Travmanın Mirası

Şebnem İşigüzel

Vigdis Hjorth’un yirmi romanı varmış. Aynı yaşa geldiğimde benim de o kadar olabilir. Biz yazarlar böyleyiz. Sevdiklerimizle kıyaslanmak isteriz. Norveçli yazar Vigdis Hjorth’un Miras isimli romanı Siren Yayınları’ndan Dilek Başak’ın nefis çevirisiyle yayınlandı. Roman da aynen böyle “pat” diye başlıyor. Ardından okurunu bir ailenin miras paylaşımına ortak ediyor. Arka kapakta “kafadan” sıkıcı duracak bir mesele bu kadar mı güzel anlatılır?

Anlatıcı, mirasın kendisinden esirgendiği kadın kahramanımız, Bergljot, hemen konuya giriyor. Severim böyle roman kahramanlarını. Okuru hemen avuçlarına alırlar. Ama öte yandan acizdirler, yaralıdırlar. Aciz dememe yazar kızar. Ben olsam kızarım yani. Çünkü hiçbir kahraman aciz değildir. Hikâyesi olan aciz değildir. Yarasını gösteren aciz değildir.

Evet, anlatıcının sadık dostu  Klara’nın koluna girip içtenlikle anlattığı hikâyeyi dinlemeye başlıyorsunuz. Mailler gidiyor, mailler geliyor, telefonlar açılıyor telefonlar kapanıyor ve siz muhtemelen yani potansiyel olarak sıkıcı olabilecek kuzeyden gelen hikâyeyi zevkle dinliyorsunuz. Bakın okuyorsunuz demiyorum. Beni, Miras’ın her şeyi halleden, annenin yanından ayrılmayan kızkardeş Astrid gibi konuşturuyorsunuz ama öyle: Vigdis Hjorth o kadar iyi bir anlatıcı ki okutmuyor, dinletiyor.

Vigdis Hjorth

Kuzeyden gelen bu romanda biraz önce örneklemeye çalıştığım biçimde patavatsızlıklar yapılmıyor. Paldır küldürlülük biz doğululara özgü. Kuzeyliler iklimleri gibi soğukkanlı, ölçülü, onların pat diye başlayışları bile ölçülü. Ne zaman ne yapacakları belli, sağlam eşyaları gibi evladiyelik, anılarına, geçmişlerine bağlı, asla aç gözlü değil.

Konu edilen miras hikâyesi sizi şaşırtmasın. Mesele maddi şeyler değil. Mesele incelik, mesele kırılganlık mesele pişmanlık, mesele unutmak ya da unutamamak. En küçük torunun daha doğrusu torun çocuğunun noelde ne istediğini soracak kadar, elbise iyi olur sanırım diyordu çoluk çocuğa karışmış torun, düşünceliler. Spoiler vermeyin ! Ah bir hikâyenin sonunu ve başını bilmeniz neyi  değiştirir ? Önemli olan neyin nasıl olduğu, olacağı.

Bu roman başedilmesi imkansız bir travmayı itinayla saklıyor. Saklıyor dediysem yeri geldiğinde gösteriyor da. En zoru burası. Romanın başından beri tutturduğu öyle ölçülü  anlatısı var ki size bir okur olarak sezdirdiği şeyi göstermesi marifet gerektiriyor. Bu roman ne delilik ne mühendislik içeriyor. Romanın bir yerinde anlattığı tarif ettiği karanlık gibi başka bir şey. Kahramanın hissettiği korku gibi.  Karda bıraktığı ayak izlerinin kapanmasını dilediği satırlar gibi. Anlatılmamış bir hikâye olmamasına rağmen sizi ele geçiren bir roman bu.

İyi olan şeylerin neden iyi olduğunu anlamak zordur. Oysa kötü şeylerin neden kötü olduğunu hemencik anlarsınız. Vasat kendini ele verir. İyi anlatı iyi roman başka bir şeydir. Okur hislerinizle her şeyi yerli yerine koyarsınız ama aklınız ermez. Aklın ermemesi fena bir şey değildir. Yetememek iyidir. İşte o zaman güç kalkanları gibi hisler devreye girer. İçgüdüler yol gösterir.

Yine Norveç’ten yükselen bir anlatıda da benzer şey var. Karl Ove Knaausguard’dan söz ediyorum. Kahve içer, bira içer, sigara içer, onun gözünden herkes başını hayır ya da evet anlamında sallar durur. Çocukları yıkar, paklar, doyurur, makineleri doldurur, boşaltır, çamaşırları katlar, çocukları yatırır ve bunların hepsini ben yapıyormuşcasına başımı döndürür. Kuzeyden gelen yeni edebi iklimin başarı ve becerisi budur. Anlatı yanına yaklaşamayacağınız kadar büyük ve büyülüdür. Oysa hiç öyle görünmez. Çünkü sıradan işler yapılmaktadır. Ama öyle değildir. Bizim gibidir. Biz okurları gibi. Vigdis Hjorth’da daha fazlası var diyeceğim ama romanın annesini çağrıştırmamak için demiyorum. O zaman şöyle diyelim: İkisinde de apayrı ama büyük şeyler var. Şöyle büyük şeyler: İnsanın ruhuna nüfus eden ve tek bir halkası dahi kopmadan anlatmayı becerebilen anlatılar bunlar.

Kaldı ki Vigdis Hjorth konu aile olunca ve hakikatle kurgu arasında gidip gelen romanı yüzünden dünyanın tanıdığı Karl Ove ile epey kıyaslanmış. Bir yazar için sinir bozucu. Yani ben olsam sinir olurdum. Aynı şeyi bambaşka yazdığını “sakın spoiler verme” diyen okura nasıl anlatırsın ? Masasının üzerine iş icabı yığılan romanları okuyup söyleşen gazeteci için sıradakinden başka nesin ? Neyse. Gördüğüm kadarıyla daha doğrusu Guardian röportajında okuduğum kadarıyla kendisi Karl Ove ile mukayese edildiği sorulara zekice cevap vermiş. Mutlaka yuttuğu şeyler vardır ama iyi idare etmiş. Hatta idare ettiği anlaşılmayacak kadar iyi yapmış bunu.

Roman bir aile anlatısı. Sizi ustalıkla bazı tuzaklara düşürüp çıkarıyor. Dört kardeş bir kulübeyi paylaşacaklar. Her basit şeyin altında  dev bir gerçek yatar. Travmanın itirafında bile var bu. Kahraman bunu öyle bir yerden anlatıyor ki rahatsızlık vermemeyi becerdiği gibi anlamanızı sağlıyor. Üstelik kurbanı değil asıl suçluyu bir hayatı söndüreni bile anlıyorsunuz. Aslında anlamakta değil biliyor musunuz; onun neden niçin nasıl olup da bunu yaptığını görüyorsunuz. Yok edilen mavi elbise düştüğü tuzaklar. Kahraman sizi, kendi yerine kolayca geçiriveriyor.

Dertleşilen arkadaşlar, karlı ormanlar, iç dünya, gündelik işler, çocuklar,  mailler, aile olmak, tahammül etmek, anlaşılmak, onaylanmak, kuzeyli olup bir sandviçle doymak, yanına bir bira açmak, Hint lokantasında buluşmak, iş yetiştirmek, keyif yapmak, kendin için yaşamak, bize neler olduğu ve anlatma ihtiyacı. Miras bunların hepsi. Daha fazlası: Yaşanılanın değiştirilemeyeceği gerçeği. İnsan ruhunu onarmanın çareleri. Kendinizi bulduğunuz ya da kaybettiğiniz satırlar. Hepsi ya da hiçbiri. Çünkü bütün iyi romanlar hayatlarımız gibidir. (Tolstoy’suz olmaz.) Hem ne olduğunu biliriz bu apaçık görünür hem de gizlisi saklısı vardır asla bilemeyiz.   

Birisi Twitter’da yerinde bir tespit yapmış. Bu zamanın edebiyatı Norveç’den yükseliyor diye. Haklı. Her şeyi babanın ölümüyle başlatıyor ve derinden anlatıyorlar. Anlattıklarını herkesten başka ve özel  kılacak büyüyü biliyorlar. Ne de olsa “saga” geleneğinden geliyorlar. Aynı, benzer şeyi, anlatmaktan korkmuyorlar. Ölçülüler. Öte yandan en derine inme pervasızlığını gösterecek kadar cesur ve ölçüsüz. Cesur olmak neyse ? Ölçüsüzlük neyse ? Hepsinden önemlisi yazarları kadar okurları da büyük. Kimse onları vasatlarla aynı kefeye koymuyor mesela. Tek tek değerleri tespit ediliyor hakları veriliyor. Yavaş bir kan akışı gibi kuzeyden gelen edebiyat. Usulca dolanıyor vücutlarımızda. Ne yakıyor ne süründürüyor sadece unutulmaz hisler bırakıyor. Hani birisi size bir şey söyler ve görünmez bir yara açılır ruhunuzda kime anlatsanız boş. Miras öyle yapıyor. Anlatısını ustalık ve zerafetle dokuyor. Ne eksik ne fazla. Şu aklı verenlerden bir yazar olarak nefret etsem bile başka bir son olabilirdi demek geliyor içimden. Ancak gökdelenleri, büyük yapıları bitirmek her zaman zormuş. (Hakikaten, mimar bir arkadaşım söylemişti. ) Varsın nasıl bitireceğini bilememiş olsun. Jung’un, Freud’un, psikanalizin, rüyaların ve öyle dedi böyle dedilerin bu kadar zerafetle yerleştirildiği bir roman bilmiyorum.

Özel bir teşekkür de kuzeylileri Türkçe şakıtan çevirmen Dilek Başak ve çağdaş dünya edebiyatından ne bassalar okunur Siren Yayınları’na. Böyle bir memlekette mucize gibi bir şey şu edebiyat ve nitelikli yayıncılar. Miras’ı mutlaka okuyun.