Hulusi Çakmak
Mizojini Bağlamında Fahişe Anne Figürü
Ataerki, kadınları kategorize ederek onları daha kolay yönetme yoluna gider. Bu tasnif kadın-erkek ayrımını derinleştirdiği gibi kadınları da kendi içinde böler. İyi (iffetli) kadın-kötü (iffetsiz) kadın şeklinde temelde ikiye ayırır.
“İffetli” kızların masumiyetlerini muhtemel istismarlara karşı korumak için, “iffetsiz” kızlar erkeklerin cinsel arzularını tatmin etmek amacıyla “av” olarak kullanılıyordu. İffetli kadınlar için sadece bir kategori -eş/anne olma- öngörülürken, kötü kadınlar için metreslikten fahişeliğe kadar değişen kategoriler sistemi vardı. (Holland, 37)
Mine Söğüt’ün ‘’Anne Eti’’ adlı öyküsü bu meseleyi odağına alır. 2019’da yayımlanan Gergedan’ adlı öykü kitabının içinde yer alan “Anne Eti’’, fahişe bir annenin hikayesini anlatır; öyküyü, oğlu Fuat’ın ağzından okuruz. Söğüt’ün diğer metinleri gibi “Anne Eti” de, kendine has bir atmosferde kurgulanmış, gotik tarzda kabul edilebilecek bir eserdir; Yunan yönetmen Lanthimos’un filmleri gibi garip ve sıra dışıdır.
Öyküde özellikle hayvan temsilleri dikkat çekicidir. Sürekli tekrarlanan kedi motifi, şüphesiz cinselliği sembolize eder. Kedi antik yıllardan bu yana bereketi, güzelliği, cinselliği ve kadını temsil etmesiyle bilinir. Öyküdeki fahişe annenin bir kedisi vardır, anne bu kediyi öyle sevmektedir ki kimseler ona dokunamaz! Öykü, Tahir’in kediyi öldürmek istemesiyle başlar. Tahir, Faruk gibi bu kadınla yatan adamlardan biridir. Hem onla beraber olur hem ona düşmandır. Ona zarar vermek için onun kedisini öldürmek, hatta bunu kadının oğluna, Fuat’a yaptırmak ister.
Bu garip durum öykü ilerledikçe hayalî bir noktaya ulaşır. Kedi, sıradan bir ev hayvanı olmaktan çıkar. Başlı başına bir motif hâline gelir. Buradaki kedi fahişe annedir. “Kediyi öldür-” ifadesi, gerçek anlamından uzaklaşır. Erkeklerin dünyasında var olmaya çalışan fahişe anne, koynuna aldığı müşterileri tarafından öldürülmek istenir. Öyle ki öyküde kadının adı yoktur; ya anne ya fahişe olarak tasvir edilir.
Önce kadın, sonra oğlu, sonra diğerleri kediye dönüşürler. Kafka’nın Dönüşüm kitabında olduğu gibi, karakterlerin bir hayvana dönüşmesi ilginçtir. Kedi sadece kadını ve cinselliği çağrıştırmaz, öykünün durduğu yer açısından bakıldığında faşist-kapitalist düzenin ufak bir simülasyonudur. Kadının hayatını fahişelik yaparak kazanması, müşterilerini birer cüzdan olarak görmesi kapitalizme referans vermekle beraber, ataerkil-faşizan düzendeki zayıf kabul edilen varlığın yani kadının erkeğin altında ezilmesini vurgular.
Yazar, “ada” metaforuyla aslında içinde yaşadığımız bu düzene göndermede bulunur. İnsanlar/kediler de bu adada yaşayan, birbirlerinden “fare” kaçıran varlıklardır. Bu düzende güçlü olan zayıfı her zaman yer. Bu evrimsel/biyolojik/determinist ilke, sosyo-antropolojik dünyamızın da özetidir. Mizojini tam da böyle bir düzenin yarattığı fobik bir tepkidir. Kökeninde biyolojik, cinsel, psikolojik, toplumsal, ekonomik ve siyasi öğeler vardır. Erkek için kadın en baştan beri “öteki”dir. (Holland, 278) Kadına olan düşmanlık ve nefret birçok farklı sebeple açıklanmaya çalışılsa da özünde kıskançlık ve muhtaçlığın yattığı aşikardır. Erkek, her ne kadar kadından nefret etse de ona (eş/anne/arkadaş vb.) muhtaç olduğunu bilir.
Antik Yunan’daki Hesiodos’a kadar giden mizojini tarihi, kadınların henüz sahneye çıkmadan önce erkeklerin keyifli bir özerklik içinde tanrıların yoldaşı olarak yaşadığının altını çizer. Tevrat ve İncil’deki yaratılış mitlerinde olduğu gibi, kadın ancak sonradan akla gelmiştir. (Holland, 28) Dünyaya gelme mitini hatırlarsak Havva’nın yasak elmayı yemesiyle, Adem’i teşvik etmesiyle -onu yoldan çıkarmasıyla- cennetten kovulurlar. Yani kadın “kötücül” bir imge hâline getirilir.
Aristo’nun erkeği hükmeden, kadını hükmedilen; erkeği aktif, kadını pasif; doğan çocuğun kadın olması hâlinde “sakat erkek” olarak nitelendirmesi gibi fikirleri Hristiyan teolojisinin temeli olmuş, Batı düşüncesinde etkileri bugün bile izlenebilecek biçimde yer etmiştir. (Berktay, 98) Bu durum mizojinik bakış açısının kadim yıllardan bu yana toplumlar nezdinde kalıtsal bir hastalık gibi ilerlediğine işarettir.
Öyküdeki fahişe anne, toplum tarafından dışlanır. Anneliği kutsal olarak kabul edilmez. Ona asla saygı duyulmaz. Çünkü o bakire Meryem gibi temiz bir anne değildir. Meryem, tanrının nefesi sayesinde hiçbir erkekle beraber olmadan İsa’ya sahip olur. Bu bir lütuftur. Fuat’ın ise -annesi fahişe olduğundan- babasının kimliği belirsizdir. Fuat da annesi gibi lanetlidir çünkü “piç”tir. Ataerkil yapı, babasoyluluğu esas alarak bir çocuğun asıl ebeveynini baba olarak kabul eder. Dolayısıyla babanın bilinmezliği, Fuat’ın meşruluğunu da tehlikeye düşürür.
Öykünün başlığında geçen “et” kelimesi, ataerkinin metaforudur, doğrudan cinselliğe referans verir. Et yemek, seks yapmak manasına gelir. Hem erkek hem kadın bedeni için kullanılır. Öykü bağlamında düşünürsek başlıktaki “et”, fahişenin bedenine göndermedir. Kadının hayatındaki tüm erkekler onu yemek istemektedirler.
Erkek merkezli kültürün vazgeçilmez bileşeni (yani et), cinsel olarak arzulanan objenin tüketilebilir olarak kabul edilmesidir. (Adams, 112) Öykünün finalindeki şu cümle konuyu özetler: “Annemin eti ağızlarımızda kocaman birer lokma.” (s. 27) Ataerkil kültüre göre et gücü arttır, erkeklik özellikleri erkeksi yiyecekler yiyerek elde edilir. (Adams, 87) İşte bu yüzden ataerkinin sırtını sıvazladığı erkek özneler, kadınları birer obje (et=beden=parça=yemek) olarak görürler. Öyküdeki kadının sosyolojik/antropolojik/tarihî bir olguya kurban gitmesi, yazarın altını kaşıdığı temel problemdir. “Et”in (yani kadının) bu dehşetengiz canavar (eril hegemonik sistem/ataerki/mizojini) tarafından sonsuz kez öldürülüp, sonsuz kez diriltilmesidir. (Yani binlerce yıldır kadının başına gelen olguların devir daim etmesidir.)
KAYNAKÇA
-Adams, C.J., Etin Cinsel Politikası, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2021, (s. 87-112)
-Berktay, F., Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın, Metis Yayınları, İstanbul, 2021, (s. 98)
-Holland, J., Mizojini, İmge Yayınları, Ankara, 2019, (s. 28-37-278)
-Söğüt, M., Gergedan, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2018 (alıntı için s. 27; bahsi geçen öykü için 23-27 arasına bkz.)

