Korkular ve Cesaret Nasıl Yer Değiştirebilir?

Dilek Büyük

Kurt, günümüzün önemli sorunlarından “zorbalık” hakkında yazılmış bir roman. Bu konuda yazılan başarılı kitapların ortak özelliği okurun gözüne sokmadan, konuyla ilgili tanım yapmadan, ne yapılması gerektiğini söylemeden ama tüm bunları kuşbakışı bir görüntü ile okurun izleyip düşünmesini sağlamaları. Kurt, işte tam da böyle bir örnek.

Her öğrenci her tatile sevinmez, sevinemez. Çünkü bazıları koşullarının zorunlu kıldığı tatili yaşamak zorundadır. Hele ergensen, istemediğin bu zorunlu hali yaşamanın mutsuzluğu katlanır. Metinde karşımıza çıkan ilk karakter işte tam da bu durumda. Annesi ile babası ayrılmış, babası ile iletişimi olmayan, annesi ile yaşayan bir ergen erkek çocuk. Ergen olmanın yanında, karakter olarak da zor biri ve kendisi de bunun farkında. Genelin hoşlandıklarından hoşlanmadığı için farklılığının belirginleştiğinin de ayırdında. Ancak bununla birlikte iç dünyasında hassas bir çocuk. Bunu her zaman dışarıya yansıtmasa da okur olarak görüyoruz. Annesinin yükü tek başına omuzlamak zorunda olduğu için kendisine ayıracak zamanı ve gücünün pek az olduğunun farkında ve bu az zamanda oğlu olmaksızın plan yapmasının hakkı olduğunun bilincinde mesela. Bunu annesine söylemiyor ama ona alan açabilmek için, doğayı, kampçılığı ve orman aktivitelerini sevmese de tatili orman kampında geçirmeyi kabul ediyor. Kampta aşçının hastalandığını gördüğünde tereddüt etmeden yardım ediyor. Arkadaşının sadece babası olduğunu öğrendiğinde annesine ne olduğunu sorup didiklemekten kaçınıyor.

Baba eksikliğinden çok bahsetmediği halde, ailelerin çocukları uğurladığı sahnede bunu içinde nasıl hissettiğine dair küçük bir dokundurma yapıyor yazar. Sınıf arkadaşı Jörg’ün kendisini uğurlayan babasına sarılıp, hararetle el sıkışmaları ve birbirlerine gülümsemelerini gördüğünde, “Ne tatlı.” diyor. Ama tek söylediği şey bu. Okuru ajite edebilecek noktaya geldiğinde yerde duracağını bilen bir yazar Stanisic.

Jörg, daha yumuşak bir karakter. Aile bağlarına, aile yadigarlarına önem veren, babası ile geçirdiği vakti çok kıymetli bulup, anı koleksiyonuna her yaptığını ekleyen, iyimser, etliye sütlüye bulaşmayan bir karakter. Bir de ortalamadan daha büyük olduğu için dikkat çeken kulaklara sahip. Bu da zorbalık edilmesi için iyi bir aday haline getiriyor onu.

Hikâyenin devamı gidilen orman kampında geçiyor. Sınıfta birbiri ile pek iletişimi olmayan bu iki çocuk aynı bungalovu paylaşıyor. İki karakterin ortak yanı genelden farklı olmaları. Ama bu ikisinin benzer oldukları anlamına da gelmiyor, ikisi de birbirinden çok farklı. Tek ortak noktaları zorbalığa maruz kalmak için ikisinin de aday olacak yanları olması. Jörg’ün zorbalığa uğrama olasılığı daha yüksek, çünkü dışarıdan da onun yumuşak, sakin bir karakter olduğu anlaşılıyor. Oda arkadaşı ise içinde böyle bir yapı barındırsa da dışarıya yansıttığı uyumsuz ve sert tepkiler, zorbalık için ikinci dereceden aday olmasına sebep. Stanisic yetişkin edebiyatında da çocuk edebiyatında da karakterlerin kontürlerini çok sağlam çiziyor. İki oda arkadaşının aynı kategorinin farklı örnekleri olduğunu göstermesindeki ustalık gibi.

Jörg, gruptaki zorba lider ile onun yardımcılarının alaylarına ve okura açıklanmayan ama fiili olarak da maruz kaldığını anladığımız davranışlara sessizlikle yanıt veriyor. Toplum içindeki durumlarda çekip gitmeyi ya da uzaklaşarak kendini korumayı seçiyor, kendisine yapılana benzer karşılık vermiyor. Örneğin kampın son günü orman memuru kadının konuşması sırasında zorbalık yapan Marko’nun attığı taşlardan kurtulmak için konuşmacının yakınına konuşlanıyor ve böylece gerçekten sorunu o an için bertaraf etmiş oluyor. Jörg, bir kısım okurun beklediği gibi, gidip durumu yetişkinlere de anlatmıyor. Kendi halinde, durumu kısmen kabullenmiş, kısmen kendine göre yöntemlerle bertaraf etmeye çalışıyor.

Diğer kahramanımıza gelince, o daha karmaşık bir halde. Jörg’ün nahif kişiliğini tanıdıktan sonra onun uğradığı haksızlıkların tanığı olmaktan rahatsız oluyor. Ancak müdahale de edemiyor. Oysa tersi ters bir profil çizdiği için bu konuda cesur olması beklentisi yükleniyor okura yavaş yavaş. Fakat bu beklenti gerçekleşmiyor. Çünkü onun cesur davranıp müdahil olmasını engelleyen bir korkusu var; zorbalığa uğramak. Zeki bir çocuk, ortam analizi yapabiliyor, evet, ortamda en rahat uğraşılacak aday Jörg ama o olmasa en olası adayın kendisi olacağının farkında. Üstelik bu onu rahatlatan bir tespit. Kendi ağzından öğreniyor okur bunu:

“Jörg’ün varlığından yani tüm stresi ve nefreti üzerine çeken birinin olmasından memnunum. Jörg olmasaydı kurban ben olurdum muhtemelen. Pek çok kişi, tuhaf ve zor olduğumu düşünüyor. (Benisha da mı?) Gerçekten de tuhaf ve zor biriyim, yaşıtlarım gibi değilim çoğu zaman. Yaşıtlarımın hoşlandığı nerdeyse hiçbir şeyden hoşlanmıyorum ya da bunları sıkıcı veya anlamsız buluyorum.”

Jörg, uğradığı zorbalıklara sessiz kalıyor, oda arkadaşı da tüm olan bitene şahitken duruma sessiz kalıyor. Yazar okura soruyor; senin için de iki durum söz konusu olabilirdi, sen ne yapardın? Zorba eylemlere karşı çıkmak gerek fiili olarak psikolojik olarak hiç de kolay değildir. Okur olarak bir yandan ikisinin de sessizliğini anlıyoruz ama bir yandan da zorbanın endişe duymaksızın yaptıklarına devam etmesine kızıyoruz.

Birbirine hem benzeyen hem benzemeyen bu iki oda arkadaşının ortak yanını Stanisic bir kurt metaforuyla karşımıza çıkarıyor. İkisinin de gördüğü bir kurt rüyası. Peki, neden bir kurt? Kurt vahşidir, saldırgandır ama bu kurt rüyadayken hep uysal. Vahşi tabiatını hatırlatan unsurlar var ama sakin. İki oda arkadaşının ergenliğin getirdiklerine rağmen daha “sakin” tarafta kalmaları kurtun sakinliği ile eşleşebilir ve kurtun doğası da aslında içlerinde var olan güç ve cesareti hatırlatabilir pekala. Kurtun hırıltısı duyuluyor, yalandığı görülüyor ve bu korkutuyor ama korku uykunun içinde eriyip gidiyor. Çığlık atarak kaçmaya yol açmıyor. Rüyalar unuttuğumuzu hatırlatmakta pek mahirdir. Tekrar tekrar görülen bu rüya iki çocuğun ortak rüyası olduğu için aynı zamanda ikisinin benzemezliğine rağmen var olan ortak yanına atıfta bulunuyor. Bu nedenle Stanisic’in hikâyede harekete geçirici unsur olarak kurt sembollü bir rüya kullanması akışın doğallığını koruyarak güçlendirmiş.

Hikâyenin sonunda iki çocuk bambaşka insanlara dönüşmüyor, zaten bu Sasa Stanisic’in tarzı değil. Fakat nasıl olduğunu okurun düş dünyasına bıraktığı bazı sahneler anlatıyor yazar. Jörg şelaleden düşmüş ve babasının gençliğine ait çantası çamur içinde dönerken ardındaki Marko’nun da ıslanmış geldiğini görüyoruz. Okura bu olayın detayları verilmiyor ama içten içe eşit olmasa da bir karşılık verilmiş olabileceğini düşündürtüyor Marko’ya. Jörg’ün oda arkadaşı ise en azından arkadaşını artık yalnız bırakmayarak ona destek olmaya çalışıyor. Sessizce ama varlığı ile onu korumaya çabasında olduğunu görüyoruz.

Jörg’ün oda arkadaşı adını kitabın son cümlesinde söylüyor okura: “Adım Kemi, bu arada.” Sasa Stanisic metin içinde bağlantılar kurmayı seven bir yazar. Bunu yetişkin kitaplarında da görüyoruz. Dikkatli okur Kemi’nin birkaç sahne önce orman memurunun kamptaki uzun tiradının finalinde adını söylediğini ve konuşmanın sonunda kendini takdim etmesinin müthiş olduğunu düşünerek unutmamak üzere bunu hafızasına kaydettiğini hatırlayacaktır. Hafızasına kaydettiği bu bilgiyi yazar bize final cümlesi olarak sunuyor.

Yazarın bir başka muzipliği de Kemi’ye aykırı olmaları nedeniyle stres yaşayan iki erkek çocuk hakkında bir kitap okutması. Ama kitabın sonuna yaklaşmışken bırakıyor kitabı Kemi. Okuduğumuz kitapla aynı son mu vardı o kitapta? Bilmiyoruz.

Stanisic 14 yaşındayken ailesi ile Bosna Savaşı’ndan kaçarak Almanya’ya iltica etmiş. Muhtemelen farklı ülkelerin göçmenlerinin olduğu bölgelerde yaşamış. Bu nedenle kitaplarında Türkiye’den ve başka coğrafyalardan insanlara çok rastlanıyor.  Emir, Özlem, Sinan bu hikâyenin Türkiyeli isimleriydi örneğin.

Ergenlikte kendini bulmaya çalışmayı zorbalıkla birlikte anlatıyor Stanisic. Seçim yapmak, izleyici olarak kalmak ya da harekete geçecek yöntemler bulmak konularında okurunu düşündürüyor.

YAZAN: Saša Stanišic

RESİMLEYEN : Regina Ken

ÇEVİREN : Ayşe Sarısayın