Rüyanın İçinde Olmak: Fatma Leyla Ak ile “Rüyalı” Sergisi Üzerine

Meryem Koç

Uğur Ulusoy’un Summart’ta sergilenen Rüyalı adlı sergisi, izleyicisini yalnızca bir sergi mekânına değil, sezgisel, renkli ve düşsel bir dünyaya davet ediyor. Bu evrenin kurucu unsurlarından biri de küratör Fatma Leyla Ak’ın duyumsal yaklaşımı. Hem yazı hem yerleştirme pratiğiyle Uğur Ulusoy’un resimlerine eşlik eden Ak, bu sergide yalnızca eserlerin düzenlenmesini değil, o gezegenin dilini ve atmosferini kurmayı üstlenmiş. Onun bakışında sergi, yalnızca görülmek için değil, içinde zaman geçirmek, yerli olmak, hatırlamak ve dönüşmek için de bir alan.

Bu söyleşide, küratörlük sürecinin ruhuna eşlik eden sezgileri, Rüyalı kavramının ortaya çıkışını, mekânla kurdukları ilişkiyi ve izleyiciye önerilen deneyimi tüm derinliğiyle konuşuyoruz. Fatma Leyla Ak’ın anlatımı, bir sergi üzerine düşünmenin ötesinde, bir dünyayı birlikte kurmanın incelikli yollarına da işaret ediyor.

Sergiyi kurgularken nasıl hareket ettin?

Sergiyi kurgularken, Uğur’un resimleriyle birlikte farklı bir âlem yaratmayı düşündüm. O zaten resimleriyle bambaşka bir gezegen yaratıyordu. Ben uzun zamandır bu gezegeni izliyorum; resimlerinin içinde çok zaman geçirdim ve baktım ki ben de buranın yerlisi olmuşum. Sergiyi izleyen kişinin de, kendini bu başka gezegenin içinde hissetmesini istedim. Bu yerin yabancısı değil de, yerlisi olduğunu düşünmeli ya da hayal etmeliydi. Çünkü ancak böyle bir bakışla resimlerin dili tam anlamıyla anlaşılabilirdi.

Biz bu serginin ismine Rüyalı dedik. Ben rüyalarım üzerine yazmayı, konuşmayı seviyorum; rüyaların burayı gördüğünü, bu gezegene uğradığını düşünüyorum. Uğur Ulusoy’la 2024 Ekim’inde yaptığımız bazı sohbetlerde rüya kavramı üzerine çokça düşündük. O zamanlar gönlümüzden bir Rüyalı kelimesi çıkıvermişti. Daha sonra Uğur bir gün resim yaparken “Rüyalı” kelimesinin sergi adı olarak içine sindiğini söylediğinde, bu isim bizim için netleşti. Ardından ben “Rüyalı olmak” üzerine düşünüp yazmaya başladım. Bu fikirle yola çıktığımda, Uğur’un ayıklamakta zorlanılacak kadar çok sayıdaki eserleri arasından, bu “Rüyalı olma” hâlini en iyi yansıtan resimleri seçtim.

Sergiyi mekânda kurmayı planlarken, Uğur’un mimarlık eğitimi ve pratiğine de sahip olması süreci elbette kolaylaştırdı. Ben eserleri seçerken, o bir gün Summart’ın maketini hazırladı. Böylece seçtiğim eserlerin diline uygun yerleştirmeleri önce maket üzerinde gerçekleştirdim. Makete ışığın altında bakınca, kendimizi birden Summart’ta hissettik; biz o an, serginin açılışını aramızda yapmıştık.

Elbette makette kurguladığım her şey fiziksel yerleştirmeye birebir taşınamadı. Örneğin, kolonu kaplamayı düşündüğüm ve zihnimde dokunduğumda tok bir his veren perde kumaşı vardı; ancak tüller hayal ettiğim gibi olmayınca bu fikirden vazgeçtim. Bazı eserlerin arkasındaki duvarların renkli olmasını planlarken, sonradan buna gerek olmadığını fark ettim.

Belki başka bir sefere, başka bir rüyada dedik.

Uğur Ulusoy’un işleri sana ne düşündürtüyor?

Onun resimleri bana her şeyin mümkünlüğünü düşündürüyor. Ben onun atölyesinde uzun zaman geçirme şansına sahip oldum. Bu yüzden onun renkleri, figürleri, kumaşları ve hikâyesi arasında durabiliyorum.

Onun resimleri benim hâlihazırda ruhu Leyla halime, “Senin başka Leylaların da var,” dedi. Ben, kendimin mümkünleriyle; hayatın ve insanın mümkünleriyle de karşılaştım. Olmaz denen her şeyin olabileceğini düşünmeye başladım.

Biz, yaşadığımız ülkede, dünyada türlü garipliklerle, türlü kötülüklerle karşılaşmamıza rağmen, kötülüğe alışırken iyiliğe şaşırır olduk. Ben onun resimleri içinde dolaştığımda yaşadığımız yerde iyiliğin ve renkli bir âlemin de olabileceğine inandım. Eserlerindeki renklerin sonsuzluğu, her şeyin bir aradalığı beni rüyalarımın kaynağına indirdi. 

Sanatçının pratiklerini onu sergiye dönüştürürken neler düşündün? 

Sanatçının pratiğini sergiye dönüştürürken, onun görsel diline ve düşünsel derinliğine sadık kalmaya çalıştım. Uğur’un üretim süreci sezgisel olduğu kadar yapısal da. Mimarlık geçmişiyle birlikte, mekânla kurduğu ilişki resimlerine de yansıyor. Ben bu ilişkiden yola çıkarak, sergi mekânını onun görsel dünyasıyla iç içe geçen bir alana dönüştürmeyi amaçladım. Onun göçebe yolunun izini sürdüm. Yolculuk çetelem vardı; nerede, hangi resmi yapmıştı, hangi duyguyla yapmıştı?

Ben de hissettiklerimi ona anlatıyordum. Eserleri seçerken benim de sezgisel yaklaşımım bana yardımcı oldu; o da bu konuda bana müdahale etmedi. Sergi için okumalar da yaptım; ancak anlatacak zaten çok şey vardı, onun hikâyesiyle roman bile çıkabilirdi. Sergi metinlerim ise hem bu gezegeni hem de bu gezegenin yerlisini, Uğur’u anlatmaya yetmeliydi.

Seçtiğim resimler arasında bir tür akış kurmaya çalıştım. Bu resimlerin renkleri, ruhları aynı anda yapıldığında birbirine akıyor. Ben eserleri yerleştirirken bu ilişkiye önem verdim. Resimler arasındaki muhabbet, sergide de sürüyor.

Aynı zamanda, izleyicinin sadece bakan değil, o dünyada bir süre kalan biri olmasını önemsedim. Bu yüzden resimleri mekâna sıkıştırmak istemedim. Summart’ın geniş mekânı, eserleri farklı yerlere yerleştirmeme olanak sağladı. Bu vesileyle, Summart ekibi ve Zeynep Hanım’a tekrar teşekkür etmek gönlümden geçiyor; bu süreci birlikte yaşamak bizim için kıymetliydi. 

Umarım Rüyalı sergisi ile karşılaşan izleyici de Baba Zula şarkısı gibi sergiden kendisine renkli alemler bulur. 

Sergi mekânı olarak Summart’ı seçmenin özel bir nedeni var mıydı?
Uğur, Zeynep Bora, Özlem Aleçakır ve Cem Karakaya ile geçtiğimiz yıllarda tanışmıştı. İstanbul’da yaşamaya başladığımızda ben de onlarla tanıştım. Çok samimi ve profesyoneller; bu piyasada özellikle vurgulamak gerekir diye düşünüyorum: dürüst ve sanatçıyı sömürmeyen bir yapıya sahip Summart. Bu bahsettiğim özellikler adeta bir “hint kumaşı” gibidir hepimiz biliyoruz. 

Zeynep Hanım, Uğur’la kişisel bir sergi yapmayı planlıyordu. Onların zaman akışında ilerleyen bu süreçte ben de dahil oldum. Uğur’la sanatçı-küratör olarak, onun Almanya’daki sergilerinin küratörlüğünü ve metinlerini üstlenmiş, bir ikili hâline gelmiştik. Sergiyi konuştuğumuz sıralarda bu sergiyi de duo olarak çalışmak istedik. Bahsettiğim önemli nedenlerin yanı sıra, suyun akıp yolunu bulduğu çok güzel bir işbirliği oldu bizim için. Böylece duo olarak ilk fiziksel işbirliğimizi de Summart İstanbul’da gerçekleştirmiş olduk.

Bu serginin küratöryel yapısını oluştururken en çok zorlandığınız ya da dönüştüğünüz an neydi?

Açıkçası zorlandığım bir şey olmadı. Ama küçük bir panik anımı anlatabilirim: Kurguyu yaparken Uğur’un Almanya’dan döndüğünde bir resmi valizinden çıkaracağını düşünüyordum. Çok sevdiğim bir işti bu, sergideki diğer iki resimle birlikte duvarda yer almasını hayal ediyordum. Ama o resmin hiç gelmediğini öğrendiğimde gerçekten üzüldüm. Çünkü serginin bütününde o eserin varlığı bana çok yerli yerinde geliyordu. Unutulduğunu öğrendiğimde, deyim yerindeyse saç diplerime kadar yandım. Ama bu da tatlı bir üzüntüydü korkulacak hiçbir şey olmadığını iyi biliyordum. Çünkü Summart’ta dört yanım resimlerle kaplıydı. 
Kendi dönüşümlerim ise daha çok karşılaşmalar ardından öğrenmelerle oldu. Bazen yazarken, bazen düşünürken, bazen de sergi sürecinde yaşadım bu dönüşümleri. Benim için güzeldi ifadesi başka işlerimde kendisini göstersin isterim. 

İzleyicinin sergiyle etkileşiminden nasıl bir dönüşüm bekliyorsun?

Bir dönüşümden söz edebilmek için önce izleyiciye anlatmak istediğim, “oralı olma” hâlini sergi ve metinler yoluyla doğru aktarabilmiş olmam gerekir. Eğer bunu ifade edebildiysem ve izleyici de kalıplar içinde değil ya da içindeyse de, oradan çıkıp “Rüyalı” olmaya, buranın yerlisi olmaya hazır olmak isterse, kendi içinde bir dönüşüm yaşayacaktır. Beklentim yalnızca, sınırları kaldırmaları olabilir. Sergiye geldiklerinde, olabildiğince uzun karşılaşmalara kendilerini bırakmalarını isterim. 

Sence bu sergide izleyici bir “rüya gezgini”ne dönüşebilir mi?

Neden olmasın? Resimlerle uzun süre vakit geçirdiklerinde, rüyayı gerçeklikten bağımsız görmediklerinde; rüyalarının da anılarını oluşturduğunu fark ettiklerinde ve aslında rüyanın burayı bildiğine inandıklarında bu mümkün. O zaman gözler açık ya da kapalıyken de her şey kendini duyurur. Belki de o zaman orada gezgin olmak isterler. Keşfetmeye açık olan için keyifli bir yolculuk olacaktır.

İyi bir küratöryel metin ya da kurgu nasıl olmalı? Bu sergide kendi yaklaşımını nasıl uyguladın?

Bu soruya keskin bir yanıt vermenin doğru olmadığını düşünüyorum. “Küratöryel metin şöyle olmalıdır, kurgu böyle olmalıdır” demek, benim söylediklerim dışında yazılan metinleri ve yapılan işleri kendi nazarımda yok saymak olur ve bu da ayıp olabilir. Tanımlamaktan daha ziyade sevdiğim yaklaşımı anlatabilirim:
Beni etkileyen, kendinden yola çıkan, özünü yansıtan metinler ve işlerdir. İnsan, kendi hissinden yola çıkmadan bir şey ortaya koyuyorsa, ben bu durumda samimiyeti sorguluyorum. Samimi bulmadığım bir eser de açıkçası beni etkilemiyor. Samimiyeti bu çağda bulmak belki zor, ama masamda yer vermediğim bir şeye zihnimde ve gönlümde de yer veremiyorum tam tersi de doğru. 
Dolayısıyla her ne kadar bir sanatçıyı anlatsam da, onunla ve eserleriyle birlikte kendimden bir şeyi de arıyorum. Hemhal olmaya çalışıyorum. Çocukluğumdan beri yazıyorum, içimden geleni aktarmaya çalışıyorum. Alıntılarla dolu bir metin oluşturmayı sevemedim. Zaten hepsi içimizde harmanlanıyor; benden çıkan da o dönemde ruhuma ne verdiysem o oluyor.  Rüyalı üzerine yazmaya devam ediyorum ve içinde geçen bir sözü eklemek istedim: 

Ruhun mayası komşudan alınır mı?

Çocukken, annem mayaladığı yoğurtlarda mayayı komşudan alırsa ben hemen hissederdim; o yoğurdu bir türlü sevemezdim. Yoğurt misali işte ruha da maya başka yerden alınınca, ortaya çıkan eserden tat alamıyorum. Daha fazla sözü uzatmayayım; ne diyeyim, mayamız özümüzden olsun, ruhumuz güzel kalsın.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*