
Ali Bulunmaz
Violette Leduc; yoksullukla geçen çocukluğunun, istenmeyen evlat olma psikozunun ve reddedilişlerin yanı sıra görünmezliğin ve yalnızlığın benliğinde yarattığı gerilimleri metinlerine yansıtan bir yazar olarak tanındı. Bilinirliğini artıran ve edebiyat çevrelerinde kabul görmesini sağlayan diğer şey, metinlerindeki feminist temalardı. Kadın ve LGBTİ+ haklarına dair kalem oynatması Leduc’ün hem Fransa’da hem de ülkesi dışında tanınmasının önünü açtı. Yazarın yaşam öyküsündeki dönüm noktalarından biri de Simone de Beauvoir’la tanışması ve ona gün geçtikçe âşık olduğunu fark etmesiydi. Beauvoir’ın, duygularına ve hislerine karşılık vermemesi ise tıpkı yalnızlıkla ve sevgi arayışıyla geçen çocukluğunda olduğu gibi büyük bir bunalıma sürüklemişti onu. Bu yaşanmışlıklar ve yaşanmamışlıkların ruhunda açtığı yaraları kâğıda dökmüştü Leduc. Kurduğu ve dağılan dostluklarının yanı sıra kadın cinselliği de kitaplarında yer bulmuştu kendisine. Dolayısıyla yaşam hikâyesinden hareketle ve sokaklardan esinlenerek kaleme aldığı metinlerinde, hem yarım kalan hesapları kapatıyor hem de kurmacayla varoluşçuluğu ve feminizmi birleştiriyordu.
Küçük Tilkili Kadın da bu yoldaki kitaplarından biriydi. Yalnız kalmamak ve insanlardan daha fazla uzaklaşmamak için metroya binen, yoksullukla mücadele eden, kimse tarafından görülmezken bir tilki kürkü bulup yeniden insanlar arasına ve dünyaya dönen yaşlı bir kadının hikâyesini anlatıyor bu novellada Leduc.
“İşi başından aşkın bir sokak köpeği gibi…“
Sahiciliğin ve dramların yazarı Leduc, diğer kitaplarında olduğu gibi Küçük Tilkili Kadın’la da bu sıfatı hak ettiğini gösteriyor. Kendi hâlinde ve rutin bir yaşamı olan, her sabah metro gürültüsünü dinlerken kahve çekirdeklerini sayan kadın, oturduğu ve âdeta küçük dünyasına dönüşen çatı katındaki daireden şehri izliyor. Sokağa çıktığında da uzun zamandır devam ettirdiği ritüelleri var; piyango bileti büfesinin önüne gelmek, gazete satıcısına ve müdavimi olduğu kafeye uğramak… Bu alışkanlıkları olmasa şaşırıp kalacağını düşünerek yol alıyor, her zamanki gibi metroya binip vagonda oturan ve ayakta dikilen yolculara bakıyor.
Rutinlerin kendisini mutlu edip etmediğini pek bilmiyor, sadece yapıyor, bazen günü ve geçmişi karşılaştırıyor ama hareketten hiç vazgeçmeden ilerliyor: “İşi başından aşkın bir sokak köpeği gibi caddeleri, rıhtımları, sokakları, bulvarları geçiyor. Aynı yoldan bir geri bir ileri gidiyor ve nihayet olmak istediği yere, Villette Rıhtımı’ndaki iskele babasına ulaşıyor. İçinde vızıldayan arı sürüsü sakinliyor, kalbini yeniden bir sıcaklık kaplıyor, sırılsıklam sırtı kuruyor, şapkası dizlerine düşüyor, gri saçları omuzlarına dökülüyor. Bunun adı esenlik, bunun adı kendini bırakış. Dün de ondan önceki gün de gördüğü manzaraya bakıyor.”
Yürümeyi ve aylaklığı hayatının anlamı hâline getirirken zamanının geçip gittiğini fark ediyor, “yaşam ve ölüm hâlâ yenişemeyen iki manyak” diyor. Yürüyüşü, aylaklığı, metroya binişi, kahve çekirdeklerini sayışı ve yalnızlığı, var oluşunun hem birer parçası hem de anlamı. Her gün adımlamasa sokakların nefes alamayacağına inanıyor; insanlar arasında gizleniyor ve yoksulluğu ona yaşadığını hissettiriyor.
Değişimden korkuyor mu? Belki. Umutsuz mu? Olabilir. “Hayatına yeniden başlamanın imkânsız olduğunu haykırmak hiçbir işe yaramaz ki” cümlesi zihninde dolanıp duruyor. Kısacası bir sürükleniş hâlinde ve ulaşamadığı mutluluklar da ona eşlik ediyor. Var olmayı bir görev sayan kadın, yaşamı ve insanları izleyerek maskelerin ardına gizlenen öfkeyle deliye dönen ve tekinsiz sefil Parislileri gözlemliyor. Dar ve basık çatı katına dönene dek gününe hareket getiren olaylar üç aşağı beş yukarı böyle.

“Dünyayı taşımak zor.”
“Yaşamak basit bir iş aslında, birtakım alışkanlıkları arka arkaya sıralamaktan ibaret” diyen kadının hayata tutunmak için kendince çizdiği yollar ya da ürettiği formüller var. İşin özünde “hayatını kazanma” ya da “aylaklığını kazanma” tercihi bulunuyor. İkisi arasında gidip gelirken çöpten bir tilki kürkü çıkınca rutinlerle örülü ve alışkanlıklarla çevrelediği yaşamında ilginç bir hareketlilik başlıyor.
“Paspal”, “ehemmiyetsiz” ve “tuhaf” tilki kürkü, bir açıdan bakınca oyuncak, bir başka açıdan onun yeni yoldaşı ve arkadaşı. Kürkü bulduktan ve onu âdeta bir parçası hâline getirdikten sonra, daha bir özgüvenli yürüyor sokaklarda. Kürk, sanki bir çocuk gibi. Onu kolluyor, yanından ayırmıyor, gezdiriyor ve oyunlar oynuyor. Sıcaklığı, rahatlığı ve sakinliği bulduğu kürkü öpüyor, ona baktıkça gülümsüyor, hatta gülme krizine giriyor ve “tilkiyi ne kadar samimiyetle seviyorsa tilki de onu aynı samimiyetle eğlendiriyor.”
Tilki kürkünü bazen bir arkadaş bazen bir sevgili diye niteliyor. Duruma ve kadının ruh hâline göre değişiyor bu. Ona “aşırı mutluyuz çünkü kimse bizi istemiyor” diyor. Evine geldiğinde ise bambaşka düşüncelere dalıyor: “Dünyayı taşımak zor ama bizler yine de onu taşıyoruz. Yeraltındaki yuvamıza döner dönmez -ister neşeli ister mutsuz olalım- dünyaya kapıları kapatıyoruz, ona sırtımızı dönüyoruz. Eşyaların sadakati kendi sadakatsizliğimizden başka bir şey değil.”
Leduc’ün tek kişilik bir tiyatro oyunu misali kurguladığı romanda, kendi dünyası ve Paris sokakları arasında sıkışıp kalan, yalnız ve yoksul bir kadın var karşımızda: Yürüyor, yalnızlığını hafifletmek için metroya biniyor ve her günü neredeyse aynı şekilde yaşıyor. Bulduğu tilki kürkü sayesinde renklenen hayatı, âdeta eğlenceli bir gösteriye dönüşüyor. Fark edilince var oluşu başka bir anlama bürünüyor. Diğer bir deyişle yalnızlığının ve yoksulluğunun üstesinden gelmesini sağlayacak bir oyuna evriliyor kürkle kurduğu ilişki. Leduc’ün yazarlığının özü de bu işte; bir bunalımdan, yaşama nedeni türetenleri hikâyeleştirmek. Tıpkı kendi hayatında olduğu gibi…
Küçük Tilkili Kadın, Violette Leduc, Çeviren: Berna Günen, Can Yayınları, 80 s.