Aynur Kulak
Çağdaş edebiyatımıza öykü kitaplarıyla katkıda bulunan, İçbahçe ve Yalancı İçin Bir Boşluk arasında yer alan Virgülün Şikâyeti ile edebiyatımıza biçim ve içeri olarak dikkat çekici öyküler kazandıran Simlâ Sunay; dili, imla kurallarının malzemesini, mimariyi, sosyolojiyi, bedeni, duyguları birbirinden ayırmayarak edebiyatımıza bakış perspektifimizi genişletiyor. “Mesafe ile boşluk kavramlarıyla kurduğum ilişki mimarlık pratiğimden bağımsız değildir ama edebiyat ve sosyoloji bunu dönüştürdü bence. Mesafe, manzara ve boşluk aynı zamanda çok sınıfsal kavramlar. Boşluk benim için artık demokrasiyle birlikte düşündüğüm, direniş temelinde yaklaştığım bir sözcük. Mesela şimdi, mesafe ilişkilere, boşluk harekete ve manzara da el koymaya açılıyor zihnimde.” diyor Simlâ Sunay anlatı perspektifinin inceliklerini nasıl oluşturmaya çalıştığını anlatırken. Kapsamlı gerçekleştirdiğimiz söyleşimiz için buyurun lütfen.
Seninle 2022’de Yalancı İçin Bir Boşluk kitabın odağında bir söyleşi yapmışım ve “Manzara için mesafe ve boşluk gerek.” cümleni başlığa taşımışız. Buradan yola çıkarak iki soru ile sohbetimizi başlatmak istiyorum.
Birincisi; “Mesafe” ve “Boşluk” mimarlık mesleğinin de bir getirisi ve etkisi olarak metinlerine yansıyor, diyebilir miyiz? “Virgülün Şikâyeti” metninde de var bu durum, bu yüzden sormak istedim.
Evet, söyleşimizde yalanın (konfor ve imkân olarak) boşluk ve mekânla ilişkisini konuşurken arada “manzara için mesafe ve boşluk gerek”, demişim; bence bunu daha önce yayımlanan Virgülün Şikâyeti kitabındaki “Manzara” öyküsüne bilinçli çağrışımla söylemişim. O söyleşide şunu da demişim: “Ben yalancının yalancı olarak tohumlarını saçtığı o boşluğa/yuvaya, mekânlaşmış somut yüzeyine bakmak istedim.” Bu kadar afili olmasa da boşluk üzerine düşünmeye daha önce başlamışım demek ki. Mesafe ile boşluk kavramlarıyla kurduğum ilişki mimarlık pratiğimden bağımsız değildir ama edebiyat ve sosyoloji bunu dönüştürdü bence. Mesafe, manzara ve boşluk aynı zamanda çok sınıfsal kavramlar. Boşluk benim için artık demokrasiyle birlikte düşündüğüm, direniş temelinde yaklaştığım bir sözcük. Mesela şimdi, mesafe ilişkilere, boşluk harekete ve manzara da el koymaya açılıyor zihnimde. Mimarlıkla artık boşluğun sadece organizasyonu anlamında ilgilenmiyorum. İnsan olmayanların da dahil olduğu bir bakışa dönüştü.
İkinci sorum: Virgülün Şikâyeti’yle devam ederek, aynı lineer yapıyla devam etmiyormuşsun gibi geldi. Fakat sonra şu bilgiyi gördüm; aslında kitap İçbahçe öykü kitabından iki yıl sonra 2015 yılında, yani on yıl önce, yayımlanmış. Virgülün Şikâyeti’nin, dert edindiği meseleleri adına bir yolculuğu var yani. Geçen süre zarfında bu meselelerin “manzarası”, “boşluğu” ne durumda?
İçbahçe’de ilk öykülerim yer alıyor, oylumsuz, dağınık, bir kendini bulma hali gibi ama “susam” yine başrolde. “İçbahçe” aslında boşluğun öykü dosyasında, öyküler arasındaki ortak somut mekânı, evet yine bir boşluk. Bunlar apartman boşlukları, avlular, gelip geçtiğimiz mekânları önceliyor. Virgülün Şikâyeti ise Gezi Parkı Direnişi sonrası yazılmış, dil ve biçimle derdi olan, oylumlu öykülerden oluşuyor. Boşluk burada başmekân değil ama “Manzara”, Cer Dairesi”, “Yeni Dünya” gibi öykülerde sivriliyor. Seninle serüvenimiz nedeniyle boşluğun benim için hep önemli olduğunu daha iyi anlıyorum. 2021’de yayımlanan Yalancı İçin Bir Boşluk’ta ise boşluk daha sosyolojik bir anlam taşıyor. Meseleler değişmiş elbette, dil de dönüşmüş, Virgülün Şikâyeti kadar bir dil ortaklığı olmadığı gibi, her öykü bambaşka bir dille yazılmış. Kendi yazdıklarım üzerine ahkâm kesmiş gibi oldum ama meselelerin manzarası artık hiç olmadığı kadar kötü ve boşluk hiç olmadığı kadar dar. Bize hareket edecek alan neredeyse kalmadı. Boşluk hiç olmadığı kadar savunmamız gereken bir şey artık. Manzara ise artık mülkiyet gasplarıyla zenginlerin bile elinden alınan, sürekli değişen, bozulan bir iktidar resmi. Manzara artık madenler, Hes ve Jes’ler, zeytin ağaçlarıyla dolu tepeler değil. Kanal İstanbul Projesi, İstanbul Boğazı’nın salt manzara haline bile bir şey yapıyor, onun biricikliğine talip. Manzara iktidarın gücünü ikinci kere gösteriyor, üstelik sattığı şey de bu. Yolculuğun sonunda kısacası “hâlet-i nez”deyiz; yani can çekişiyoruz.
Tek yazım aracı için “virgül”ü kullanmak nasıl aklına geldi veya nasıl bir sürecin sonucu olarak kafanda fikir olarak oluştu? İşlevselliği çok ama görünmüyor muydu mesela ya da noktayı devirerek, havasını söndürerek, görünmez mi kılmak istedin?
Önce doğal bir haldi, o dönem öyküleri böyle yazmaya başlamıştım zaten fakat bir taslak gibi de değil, bilinçdışı bir hal gibi. Böyle yazılmış bitmiş öyküleri, kitaplaşmadan önce dergilere yolluyordum, kolay kabul edilmiyordu. Birkaç usta yazarla bu konuda konuşmam da pek iyi geçmedi. Okuma alışkanlıklarını bozacak bir şeyin politik bir anlamı ve gerekçesi de güçlü olmalıydı. Politik tutum daha sonra oturdu. Üzerine düşünerek, İlhan Berk böyle girdi kitaba. Oysa sağlam bir gerekçeye tutunmam da şart olmamalı. Daha özgür yazabilmeliyiz. Zamanla bir başkaldırı gibi de sürdü. Öykünün ölçeğini, “arakesit” halini gösteren bir biçime dönüştü, aslında “aykırı” değilmiş. Çoklu virgül koymak, Leyla Erbil’den ilham almak, bunu daha radikal yapmak hoşuma gitti. Nokta ve ünlem ile sorunum zaten vardı. Kadın yazar olmak normatif yazım kurallarına uymamayı gerektiriyor, direniş de bence biçimle başlayan bir şey. Erkek egemen yazım düzeneğini bozmak her zaman keyiflidir. Yazar için yazmayı ve okur için de okumayı da daha performatif bir şeye dönüştürüyor. Zamanla virgül bir strateji oldu, öykünün sesini, nefesini alışık olmadığımız bir düzende kuran, alternatif bir şeye dönüştü. Buna “deneysel” densin denmesin, dürtüsel başlayıp taktiksel devam etti.

Noktalama işaretleriyle aramızda nasıl bir ilişki var? Edebiyat dünyası içinde anlatıyoruz, yazıyoruz, söyleşiyoruz ama noktalama işaretlerini hiç tanımıyoruz. Bu görünür olmayan küçük çiviler, çengeller, ayraçlar olmasa bütünsel bir inşayı görmek ve ondan bahsetmek zor; öyle değil mi?
Evet, bazen yazar arkadaşlarımla da konuşuruz, hiç ünlem kullanmayan var mesela, noktalı virgülü çok seven de var nefret eden de var, üç nokta kullanan da var hiç kullanmayan da. İmlâ işaretleriyle ile kurduğumuz bir ilişki var. Bu ilişki kimlik, cinsiyet, kültür, sınıf, coğrafya, meslek vb. hepsiyle kesişiyor. Sosyolojik çalışılsa başka türlü bir “üslup” okuması ve yazarlar arasında fark görülebilir. Sadece Leyla Erbil ve Bilge Karasu’da da değil, Hulki Aktunç ve Ali Teoman’da da yazım kurallarıyla derdi görebiliriz, sadece cinsiyet temelli değil öyleyse.
Kitabın içerik yapısını konuşmak istiyorum: İlk göze çarpan (Virgül) İlhan Berk açılışı ve (Virgül) Oktay Rifat kapanışı. İki büyük şairimizin Virgül üzerine şiirlerinden, yazdıklarından yola çıktığın anlaşılıyor; nasıl karar verdin kitabın başına ve sonuna onların metinlerini yerleştirmeye?
İlhan Berk’in Virgül metnini (Berkçi bir okur olarak) önceden biliyordum ve ben dosyayı hazırlarken tekrar bir okuyayım dedim. Virgüle bakışta Berk’e katıldığım yer vardı, katılmadığım yer vardı, ne var ki bana öykülerin dizilmesi, yerleştirilmesi, perdelerdeki ifadelere göre kümelenmeleri için iyi bir kılavuzdu. Oylumlu dosya projesi gibi çalıştım o zaman, öykülerin birbiriyle ve perdelerde geçen alıntılarla ilişkisini kura kura… Bambaşka da dizilebilirdi öyküler. Oktay Rıfat’ın şiirini sonradan buldum, “Her bütüne meydan okuyan!” dizesi çok güzeldi. Virgül için, virgüle bakan bir şiirdir o. Edebiyat içi metinlerarası düşünmenin izleri olarak kitapta şiir ortaklığında yer aldılar, benim şikâyetimi de, sitemimi de, çabamı da desteklemeleri için.
Öyküler üç ana bölümden oluşuyor: I-süreklilik, sonrasızlık; II-durukluğa karşı çıkmak; III-imgelemek. Birbirinden farklı üç ana yapı ile ve bunu bir bütün olarak da düşünürsek aslında yapının üç farklı girişi ile karşı karşıyayız diyebilir miyiz? Bölümleri adına nasıl öyküler yazmak istedin?
İşte bunlara perde diyorum. Bunların üçü de fiil/yüklem-isim-sıfat olarak virgülün eylemliliklerini imliyor aslında ve benim eylemimi… Belki ne aradığımı, neyi somut göstermek istediğimi… Öykü türünde virgül ile yapıp edebildiklerimi kümeleştiriyor. “Süreklilik ile sonrasızlığın” ayrı fakat yan yana oluşunu, “durukluğa karşı çıkma”nın süreklilikle aynı şey olmayışını gösteriyor. “Yarık” ile “Pazaryeri” öykülerinde sözcükle değil de, öykünün kendisiyle imgelemek istediğimi… “A” öyküsünde, tüm bir bayrak imgesini anlamayan, bilmeyen bir karakterin açabileceklerini…
Buradaki öykülerinde de, bir öyküye ismini veren hatta, manzara var, cadde var, bu anlamda özellikle birinci bölüm -süreklilik ve sonrasızlık- son derece parçalı bir yapıyla çıkıyor karşımıza. “Manzara” öyküsünde İstanbul’un iki semtini görüyoruz: Fener-Balat ve yer aldığı bölge Haliç. Bu parçalı yapıyı İstanbul’un iki semtiyle nasıl bağdaştırmak, birbirine çatmak istedin?
Haliç, Boğaz’ın bir kulağı gibi, kopmuş ama aynı zamanda kopmamış da; bir sonrasızlık gibi görünüyor bana. Haliç, belki de kitabın görünmeyen “nokta”sı. Fener-Balat ise; adı sürekli birbiriyle eş anılan başka semt yok İstanbul’da, bunu sorgulayarak seçilmiş mekânlardır. Parçalılığı çatmak için değil de belki, öykü dosyasına yerleşirken bu bağlamlarda bu ilk kısımda yer aldılar. O zaman, demek ki öykünün hikâyesi değil sadece, mekânı da dizilime, yerleştirmeye etken oldu. Bir öykü yazarı kitabında öyküleri neye göre yerleştirir? Belki bazen amaçsızca kronolojik dizer, belki bazen okuru düşünerek dizer. Bense bu kavramlara, İlhan Berk’in “Virgül” metnine gönderme yaparak dizdim.

Mekân ve hafıza ikilisi senin metinlerinde mikro düzeyde çok etkili. Mikro dememin sebebi minimal bir inşayı benimsemen. Mesela ilk bölümde “baba” üzerine “Dargın Bir Sürgün”, ikinci bölümde “Erguvan Bir Yöndür” ve Haydarpaşa garının epigrafta geçtiği “Cer Dairesi” öykün gibi. Hatta bu öykülerde belirgin derecede iç mekân, dış mekân inşaları var hafızamızı şekillendiren. Öyküleri bu yönleriyle konuşabilir miyiz?
Mekân hafızayı hem taşır, hem inşa eder, toplumla ilişkisi nasılsa hafızayla da öyle. Bu üç öyküyü de ortaklaştıran farklı göçmenlik hikâyeleri olabilir. “Dargın Bir Sürgün”de Sivas’tan İstanbul’a göç, “Ergüvan Bir Yöndür”de kayıp annenin ardından, annenin ailesinden, babanın yeni evine yapılan düzenli, haftaiçi-haftasonu göçleri, “Cer Dairesi”nde ise göçlerin üst üste yığılması, göçerliğin yaşam biçimine dönüşmesi, göçerliğin bozulup bir istasyonda sıkışması, göçün göç yolunda kesilmesi ve durmasını işlemeye çalıştım. Yani sanki öyle. İlkinde “fasulyeler” yön, ikincisinde adı gibi “ergüvan” bir yön, üçüncüsünde bir (ara) “istasyon”un kendisi bir yön, amaç, lokasyon, konum, pozisyon, destinasyon. Bir fidan bir adamın memleketine daha sık gitmek için bahanesi olabilir, bir ağaç küçük bir çocuğun bir evi bulması için yardımcı olabilir, saksıda bir çiçekse istasyon gibi geçip gidilen mekânları kalıcı kılabilir. Hepsi hafızayı tutan da, kıran da olabilir. Hemen hepsi bir unutuşu sürebilir. “Manzara” adlı öykü de bu senin başka türlü kümene dâhil olabilir mi? Orada da başka türlü mekân kurma vardır; hikâyede daha adil ve eşit bir Haliç tasarımı manzaraya karşıt kurulmaktadır. Yerel yönetici, mimar veya plancı eliyle değil de yoksul bir kadın eliyle üstelik. “Kent planları yapılırken kararları kimler verir?”, sorusunu açığa çıkarmaya çalışan bir öyküdür o da. “Dargın Bir Sürgün” öyküsünde sıla, babanın yasıyla örülür ve bunun mekânsal karşılığı mutfağın iç dekorasyonudur. Bir hezeyan gibi o mutfak mermerinde kuşlar belirir, kuşlar mermere göç etmiş gibi hatta tezgâhı istila etmiş gibidir. Bu senin yeni kümendeki (yeni perdendeki) ortak ilişki acaba tek başına kurmakla mı ilgili? Bence beraberinde bozmak ve yıkmakla da ilgili… Hatırlamakla fakat suçluluk duygusuyla, hasretle de ilişkili. Yoksunluk gösterisi değiller sadece. Estet bir amaç yok. Aile veya komşuluk, kolektif bir hafızanın pay edilmiş, takas edilmiş, ortak acıları sanki hepsi.
“Virgül sınıfsaldır.” Bu tespitini de konuşabilir miyiz? Sen aynı zamanda bir aktivistsin ve politik ve eleştirel bir yerde durarak bunu metinlerine yansıtıyorsun. Yumuşak a’ların hepsini belirginleştirerek üzerlerine virgül atıyorsun mesela. Konuşmak, tartışmak, söylemek istediğin şeyler neler? Onca bilinçlenme, onca eylem ve görünürlük sonrası ileriye gidebiliyor muyuz gerçekten?
Yazım ve imlâ işaretlerine “noktalama işaretleri” deriz. Burada noktanın egemenliğini görelim. Virgülsüz cümle vardır ama noktasız yoktur. Nokta en temel unsurdur. Nokta bilimseldir, aydınlanmacıdır, modernisttir, elittir. Konuşma dilinde olmayan bu soyut işaretlerin hepsi sınıfsaldır ama virgülün çoğalabilen, çoklu hali beni çarpıyor. Burada imgesi uç veriyor. İmge halk gibi, kadınlar gibi hareketli. Nokta gibi sıkıcı ve ciddi de değil. Bu türden analojileri ve zıtlıkları artırabiliriz. Bir oyun oynayabiliriz. Nokta kaçınılmaz kuralları, normatifliği, devleti, sistemi vb. şeyleri imler hale gelebilir. Yumuşak a’ları kullanmak da alfabe ve yazım gibi resmî ideolojilerin belirlediği, mecbur bıraktığı kurallara karşı duruş olarak okunabilir. Coğrafyadan gelen sesi, sözü, dili ve bunların tarihselliğini ulusal sınırlarla sınırlamak mümkün değil. Yumuşak a ile olan derdim kendi adımla başlayan ve şikâyet sözcüğüne varan bir performans.
Evet, ben 2018’den beri feminist hareketteyim, bence politik olarak ülkenin en istikrarlı ve umut verici topluluğu kadınlar. Ben çok uzun yıllardır feministim, aksi bir hayatı artık düşünemiyorum. 2025’te kurulan Kadın+ Edebiyatçılar grubuna da katıldım. Taciz ve cinsel şiddete dair bir dayanışma grubu. Bana iyi geliyor, baskı arttıkça benim gibi nice kadın harekete katılıyor, çoğalıyoruz ve kazanımlarımızı koruyoruz. İlerlemek, başarmak, güçlenmek gibi fiillerle anmıyorum direnişi. Deneyim siyaseti ve dayanışmanın politik ideali olarak feminizm tüm dünya için bir çıkış. İzm’lere alerjisi olanlara bile.
Masanın üzerinde yeni çalışmaların var mı? Önümüzdeki dönemlerde yeni öyküler okuyacak mıyız?
Masanın üzerinde bir roman var ama doktora tezimi yazdığım için daha bekleyecek. Emeğin ve geciken yanıtlarıma sabrın için çok teşekkür ederim, çok güzel bir sohbet oldu.

