Yelpazem de mi Sıkıyönetime Giriyor?, merkezinde Tuna Nasser’in yer aldığı ancak arka planında neredeyse bütün bir Ortadoğu’nun hikâyesinin yer aldığı özel bir kitap. Öte taraftan sizin Tuna Nasser ve ailesiyle kişisel bir tanışıklığınız da mevcut. Öncelikle bu tanışıklık ve ilginin nasıl başladığını sorarak başlamak isterim: Tuna Nasser ve ailesiyle tanışıklığınız nasıl gelişti?
Tuna Nasser’ın torunu Nadine en yakın arkadaşlarımdan biri. Lisede tanıştığımızdan beri anneannesinin çok sıra dışı bir hikâyesi olduğunu biliyordum. 2015’in yazında Bianet’te staj yapıyordum, bir gün iş çıkışı Nadine ile buluştum. Konu bir şekilde anneannesinin bir çocukluk anısına geldi; kitabın birinci bölümünde yer alan, Tarlabaşı’ndaki evlerinde çıkan yangın ve yan sokaktaki seks işçileriyle ilgili olan hikâye. “Anneannenle röportaj yapabilir miyim?” dedim. O hikâye için röportaja oturduk ve sohbet Yassıada’dan Lübnan İç Savaşı’na uzanınca Tuna Nasser da ben de bu söyleşinin ileride çok daha kapsamlı bir şeye dönüşebileceğini gördük.
Nadine, annesi ve anneannesi benim için çok değerli insanlar. Tuna Nasser’ın hikâyeleri ve kişiliği onlarla kurduğum kişisel bağın da ötesinde bir yerden de beni etkilediği için o ilk Bianet röportajının yıllar sonra bu kitaba dönüşmesi beni çok mutlu ediyor.
Bir tür olarak biyografi, metne dâhil edilenler/edilmeyenlerle oldukça tartışmalı bir tür olarak değerlendirilebilir. Burada yazar kadar hayatı yazılan kişi ve onun ailesinin tavrı da önemli bir konu aslında. Tuna Nasser’in biyografisini kaleme alırken nasıl bir yol takip ettiniz? Nasser ailesiyle kitaba girecek/girmeyecek durumlar, olay ve meseleler üzerine görüştünüz mü?
Bu kitabın en büyük zorluğu (kâğıt krizi yüzünden kitabın çıkmasını üç yıl beklememizi bir kenara koyarsak) aileye karşı duyduğum sorumluluk oldu. Tuna Hanım’ı tek taraflı, tek boyutlu, yalnızca başına gelmiş güzel şeylerle ya da onu iyi gösteren olaylarla yazmak gerçekçi olmazdı, ben de öyle bir biyografi okumak istemezdim. Hepimizin önemli önemsiz hataları, büyüklü küçüklü pişmanlıkları, zaafları var. Bunları görmezden gelmek bence Tuna Hanım’ın hikâyesine ayıp olurdu.
Kitap için Tuna Hanım ile kapsamlı söyleşiler yaptım, o bana bütün hayatından en önemli olayları hatırlayabildiği her detayıyla anlattı ve istediğim her şeyi kitaba dahil edebileceğini söyledi. Tuna Hanım’ın kızı Farah Hanım ve Nadine ile de kısa söyleşiler yaptım. Belirli konuları kitaba dahil etmek için tekrar tekrar izin aldım. Hepsi nihai kararı bana bıraktı. Hatta Nadine’e birkaç ayda bir tekrar tekrar “Emin misin?”, “Hâlâ emin misin?”, “Bu konuyu kitapta istiyor musun?” diye sorduğum bir dönem vardı. Sıkılmadan (ya da sıkıldığını belli etmeyen bir kibarlıkla) evet, dedi. Umarım bu harika aileyi en gerçekçi şekilde yansıtabilmişimdir. Çünkü hikâyelerin gücüne inanıyorum ve en acı, en zor olanların diğer insanlara ne kadar iyi gelebileceğini, ne kadar iyileştirici olabildiğini biliyorum.

Öte taraftan kişinin bizatihi tanıdığı birinin hayatını yazması, sizin de “Önsöz”de belirttiğiniz gibi “anlatsa kitap olur” denecek denli baskın birinin hayatını yazması farklı bir tartışma konusu. Bu anlamda kişisel olarak da tanıdığınız, vakit geçirdiğiniz birinin hayatını yazmanız sizi nasıl etkiledi? Size ona dair neler düşündürdü?
Kendimle ilgili yazsaydım istediğim kadar dürüst, istediğim kadar eleştirel olabilirdim. Ama ben 6 Eylül’de Beyoğlu’nda değildim, Yassıada’ya gitmedim, Lübnan İç Savaşı’nda benim arabam taranmadı. En sevdiğim otobiyografilerde hep dürüstlük, özeleştiri ve mizah vardır, David Sedaris’in, Roxane Gay’in kişisel denemelerini çok severim, Ariel Levy’nin “Thanksgiving in Mongolia”sını tekrar tekrar okudum. Yazarların dürüstlüğü ve kendilerine karşı olan bakış açılarını verme biçimleri beni çok etkiler. Ama başkası hakkında “dürüst” olmak ne anlama geliyor? Bunun üzerine çok fazla düşünmem gerekti.
Hem günümüzün yargılarını ve kendi değerlerimi bir kenara bırakarak mesafeli davranmaya hem de kendimi Tuna Hanım’ın yerine koymaya çalıştım. Bir yandan kişisel bir yakınlığımız ve aileye karşı hissettiğim derin bir bağım vardı, bir yandan da bir adım uzaktan bakma ve o dönemi düşünme ihtiyacı hissediyordum. Belki okurken belli oluyordur, kitapta olaylara olan mesafemde kurmaya çalıştığım çok spesifik bir denge var. Ama kitabın ötesinde, Tuna Hanım’ı bu kadar yakından tanıyabildiğim, bu hikâyeleri dinleme şansım olduğu için çok şanslı hissediyorum. Bu kadar zeki, bu kadar muzip biri hakkında daha pek çok kitap yazılabilir. Hep sınırları zorlamış, hem dönemini yansıtıyor, kendi jenerasyonundan insanları temsil ediyor hem de bu dönemler için çok sıra dışı biri.
Gazeteci olarak bir biyografi çalışması yürütürken nasıl bir araştırma süreci yürüttünüz? Arşiv, belgeler, tanıklık ve kişisel temaslar, size ve çalışmanıza nasıl bir katkı sundu?
Tuna Hanım’la günlerce söyleşiler yaptım, kızı Farah Hanım ve torunu Nadine’le de görüşmeler yaptım. Tuna Hanım’ın kardeşi Derya Hanım bazı olayları teyit etmeme yardımcı oldu. Evlerindeki bütün fotoğraf albümlerini altüst ettim. Dönem gazetelerini taradım. Türkiye yakın tarihine yönelik arşivlerden kapsamlı bir teyit çalışması yaptım. Kurum arşivlerini inceledim.
Lübnan için birçok şeyi sıfırdan öğrenmem gerekiyordu, bulabildiğim her makaleyi okudum, belgeseli izledim. Bu hiçbir şekilde bir tarih kitabı olmasa da bütün bilgilerin döneme olabildiğince uygun olması benim için çok önemliydi. Elimden geldiğince özenli ve titiz çalıştım ama tabii ki olayları romanlaştırdığım ve işin içine kurgu girdiği için teyit konusunda bir haber yazarken ya da kurgu dışı bir çalışma yaparken yaşadığım stresin yalnızca yarısını yaşadım.
Tuna Nasser, kişisel yaşantısı kadar tanıklık ettiği tarihsel süreç ile de dikkat çeken bir şahsiyet. 6-7 Eylül Olayları’ndan Lübnan İç Savaşı’na kadar birçok önemli sürece tanıklık etmiş bir isimden söz ediyoruz. Tanık olduğu tüm bu süreçler onu ve kişiliğini zamanla nasıl etkilemiş, onun üzerinde ne tür bir etkide bulunmuştur?
Bence Tuna Nasser’ın dünyayı anlamlandırma biçimi, jenerasyonundaki çoğu kişiyi çok iyi yansıtıyor. Çok büyük olaylara, Türkiye’nin en kritik dönüm noktalarından bazılarına tanıklık etmiş. Tabii ki birçok açıdan etkilenmiş. Ama ne kadar etkilendiği kadar ne kadar etkilenmediği de önemli bence. Ya da bu etkilenmenin neye dönüşmediği. Apolitik bir jenerasyondan geliyor ve apolitik biri. Doğrudan bu konular hakkında bugün bile derinlemesine yorum yapmıyor. Sadece insani bir yerden gördüğü acılardan ne kadar etkilendiğine değiniyor. Yıllar sonra geri dönüp o olayları farklı bir şekilde ele almıyor. Öte yandan bütün toplumsal sorunlara rağmen hayatında istediğini yapabilmesi, otorite ya da iktidar figürlerinin dayatmalarına boyun eğmeme inadı, istediğini yapması, örneğin 1950’lerde üniversiteye gitmesi, Türkiye’nin ilk kadın hava trafik kontrolörlerinden biri olması, evliyken çalışmaya devam etmesi, yurt dışına taşınması da aslında bugün “politik” olarak okuyabileceğimiz şeyler. Bunları içinde olduğu toplumdan bağımsız düşünemeyiz. Bunu belki de zamanın etkilerinden çok zamanın koşullarına verdiği tepkilerinde görebiliriz.

Tango Kilo ile November November; yaşadıkları ilişki, evlilikleri, hayatlarını idame ettiriş biçimleri ve Türkiye-Lübnan hattında inşa ettikleri yaşam ile çeşitli yazılara da konu olmuş bir çift. Aileyi ve doğrudan tüm bu isimleri tanımış biri olarak şunu sormak istiyorum: Nasser-Tuna ilişkisini bu kadar özel kılan temel faktör nedir?
Bence bir kurgu roman yazsaydım ve iki ana karakteri iki farklı ülkede yaşayan ve birbirlerine telsiz üzerinden duydukları sesleri sayesinde, hiç tanışmadan âşık olan iki hava trafik kontrolörü yapsaydım fazla romantik olmakla suçlanırdım. Gerçekçi olmayacağı için kendim de bunu yazmazdım. Bu iki insanın bu dünyada birbirini bulmuş olması gerçekten çok özel ve inanması zor.
Tuna, Nasser için dilini bilmediği, hiç görmediği bir ülkeye, Lübnan’a taşınıyor. Çocuklarını orada yetiştiriyor, gerçekten Beyrutlu oluyor. Ama “mutlu mesut sonsuza kadar” yaşamıyorlar. Lübnan İç Savaşı’na dönüşecek olan çatışmalarda üstleri taranıyor, Tuna, Nasser’ı hastaneye taşıyor; Nasser Beyrut’ta çalışırken çocuklarıyla tek başına İstanbul’da sıfırdan bir hayat kurmak zorunda kalıyor; evliliklerinde büyük bir sorun yaşıyorlar, eşini kaybediyor. Her şeye rağmen bir aile olmaları bence romantik olmadan bir o kadar özel olan kısım. Kendi geleneklerini başlatmış, kendi yaşamlarını tekrar tekrar sıfırdan inşa etmişler. Yıllar önce kaybettikleri Nasser’ın etkisi, sevgisi tüm aile üzerinde sürüyor ve onlar tarafından sürdürülüyor. Başka bir ailede kaybedilen bir eşin, babanın, dedenin bu kadar “yaşatıldığını”, onurlandırıldığını görmedim. Tuna Hanım’ın gözlerinde o sevgiyi hâlâ görüyorsunuz, Farah Hanım’da da Nadine’de de.
Bir kadın olarak Nasser’in yaşadıkları, tanıklık ettikleri, maruz kaldığı durumlar da ayrıca üzerinde durulması gereken bir konu. Sizin de özellikle “toplumsal cinsiyet temelli şiddet” meselesi üzerinde duran/çalışan bir yazar olduğunuzu biliyoruz. Bu bağlamda Nasser’i “modernleşen bir kadınlık deneyimi” bağlamında nasıl değerlendirmek gerekir?
Ben Yelpazem de mi Sıkıyönetime Giriyor?’u sıradan bir kadının sıra dışı hikâyesi olarak görüyorum. Sıradan bir kadın çünkü bir anne, anneanne, kahve içerken eğlendirdiği dostları var, bedeniyle uğraşmışlığı, vermek zorunda olduğu sınavlar, en sevdiği kitaplar ve şarkılar var. Sıra dışı bir hikâyesi var çünkü 1950’lerde üniversite okumuş, Türkiye’nin ilk kadın hava trafik kontrolörlerinden biri olmuş, Yassıada’ya duruşmaları izlemeye gitmiş, darbeden sonra üstüne atanan askerlere kafa tutmuş, eşinin hayatını kurtarmış…
Bence birçok kadın gibi sıradanlığın, içine sıkıştırılmaya çalıştığı kalıpların içinde sıra dışı şeyler yapmayı başarmış. Toplumun beklentilerinin bazılarını karşılamış, bazılarına direnmiş ve nihayetinde iki tane harika kadın yetiştirmiş. Nasser ailesinde bu kadınların kendi jenerasyonlarını nasıl temsil ettiklerini, dönem değişse de cinsiyetçiliğin yüzünü değiştirse de nasıl devam ettiğini de görüyoruz. Ama bu Nasser kadınları gibi mücadele eden muzip, kendine özgü kadınları yıldırmaya yetmiyor.

Değişen toplumsal rollerin sunduğu açmazlar ve bu açmazlara dair getirdiği açılımlar üzerinde de durmak istiyorum. Nasser, Türkiye ve Lübnan’daki yaşantılarıyla büyük toplumsal rollerin bir parçası olmuş, toplumların değişim/dönüşüm süreçlerine ortak olmuş bir isim. Son olarak Nasser’in kişisel yaşantısıyla toplumsal tarihi nasıl iç içe geçmiştir? Nasser ile bir parçası olduğu toplum(lar) üzerine neler söylenebilir?
Tuna Nasser “Türk” olduğu için belli çatışmalarla karşı karşıya kalmış, “göçmen” olduğu için bazı spesifik durumlar yaşamış, “kadın” olduğu için başına gelen birçok şey var. O dönemlerde bunlar yüzünden üstüne yüklenen rollerin bir kısmını kabul etmiş ve en iyi şekilde gerçekten sorumluluğu olduğunu hissettiği görevleri severek yapmış. Çocuklarını yetiştirmiş, yeni bir ailenin, toplumun parçası olmuş. Lübnan’a da Türkiye’ye de tüm zorluklarına rağmen ait hissetmiş ve iki ailesiyle de gurur duyuyor. Ama kimliklerin bir kısmı insanları güçlendirirken bir kısmı da kişiye ciddi acılar getiriyor. Örneğin kitapta Tuna Hanım yıllarca Beyrut’ta yaşadıktan sonra 70’lerin ortasında İstanbul’a döndüğünde İstanbul’u tanıyamıyor, kendi evinde yabancılık yaşıyor. Bu, birçoğumuzun çocukluğumuzu yaşadığımız sokaklara gidince midesini takla attıran yersiz-yurtsuz olma hissine çok benziyor.
Hannah Arendt modern dünyadaki anlam krizini yurtsuzlaşmayla okumuştur. Bunu Tuna Nasser’ın jenerasyonu da yaşadı, kızının jenerasyonu da benim de bir parçası olduğum torununun jenerasyonu da. Fatmagül Berktay der ki, Arendt’e göre “Modern koşullarda yıkımı anlatan kelime yok etmek değil, tersine muhafaza etmektir.” Bence Tuna Hanım üstüne yüklenen, öncekilerden devraldığı bazı şeyleri yok etmiş, bazılarını muhafaza etmiş. Biz de kişisel yaşamlarımızda kendimizden önce gelenlerin yaptıklarını bir anlamda yıkmak durumundayız ki onları gerçekten onurlandırabilelim ve kendi anlam dünyamızda özgür yaşayabilelim.


İlk yorum yapan olun