Ey Aylaklık, Kaygılarıma Merhem Ol

Burcu Yılmaz

Aylak okur,

Hava bu kadar güzelken ve evden çıkamazken, yani şöyle yan gelip yatmak ve arada dans etmek ve bazen şarkı söylemek ve akşamları koltuk tepelerine çıkıp şövalyecilik oynamak varken, oturmuş bu satırları yazıyorum. Öyle güç bir uğraş ki bu, tam 1 hafta ve 6 saattir motive olmaya çalışıyorum. Aylaklığın, veya çoğumuzun aylaklık olarak tanımladığı o lezzetli, uçuşkan ve neşeli şeyin, önemine övgüler düzen bir kitaptan da dem vuracağım üstelik. Fakat bu kitap Lafargue’dan tut da Korczak’a, Byung-Chul Han’a, Camus’ye, yani anlayacağın şu parlak bahar günlerinde beni pek kıkırdatmayacak adamları da getiriyor aklıma. Neyse ki Don Quijote ve Gargantua gibileri de var. Neden mi bilmişlik ediyorum bu kadar? Çünkü canım istiyor. Çünkü Can Yayınları’ndan çıkan, Emrah İmre’nin çevirdiği, Alex Nogués’in Aylaklar Kumsalı’nı okudum. Çünkü balkona çıkıp başka evlerin içlerini görmeye çalışmaktansa, tekrarlıyorum, oturmuş bu yazıyı döşeniyorum. Hem de neden? Güzel bir kitap okudum hem aylaklığın güzelliğine hem de çalışmaya, işe yaramaya övgüler düzen şu budalalara dair! Yıl olmuş 2021, hâlâ çalışmanın, çalışmanın, çalışmanın ve bunun kaçınılmaz sonucu tüketmenin, tüketmenin, tüketmenin saçmalığını anlatmaya çalışıyoruz! Biz kim miyiz? Ben, La Manchalı ve şu şişko. (Aramıza katılmak isteyen olursa öğleden sonra 2’de bulutların neye benzediğini anlatan bir makale yazıp yollasın.)

BOŞLUĞA BAKTIĞINIZDA NE GÖRÜYORSUNUZ?

Tamam, olay şöyle başlıyor: On bir buçuk yaşındaki Sofia’nın ailesi, genellikle orta sınıfın kaçınılmaz romantizmine kapılıp şehirden “dünyanın sonu”na taşınma kararı alıyor. Sofia’yı o köye taşınmaya ikna etmek için sözler vererek ve elbette her şeyin daha iyi olacağını varsayarak. Ama elbette her şey daha iyi olmuyor. Tabii elbette bir süre sonra oluyor. Çünkü Sofia’nın anne babası onu duymayı becerebiliyor nihayet, elbette. (Birden hikâyenin sonuna atladım. En iyisi tekrar başa sarmak.) Sofia bir gün okulda öğretmenine büyüyünce aylak olacağını söyleyince endişeler, azarlamalar, surat asmalar yani işe yarar olmanın gerekliliğini düstur edinmiş ve kurumumuzun (ben, La Mancalı ve şu şişkodan ibaret kurumumuzun) hiç onaylamadığı, her şeyin bir amaca hizmet etmesi gerektiğini

savunan, bir şeyin amacının kendine içkin olması fikrini kavrayamayan, şeylerin güzelliğini, müziğin sesini göremeyen hal ve hareketler başlıyor. (İstersem tek nefeste daha uzun bir cümle de kurabilirim zira sokaklarda boş boş dolaştığım ve saatlerce duvarları izlediğim zamanlar bana bir nefese pek çok şey sığdırabilmeyi öğretti.)

Ne diyordum, hah, işte tüm o şeyler başlıyor. Dünyanın sonuna taşındıklarından beri daha mutlu olacağına durmadan çalışmaktan çekilmez birine dönüşmüş babasının akıl vermeleri mesela… Ekmeğini kazanmak diyor mesela baba, kesirler diyor, olacak iş değil diyor, faydalı olmak diyor sonra. Sofia, yıllarca babamdan duyduğum için talihsiz bir süre boyunca benim de sorguladığım şu soruyu düşünüyor: “Beni dünyaya siz getirdiniz! Var olmamı sen istedin, baba! Beni sen ortaya çıkardın! Şimdi yaşamayı hak ettiğimi kanıtlamam mı gerekiyor?” (s. 35) Sanırım evet, bizi ortaya çıkardıkları yetmiyormuş gibi “başardığımızı”, “becerebildiğimizi”, verdiklerini “hak ettiğimizi” göstermemiz gerekiyor. Bu baskının doğurduğu vicdani yükün sekiz yıl önce yaşamın benden bağımsız, bensiz de, kendi kendine var olduğunu dehşetle fark ettiğimde bende neden kaçma, saklanma hissi yarattığını yine aynı sayfada geçen, Sofia’nın sözleriyle karşılaştığımda daha iyi anlıyorum: “Kurbağalara bakıyorum, çam ağaçlarına; martılara ve minnacık otlara. Hiç kimseye bir şey kanıtlamaya çalışmıyorlar. Yaşam kendi kendine sürüyor.”

Anda kalabilmekle, kendini bulabilmekle, “şükretmekle” kafamızı şişiren bir çağın bir yandan çalışmayı bunca yüceltmesi, bir yandan özgür olmakla “yükümlü kıldığı” bireylerden tam da bu özgürlük baskısını kullanarak en fazla işe yararlığı ve “verimi” beklemesi ne ironik değil mi? Mutsuz ederken mutluluk vaadiyle durmadan borçlandıran, Lafargue’ın tabiriyle tam bir kalpazanlar çağında yaşıyoruz.  Sofia’nın babasının tüm o suratsızlığının, neşesizliğinin, yani o güzel köyde yaşadığı halde neden çekilmez biri olduğunun gerekçesini de çağımızın bu tanımında bulabiliriz. Daha ortaokulda dilimize dolanan o nahoş “sistem” sözcüğü, bireyler üzerinde baskı kurma görevini yine bizzat o bireylere yükleyerek yerine getiriyor. Sofia’nın babası sistemin kurulu mekânından uzaklaştığı için de mi daha da çok çalışıyor? (Annesinin şehirdeki çiçekçi dükkânını kapatmasını bir yana bırakırsak.) Peki sahiden buna gerek var mı? Yoksa bu bir suçluluk duygusu mu? Yoksa kurumumuz gene aşırı yorumlara mı kaptırdı kendini?

Madem öyle, buradan Korczak’a atlayayım ve Betty Jean Lifton’nun Çocukların Kralı (The King of Children- The Life and Death of Janusz Korczak) kitabında sözü geçen, Korczak’a göre çocuk haklarından birkaç tanesini alıntılayayım: “Çocuğun şimdiki zamanda yaşamaya hakkı vardır.” (Sofia’nın, Fau ve Frodo’nun ve hatta bu hikâyede karşımıza çıkan öteki kahramanların kumsalın, müziğin, dansın, resmin büyüsüne nasıl kapıldıklarını, “gerçek” şimdiki zamanı, yani ânı nasıl yaşadıklarını, yaşayabildiklerini düşünelim.) “Çocuğun inançlarıyla uyuşmayan eğitim etkilerine direnmeye hakkı vardır.” (Kapitalist sistemin bir eleştirisi olarak okunabilecek kitap tam da bu dirençten söz ediyor.)  “Çocuğun üzüntüsüne saygı gösterilmesine hakkı vardır.” (Neredeyse bütün metni bu üzüntünün bir dökümü olarak okuyabiliriz – tabii neşeyi görmemezlik etmiyorum.)

İşe yarar olmamızı öğütleyen babalar ve öğretmenler konusundaki travmalarım beni Aylaklar Kumsalı’nın hakkını vermekten alıkoyuyor belki de. Zira bu kitapta, bahsi geçmesi gereken pek çok kahraman var. Hiçbiri laf olsun diye orada olmayan, hepsi de canlı ve “kendiliğinden” karakterler. Bize umut vaat eden, güzel olanı hatırlatan, her şeyin amacının aslında kendi içinde olduğunu, illa “işe yaramamız” gerekmediğini gösteren karakterler. Kitapların dışındaki dünyamız tiplerle doluyken bir “çocuk” kitabında karakterlerle karşılaşmak derin bir nefes almak gibi. Bu noktada “çocuk kitapları” ve Simlâ Sunay’ın sıkça altını çizdiği “çocuğa görelik” üzerine bir kez daha ve bir kez daha ve bir kez daha düşünmemiz gerektiğini söyleyebilirim.

Aslıyla karşılaştırarak okumadığımız metinlerin çevirisinin iyiliğinden veya kötülüğünden söz etmek manasız. Fakat Türkçelerinin güzelliğini fark edebiliriz kolayca. Emrah İmre, bu çevirisiyle, diliyle, bir kez daha kalbimi fethetti. Ve o çizimler… Tıpkı metnin ve karakterlerin kendiliğinden olması gibi, kendiliğinden ve “anlık” çizgiler, renkler… Bu kitap için çok önem verdiğim şu sözcüğü kullanmak istiyorum: Samimi.

Kurumumuz, oradan oraya uçuşan aylak metnine başka bir kitapla devam ediyor: Birazcık Endişeli

ORADA HAVA NASIL?

Chiara Gavin’in yazıp Tim Warnes’in pek tatlı resimlediği, Ayça Aldatmaz’ın çevirdiği, Meraklı Tilki Kitaplığı’nın yayımladığı, benim okuduğum (ve serçeparmağımın “hani bana hani bana” dediği) Birazcık Endişeli, herhalde pek çoğumuza “hah!” dedirtecek bir resimkitap. Eskiden büyüyünce başımıza bela olan, artık parmak kadarken canımıza okuyan kaygının bu kadar yalın ve katmanlı bir öyküyle anlatılması, okurun hem metinle hem kendisiyle bağ kurmasını kolaylaştırıyor.

İşler yolundayken birden ortaya çıkıveren, hoşumuza gitmeyen şeyler kendimizi çok güçsüz duymamıza neden olabiliyor kimi zaman. Belki de çoğu zaman. Katılığın, tek başınalığın bunca yüceltildiği bir dönemde bu kadar kırılgan olmak kaçınılmaz. Yuva olması gereken yerlerin bizi dışarıdan ayıran kalelere dönüşmesi de. Gelincik’in hikâyesi dışarıdan kopmayı, bu hem somut hem soyut meseleyi, pek güzel somutlaştırarak ele alıyor. Günlük güneşlik havada yağıveren bir yağmur kahramanımızı, kendini yüksek yüksek yüksek duvarlı, dışarıdan kimsenin girmesine izin olmayan bir eve (sahiden ev mi?) kapatmasına yol açıyor ve o evde birden beliriveren Köstebek bize arkadaş, veya başka birinin diyebiliriz, desteğinin önemini gösterdiği gibi, bir soru da sordurtuyor: Kendimizi dışarıdan, dışarıda olandan ayırmak sahiden mümkün mü? Neresi içerisi, neresi dışarısı? (Kurumumuz yine aylaklığa başladı!) Soruları çoğaltabiliriz elbette. Fakat sonunda şu dilimizden düşmeyen fakat bazılarımızın tecrübe etme şansına sahip olamadığı noktaya geliyoruz: Arkadaşlık iyidir. Yalnızlık güzeldir, tek başına olmak değil. Ve yaşadıklarımızla bazen tek başımıza başa çıkamamak çok normaldir. Her haltı tek başına yapmakla övünen tilki kardeşlerime bin patlak balon gönderiyorum bu kitap vesilesiyle. Ele ele tutuşsak tıpkı Köstebek’le Gelincik gibi olabilirdik oysa.

Aylaklar Kumsalı, Alex Nogués, Resimleyen: Bea Enríquez, Çeviren: Emrah İmre, Editör: Tuğçe Özdeniz, Can Çocuk Yayınları, 2021, 9+ yaş

Birazcık Endişeli, Chiara Gavin – Tim Warnes, Çeviren: Ayça Aldatmaz, Editör: Elif Kurtuluş Küçükoğlu, Meraklı Tilki Kitaplığı, 2021, 3+ yaş

Kaynaklar:

Tembellik Hakkı, Paul Lafargue, Çeviren: Vedat Günyol, Telos Yayıncılık, 1993

Eros’un Istırabı, Byung- Chul Han, Çeviren: Şeyda Öztürk, Metis Yayınları, 2019

Çocukluğun Hor Görülmesine Hayır – Janusz Korczak, Isabelle Collombat, Çeviren: Ayşe Meral,  Alfa, 2019