Burcu Özer Katmer: “Öykülerimi bir hikâye kapımı çaldığında, karakterleri dinleyerek yazıyorum.”

Aynur Kulak

Çağdaş edebiyatımızdaki yolculuğuna Kendine Ait romanı sonrası ilk öykü kitabıyla devam eden Burcu Özer Katmer; “Dünyayuva, kendimizle yeniden buluşabilmek ve kendimize yeniden yuva olabilmek için, dünyanın herhangi bir yerinin bize güvenli bir alan olabileceği umudunu taşıyor,” diyor. Göç, aile ve anne olmak, dostluk, geçmişle hesaplaşma gibi insana dair temalarda bizi buluşturan Burcu Özer Katmer’in  öykülerinin içinden tanıdık şarkılar, bilindik şiirler, özlenen adalar ve geride bırakılan şehirler geçiyor. Burcu Özer Katmer ile Dünyayuva’ya dair tüm ayrıntıları kapsamlı şekilde konuştuğumuz söyleşimiz için buyurun lütfen.

Uzun yıllar iş dünyası içerisinde yer alıyorsunuz fakat okuyunca görüyoruz ki, aslında edebiyatla hep bir temasınız var. Bu teması, edebiyatla olan bağınızı konuşarak başlayabilir miyiz; çok yoğun çalıştığınız dönemlerde de yazmak kafanızın bir köşesinde hep var mıydı?

Geriye dönüp baktığımda, doğama çok da uygun olmayan bir sistemin içinde yüksek performansla çalıştığım yıllar boyunca, okumanın ve yazmanın kendimle temasımı yitirmememi sağlayan iki temel kaynak olduğunu görüyorum.

Kurumsal hayatın yoğun temposunda yazı, benim için daha çok bir dışavurum ve içgörü aracıydı. Defterlerim hep benimleydi; sık sık yazıyor, “Bana ne oluyor?”, “Şu an nasılım?” gibi sorularla kendimi dinlemeye, anlamaya çalışıyordum.

Kendim için yaptığım en iyi şeylerden birinin de, bir okur olarak edebiyatla bağımı hiç koparmamak olduğunu söyleyebilirim. Bu bağ sayesinde iç sesimi canlı tutabildim ve doğru zaman geldiğinde yeni kariyer adımlarını atma cesaretini buldum. Bugün tutkuyla yaptığım işlere yönelmiş olmamda, o dönem edebiyatla beslenmeye devam etmenin payının büyük olduğuna inanıyorum.

Değişen rotanız ve bu rotaya eşlik eden, kadınların bedenleriyle bağ kurmaları, güçlerini keşfetmeleri, podcastleriniz, tabii bunların belki de en tepesinde duran İsviçre’ye ailenizle taşınmanız, göçmenlik, yabancılık meseleleriyle birlikte bir kurmaca dışı kitabınız var aslında. Fakat hayatınızla ilgili bu yeni rotalar oluşup, tüm bu yeni inşalar sürerken Dünyayuva içerisindeki öyküler bilinçli veya bilinçsiz yazılmaya başlanmıştı sanırım. Notlar alıyordunuz belki fakat öyküleri okuduktan sonra biyografinize tekrar bakınca öyküleri yazdıran şeyleri yaşamışsınız da, ne dersiniz?

Ortak insan hâllerini onurlandırmak, benim varoluş nedenlerimden biri. Bunun yolu bazen yazıdan, bazen podcastlerden, bazen de açtığım alanlardan, atölyelerden geçiyor. Hayatımda yön değiştirirken kullandığım ifade araçları değişse de temas ettiğim yer hep aynı. Paylaştıklarımla “yalnız değiliz” hissini beslemeyi umuyorum.

Yazmak özelinde konuşursak, benim için derin bir dinleme deneyimi olduğunu söyleyebilirim. Öykülerimi çoğu zaman önden notlar alarak değil; bir hikâye kapımı çaldığında, karakterleri dinleyerek yazıyorum. Bir süre onları içimde taşıyorum; gittiğim her yere benimle birlikte geliyorlar ve ne zaman anlatılmak isterlerse, o zaman yazıya dökülüyorlar.

Hem kendi göç yolculuğum hem de yıllardır kadınlarla çalışarak tanıklık ettiğim sayısız hikâye, beni insan deneyimini onurlandırmaya daha da yaklaştırdı. Göç, aidiyet ve kendi doğanı yaşama gibi temaların Dünyayuva’daki öykülerde yer alması, bilinçli bir tercihten çok, yaşadıklarımın ve tanıklıklarımın doğal bir sonucu.

Dünyayuva içerisindeki öykülerin yazılmasında ana/odak meseleniz neydi? Neydi sizi yazmak üzere masanızın başına oturtan sebepler?

Dünyayuva’daki öykülerin meselesini, tüm metinler tamamlandıktan sonra kitabın başına yazdığım satırların iyi özetlediğini düşünüyorum.

“Dünyanın herhangi bir yerinin,
bir kadının kendini dinleyebileceği ve
hayatını yeniden yaratacak gücü bulabileceği
güvenli bir yuva olabilmesi adına,
direngen bir umutla yazılmış öyküler…”

Dünyayuva, kendimizle yeniden buluşabilmek ve kendimize yeniden yuva olabilmek için, dünyanın herhangi bir yerinin bize güvenli bir alan olabileceği umudunu taşıyor. Bu umut, benim için romantik bir iyimserlikten çok; yaşanmışlıkların içinden doğan, bütüne ulaşmak isteyen bir çağrı, bir ses.

“Küçük Mavi Defter” kitaptaki ilk öykünüz. Parçalı yapısı ve parçalı anlatımıyla son derece etkili bir öykü. Bu yapı aslında seçmiş olduğunuz tematik unsurlara da sirayet ediyor: Bağ kurma, öteki olma, yabancılık, kadın olarak bir takım davranış ve duygu durumlarıyla sınanma, anne olma, kayıp, yas bağlamları önemli kılınmış. Ben ilk öykünüzden örnek verdim ama aslında tüm öykülerinizde güçlü şekilde hissediyoruz tüm bu tematik unsurları; ne dersiniz?

Tüm öykülerde, kadınların kendilerinden ayrı düşmesine neden olan hâllere yer verdiğimi fark ediyorum. Kadınların her biri, çeşitli vesilelerle fiziksel ya da içsel yolculuklara çıkıyorlar; bir yerden başka bir yere doğru ilk adımı atıyorlar. Yolda olmak, onlara kendilerine dair keşifler ve içgörüler sunuyor.

Tıpkı yolumuzu yeniden bulabilmek için önce “kayboldum” dememiz gerekmesi gibi; kendilerinden ne kadar uzağa düştüklerini, bir yerlerde kendilerini unuttuklarını fark ettiklerinde, önlerinde yeni yollar ve yeni varoluş ihtimalleri açılıyor.

Tek bir kavramı da ele alabiliyorsunuz; “Ayıp” mesela. Bu hikâyenin adı başka dilde yazılamazdı, diyorsunuz “Ayıp” için. Ayıp’ın anlamı hiçbir dilde değişmez çünkü. Ayıp’ın yuvalandığı, yerleştiği yerleri bu öykünüz özelinde konuşabilir miyiz? Birçok kadının ve kadınlara dair birçok durumun yansıması olarak yazdığınızı düşündüm bu öykünüzü.

Öyküde Ayıp kavramını, “sınırı belli olmayan, bizi içine alıp yok eden koca bir kese” şeklinde tanımlıyorum. Bir kadın neyi yaşamaktan menedilmek istenirse, kadının ne vesilesiyle gücüne uyanmasından çekinilirse, işte bu ayıp oluyor.

Kendi adıma bu döngüyü kırabilmek için kızıma Ayıp kelimesini hiç öğretmedim. Ama kültür her çocuğa annelik ediyor; çocuklar kaçınılmaz olarak içinde yaşadıkları çağdan ve çevreden etkileniyorlar.

Yaşadığım ülkede de farklı vesilelerle kadınlara yönelik koşullanmalar var. Bu nedenle İsviçre’de bir edebiyat festivalinde bu öyküyü okuyabilmek ve öyküye dair meselemi kendi dillerinde katılımcılara aktarabilmek benim için çok güçlü bir anlam taşıyordu. Kadınlar olarak ortak meselemizi, bize yüklenen kavramlar, koşullama ve kısıtlamaları görünür kılmak için bu öykü bir vesile olsun istedim.

Her öykünüz kadınlık durumları üzerinden yuva arayışı içerisinde yer değiştirme, adapte olmaya çalışma; bu arada geçmiş zaman hikayeleriyle bağını koparmak istememe gibi kurguyu belirleyen önemli ayrıntılar var. Fakat geç kalmışlıkla, yanlış seçimlerle birlikte kayıp ve yas içerisinde olma durumları da var. Hamile kalıp doğurmama gibi, çocuk varsa eğer onunla doğru ve sağlıklı bağlar kuramamanın suçluluk duygusu gibi ya da sevgiliden ayrılma ve pişmanlık gibi. Öyküleriniz kadınlık sorunları üzerinden ilerlese de, diğer yandan modern çağ ve modern insan profili de çiziyor desem, ne söylemek istersiniz.

Her gün kendimize “Ben ne istiyorum? Benim değerlerim neler?” gibi sorular sormazsak, bizi bir akıntıda sürükleyerek kendimizden ayrı düşürecek bir çağda yaşadığımızı düşünüyorum. İçinde bulunduğumuz çağın ve sistemin bizi koşullamalarını sorgulamaksızın kabul etmemiz kadar, önceki nesillerden sorgulamaksızın alıp devam ettirdiklerimizin de üzerimizde etkisi olduğuna inanıyorum.

Bence bu durum kadın-erkek ayırmaksızın herkes için geçerli; yalnızca kadınlar çoğu zaman buna daha fazla maruz kalıyor. Öykülerimde kadınlık hallerini merkeze alsam da temel olarak anlatmaya çalıştığım, modern çağda insanın kendi değerlerini, arzularını ve ideallerini keşfetmesinin ve onlara sahip çıkmasının hayati önemi.

Genelde dışarıda, dış mekanlarda, başka ülkelerde geçiyor öyküleriniz fakat içeriyle, iç dünyamızla, duygularımızla kurduğunuz ilişkiler öykülerinize önemli ölçüde derinlik kazandırıyor. Yuvalarımız aslında iç duygularımız, hissettiklerimiz; bağlantı kurmamız gereken yerler içe bakışımızla ilgili sanki. Mesela “Faslı Dirayet”, “Bir Mukaddes Tenhalık”, “Çakır Gözler ve Rüzgar Gülleri” öykülerinizi bu minvalde konuşabilir miyiz?

Bu üç öyküdeki karakterlerin ortak özellikleri, kendilerini yeniden yaşamaya duydukları özlem diyebilirim. İnsan acısını ve öfkesini bastırdığında, sevinç ve heves gibi diğer duyguları da hissedemez oluyor ve kendisiyle, etrafındakilerle bağı gitgide zayıflıyor. Öykülerin kahramanları, hissizleştikleri ve donuklaştıkları süregelen halin etkisinden çıkmak; öfkelerine ve yaslarına yer açmak istiyorlar. Günün sonunda, gözyaşlarına yer açarak donmaktan kurtulma, yeniden canlanma ve kendilerini yaşama ihtimallerinin peşinden gidiyorlar.

Öyküleri yazma sürecinde sizi en çok etkileyen, başucu kitaplarınız hangileri oldu?

Son iki yıl boyunca çok yoğun okumalar yaptım. Bu bilinçli bir tercih değildi, ama fark ediyorum ki özellikle Dünyayuva’yı yazdığım dönemde okuduğum yazarların çoğu göç deneyimi yaşamış ve bunu satırlara döken isimlerdi. Agota Kristof ve Jhumpa Lahiri’yi bu yazarlar arasında sayabilirim. Rachel Cusk’ın yazınına da o dönemde yoğun olarak yönelmiştim. Kadın olmaya dair ifade ettiğim her şeyde Kurtlarla Koşan Kadınlar’ın etkisini yadsıyamam. Kitabın yazarı Clarissa P. Estes’i ruhsal annem olarak görüyorum. Kitaplarımızın aynı yayınevinden çıkmış olması da benim için büyük bir mutluluk kaynağı.

Öyküler yazmaya devam edecek misiniz? Masanızda yeni çalışmalarınız var mı?

Yazarken farklı türler ve formlar denemeyi çok seviyorum. Kurmaca dalındaki ilk kitabım Kendine Ait bir romandı, sonrasında öykülere yönelmiştim. Öykü kitabım Dünyayuva yayınlandıktan sonra ise küçürek öykü alanına yöneldim ve bu türde bir kollektif kitap projesinde yer aldım.

Şu aralar, yaşadığım ülkenin dili olan Almancada yazmayı denediğim bir çocuk kitabı projem var. Sonrasında yazılmasına vesile olabileceğim yeni hikayeler için de şimdiden heyecanlıyım.