sisler içindeki bir gökyüzünü görebilecek bir yerde yaşayan zengin bir yazar.

Adam ziyaretlerini sıklaştırdıkça ailesiyle ilişkilerini başka bir boyuta taşır. Onlarla aklında kalan tüm soruları paylaşmaya çalışır, böylelikle hikayesinin eksik parçaları toparlanacaktır. Adam eşcinsel olduğunu açıkladığında, annesinin tepkisi bir miktar utanç ve daha çok kaygıdır: yalnız bir yaşam, bulaşıcı hastalık korkusu, dışlanma endişesi… Baba ise Adam’ın geçmişte maruz kaldığı zorbalıkları bildiğini ama buna meşruiyet tanıyan bir bakış açısına sahip olduğunu açığa vurur. Böylece aralarında var olduğu bilinen ama konuşulmayan şeyler dile gelir. Ailesi Adam’ı sevmektedir ancak onun kimliğini ve deneyimini bütünüyle taşıyabilecek bir kapasiteye sahip değillerdir. Bu sahneler, sevginin varlığına rağmen, Adam’ın deneyiminin zihinsel olarak tutulamadığını düşündürür.

Annenin Kaybolan Gözü

Adam, annesinin kaza sonrası kaybolan gözünü arar. İlişkisel çerçevede düşünülürse göz, görülme, tanınma ve zihinde tutulma kapasitesinin simgesidir.

Adam’ın, annesinin kaybolan gözünü araması şu temel soruyu çağırır: “Beni gerçekten gören bir bakış var mıydı?”

Film boyunca Adam’ın temel yarası, açıkça sevilmemekten çok, tam olarak görülmemiş olmaktır. Anne şefkatlidir, kaygılıdır, hatta korumacıdır; ancak Adam’ın deneyimini bütünüyle zihnine alamaz. Bu kayıp görülmeye dair yarım kalmış bir deneyimi düşündürür.

Bu noktada film, Harry ile kurulan ilişki aracılığıyla başka bir olasılığı sahneye taşır.

Harry: Kayıp Bakışın Geri Dönüşü

Harry ile ilişki derinleştikçe film sessiz ama çok güçlü bir dönüşüm yaşatır. Adam’ın annesinde süreklilik kazanamayan bakış, Harry ile kurulan ilişkide deneyimlenir. Filmde Adam’ın hastalandığı sahnede Harry’nin onu yıkaması, ısıtması ve yanında kalması, ilişkinin kapsayıcı işlevinin kurulmasını çağrıştırır. Bu durum bir regresyon olarak değil, yetişkin bir ilişkide yeniden inşa edilen bir kapasite olarak düşünülebilir; iki kişinin birbirinin deneyimini taşıyabildiği bir andır. Harry Adam’a bakabilir, onun yalnızlığıyla sakince kalabilir. Onu düzeltmeye, kurtarmaya ya da etiketlemeye çalışmaz.

Adam’ın yalnızlığı, filmde ‘insanın kendine yetmesi’ anlatısına yaslanmaz; tersine, ilişkisel olarak bir geri çekilme biçimi olarak görünür. Burada belirleyici olan, Adam’ın yalnız kalmayı seçip seçmemesinden çok, yalnızlığın onun için bir tür ruhsal düzenleyiciye dönüşmüş olmasıdır. Yalnızlık, basit bir kaçınma ya da bağlanma güçlüğü olarak değil, dağılmayı engelleyen bir çerçeve gibi çalışır; temas ve arzu askıya alınabilir. Bu yüzden yakınlık, yalnızca iyi bir şeyin ihtimalinden kaygı duymak değil, aynı zamanda taşınmamış olanın geri dönüşü anlamına gelir. Adam’ın Harry’yi ilk karşılaşmada içeri almaması, bir yabancıyı reddetmekten çok, yoğun bir duygulanımın kapıdan içeri dolmasına engel olma çabasıdır.

Adam’ın hikâyesinde yabancılık, yalnızca dış dünyayla kurulan mesafeli ilişkinin sonucu değil, deneyimine tanıklık edilememesiyle de ilgilidir. Film boyunca Adam’ın yaşamı, yaşanmış fakat zihinsel olarak tutulamamış anların toplamı gibidir. Bu nedenle Adam için sorun, başına gelenlerin ağırlığından çok, bu yaşantıların bir başkasının zihninde yer bulamamış olmasıdır. Tanıklığın yokluğu, deneyimi zamansızlaştırır. Filmde zamanın lineer olmaması da bu çerçevede düşünülebilir. Adam’ın anne-baba evine gidişleri, geçmişin bugündeki dolaşımının ifadesidir. Adam’ın ebeveynleriyle konuşmaları, gerçeklik sorgusundan bağımsız biçimde, ruhsal olarak bir işlev görür: o zaman ile şimdi arasında bir köprü kurmaya çalışır. Yani Adam için mesele ebeveynlerini hayata geri getirmek değil; kaybı ve kimliğini zihinsel olarak taşıyabilecek bir anlatı alanı kurmaktır.

Bu bağlamda film, travmayı tekil olaylara indirgemez. Anne babasının kaybı Adam için belirleyici kırılmalardan biridir; ancak asıl sarsıcı olan bu kaybın ardından onun deneyimini taşıyabilecek bir zihinsel alanın kurulamamış olmasıdır.

Morgan (2001), iyi işleyen bir çift ruh halinin gelişmesi için iki koşulun varlığından söz etmektedir. Birincisi düşünmenin gelişimi, ikincisi ise Oedipus kompleksinin aşılmasıdır. Düşünmenin gelişiminden kastedilen ise Bion, Freud ve Klein’ın kuramsal çizgisini izleyerek düşündüğümüzde bebeğin baş edemediği duyguları anneye yansıttığında ve anne bu duygularla temas ederek onları zihninde düşünebildiğinde bebek, bu duyguların zarar verici olmadığını deneyimler. Anne tarafından dönüştürülmüş ve yönetilebilir hale getirilmiş duygular bebeğe geri verildiğinde bebek aynı zamanda zor duyguları tolere edebilen ve işleyebilen bir figürü içselleştirir. Bu düşünce hattı çift ilişkilerine taşındığında ise çiftteki bireylerin kendi duyguları ve diğerinin duyguları hakkında düşünebilme kapasiteleri geliştiğinde, stresli zamanlarda bu kapasite kaybolsa bile ilişkinin düşünmenin gerçekleşebileceği bir arena olabileceği bilgisini barındırdığını belirtir. Harry ile kurulan ilişkinin dönüştürücü etkisi tam da burada ortaya çıkar. Harry, Adam’ın deneyimine açıklık gösterirken onu tanımlamaya, düzeltmeye ya da anlamlandırmaya zorlamaz. Bu tutum, Adam için yeni bir ruhsal deneyim yaratır: duygularının zorluk yaratmadan bir başkasının zihninde yer bulabileceği deneyimi. Böylece ilişki, duygusal bağdan daha fazlasına, bir düşünme alanı hâline gelir. Adam ilk kez, deneyimlerinin bir başkası tarafından taşınabileceğini hisseder.

Bu süreçte Harry’nin kırılganlığı da belirleyicidir. Harry, Adam için yalnızca kapsayan bir nesne değildir; aynı zamanda kendi kayıplarını ve eksikliklerini de taşıyan bir özne olarak var olur. Bu karşılıklılık, ilişkiyi idealize edilmiş bir iyileşme anlatısından uzaklaştırmaktadır. Film, tek taraflı bir onarımı değil; iki öznenin birbirinin deneyimine sınırlı ama gerçek bir temas kurabilmesini olanaklı kılar. Bu temas, süreklilik kazanabildiği ölçüde dönüştürücüdür. Film tek bir iyi an ya da kurtarıcı sahne üzerinden ilerlemez. Bunun yerine, tekrar eden temaslar, paylaşılan sessizlikler ve gündelik kırılganlıklar aracılığıyla bir ilişki alanı inşa eder. Bu alan her iki öznenin de başvurabileceği ancak hiçbir zaman tamamlanmış olmayan bir ruhsal alandır. Yakın ilişkide olmak, belirli bir aşamada yakınlığın sabitleşmesini gerektiren bir kazanım olmaktan çok daha fazlasıdır, her seferinde yeniden kurulan bir süreçtir. Bu açıdan bakıldığında film, ruhsal sürekliliğin ancak tanıklık edilmiş deneyimler aracılığıyla kurulabileceğini düşündürür. Yabancılık tamamen ortadan kalkmaz; ancak artık insanı donduran bir boşluk olmaktan çıkar. Paylaşıldığında, yabancılık bile ilişki içinde taşınabilir bir hâl alır. Adam’ın dönüşümü yalnızlığın artık tek başına taşınmak zorunda olmadığı bir ruhsal konuma geçiştir.

Harry ile ilişkisinin değişiminde ailesiyle kurduğu bağların da önemini görürüz. Ailesi tarafından -her ne kadar eksik ve kırılgan da olsa- görülme ve tanınma deneyimi arttıkça, ilişkiselliğini kapalı bir alanda tutmak zorunda kalmaz. Harry ile kamusal alanlara çıkar; şehrin sokaklarında dolaşır, barlara gider, dans eder, başkalarıyla temas kurabilir- dünyaya doğru açılabilir. Belki de filmin en güçlü önerisi şudur: Yabancılık yok olmaz. Ama biri tarafından tutulduğunda, insanı yok da etmez.

Kayıp ve Yasla İlişki

Birlikte uyudukları sahnede Adam’ın annesiyle kurduğu bütünlük fantezisi, kısa süreli bir kapsanma deneyimi sunar; ancak bu fantezi sürdürülemez. Anne-babasının geri çekilerek veda ettikleri sahnede bir çift olduklarını hatırla(t)maları ile bu fantezi bozulur. Morgan (2001)’ın iyi işleyen çift ruh halinin ikinci koşulu bu sahnede görülmektedir. Bebeğin yalnızca kendisi ve annesinden oluşan iki kişilik dünyaya dair fantezisine meydan okunduğunda, annenin sadece bebeğe ait olmadığının anlaşıldığı depresif konuma geçildiğinde; bebek, anne-baba çiftini içselleştirebilir. Britton (1989) bu mücadele aşılabilirse bebeğin hem anne babasını ilişki içinde gözlemleyebilen hem de kendisinin bir ilişki içinde olduğunu ve üçüncü bir kişi tarafından gözlemlendiğini hayal etmenin mümkün olduğundan söz eder. Bu üçüncü pozisyon ise her bir partnerin hem kendisini hem de partnerini gözlemleyebileceği, her birinin diğerine ve ilişkiye ne yaptığı konusunda daha objektif olabileceği ve aynı zamanda ilişkinin içinde olabileceği bir yer haline gelir.

Anne babasının çift olarak vedalarından sonraki sahnede Adam, Harry’e kapattığı kapıyı aralayabilir, onun da (tıpkı kendisi gibi ve kendi yalnızlık deneyimine açılan kucak gibi) yalnızlık deneyimine kucak açabilir.

Yasın mümkün hâle gelmesi de bu noktada anlam kazanır. Adam için yas, kaybedilen nesnenin geri getirilmesiyle değil; onunla kurulan ilişkinin zihinsel olarak sürdürülebilmesiyle ilgilidir.

Harry’nin hayaletleştiği sahneler, filmin en sarsıcı anlarıdır.
“Nasıl oldu da kimse beni bulamadı? Annem, babam…”
Harry’nin boşlukta kalmışlığı, Adam’ın geçmiş kayıplarıyla birleşir. Ancak bu kez kayıp yok edici değildir. Adam yas tutabilir. Sevgi, kaybı ortadan kaldırmaz ama onu taşınabilir hale getirir.

Filmin sonunda herkes birbirini görmüştür. Adam ailesi ile bütünleşme ve ayrışma aşamasını geçmiş, Harry ise ilk kez birinin hayatında merkezde yer almıştır. Yabancılık bütünüyle ortadan kalkmamış; ama artık paylaşılabilir bir deneyime dönüşmüştür.

All of Us Strangers, queer yalnızlığı sabit bir kimlik ya da kaçınılmaz bir kader olarak sunmaz. Film, iyileştirici olanın biyolojik aile değil, bakabilen, düşünebilen ve kapsayabilen ilişki olduğunu ileri sürer. Adam’ın dönüşümü, izleyen özne konumundan, ilişki içinde düşünebilen ve başkası için de kap olabilen bir özne konumuna doğru gerçekleşir. İlişki, her iki partnerin de başvurabileceği, sürekli olarak yaratılan ve sürdürülen bir ruhsal alan haline gelir.

Kaynakça:

Britton, R. (1989). The missing link: parental sexuality in the Oedipus complex. The Oedipus Complex Today: Clinical Implications (83-101). London: Karnac

Dickens, C. (2017). Müşterek Dostumuz (A. Biçen, Çev.; 1. Baskı). İthaki Yayınları. (Orijinal Basım Yılı: 1865). 

Morgan, M. (2001). First contacts: the therapist’s “couple state of mind” as a factor in the containment of couples seen for consultations. F. Grier (Ed.), Brief Encounters with Couples Some Analytic Perspectives içinde (s. 17-33). Karnac Books.

Tüm fotoğraflar: beyazperde.com