Zihni Gürültülü, Yorgun ve Yaralı Bir Asker

Ali Bulunmaz

1900’lerin başındaki derin dönüşümlerin içine doğan, Avrupa ve Fransa’daki ekonomik ve politik gelgitlerin ortasında büyüyen Louis-Ferdinand Céline; etrafındaki çatışmaları ve yoksulluğu gözlemleyerek geçirdiği çocukluğunun ve ilkgençliğinin ardından, hem antisemitizme tanık oluyor hem de Birinci Dünya Savaşı arifesinde Fransa ordusuna katılıyor.

Avrupa’nın gerilimli ortamında tıp öğrenimi gören Céline, Afrika’ya seyahat ediyor ve ileride yazacağı romanlar için çalışmalara başlıyor. 1932’de yayımlanan Gecenin Sonuna Yolculuk ile deyim yerindeyse edebiyat sahnesine adım atıyor.

Céline, 1930’larda Avrupa’da konuşulan bir yazara dönüşürken Almanya’da iktidara gelen Nazilere verdiği destek ve antisemitist fikirleri nedeniyle ismine gölge düşürüyor. Savaş sırasında Nazilere yakınlığı yüzünden 1945 sonrasında hem kaçak yaşamak zorunda kalıyor hem de gıyaben yargılanıyor.

Céline’i edebiyat çevrelerinde ve politik manada tartışmalı hâle getiren temel şeyin, onun ailesinden geldiği söylenen antisemitik fikirlerle büyütülmesi ve Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşadıkları gösterilebilir pekâlâ. Başka bir deyişle 1930 ve 1940’larda yaptığı hatalar silsilesi buraya bağlanabilir. Ancak Hitler için gece gündüz çalışması ve zaman zaman âdeta propaganda yapması, edimlerini aşamadığı bir duvara dayandırması şeklinde yorumlamayı engelliyor. Céline, gayet bilinçli biçimde ve isteyerek giriyor bu sulara. Hatta çıkan ve daha sonra çıkacak savaşların, Nasyonal Sosyalist yönetici kadrosunun düşündüğüne benzer biçimde, Yahudilerin ve Bolşeviklerin marifeti olduğunu bazen açıktan bazen satır aralarında dile getirecek kadar ileri gidiyor.

Savaşların ve aşağılık kompleksinin yarattığı travmaları sırtına yüklediği Ferdinand karakteri aracılığıyla pek çok metinde içini döken Céline, hem yaşadığı bocalamaları hem de çelişkilerle var oluşunu ortaya koyuyor. Gecenin Sonuna Yolculuk’ta gerçekliği “sonu gelmeyen bir can çekişmesi” diye nitelemesini de bu ruh hâline bağlayabiliriz.

Céline gibi Ferdinand da oradan oraya sürüklenip duvarlara çarparak içindeki nefreti bazen kusuyor bazen bastırıyor. Yaşam ile ölüm, hayat ile cinayet arasında gidip geliyor.

Céline, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı arasında yarattığı Ferdinand karakterini Savaş’ta bir kez daha karşımıza çıkarıyor. Konuşanın ve anlatanın hangi Ferdinand olduğunun zaman zaman birbirine karıştığı romanın tarihsel bir hikâyesi var: 2021’de bulunan ve içinde Savaş’ın da yer aldığı elyazmaları, Céline’in iddiasına göre kaçmak zorunda kaldığı evinden 1944’te Fransız direnişçiler tarafından çalınıyor. Bir başka iddia ise 1945 sonrasındaki Nazilerden arındırma çalışmaları sırasında el konan metinler kayboluyor. Hangisi doğru bilinmez ama Savaş, 1930’ların başında yazarın kaleme aldığı notların tıpkıbasımı olarak 2022’de Gallimard Yayınevi tarafından okura ulaştırılıyor.

Çatışmaların ortasında, siperler arasında ve yıkımın merkezindeyken yaralanıp bilincini yitiren Ferdinand, neler olup bittiğini kavramaya uğraşırken yaşam ile ölüm sınırını görerek savaşı sorgulamaya başladığında anlamsızlıkla yüzleşiyor, ahlakın sükût ettiğinin farkına varıyor. Başka bir deyişle Céline, Ferdinand aracılığıyla kendisinin de katıldığı Birinci Dünya Savaşı travmasını çözümlemeye uğraşıyor.

Louis-Ferdinand Céline

“Yarınlardan Bir Beklentim Yoktu”

Céline, Ferdinand’ın yaralarla dolu bedenine ve sorular yüklü zihnine bizi götürdüğü hikâyede belirsizliği ve gerilimi hâkim kılmış. O, savaşı önce cephede, daha sonra kaldırıldığı ve ameliyat edildiği hastanedeyken kafasının içinde yaşıyor. Sadece yaşamıyor, geride bıraktığı, daha doğrusu bıraktığını düşündüğü gerçek savaştan anları tüm canlılığıyla hatırlıyor.

Ferdinand, ölüleri ve parçalanmış bedenleri anımsayıp gövdesindeki yaraların verdiği acıyı duyumsadıkça yeni bir savaşın içinde buluyor kendini: Ağrılarını tarif etmekte ve zihnindekileri anlamlandırmakta zorlanıyor. En sonunda kendi kendine “neyi nasıl düşüneceğimi kestiremiyordum” diyor. Bu ruh hâli, Ferdinand için pek çok şeyin belli belirsizliğinin, gerçek ile hayalin birbirine karıştığının göstergesi olduğu gibi kafasındaki gürültünün enikonu arttığının da bir işareti.

Ferdinand’ın kafasındaki gürültü, savaş meydanlarından çok savaşta olup bitenleri düşünerek akıl-mantık süzgecinden geçirmesinden kaynaklanıyor. Bu gürültüyle çevrelenmişken başkalarının sesini işitmeyi de öğreniyor zamanla. Olur olmaz şeylere gülüyor, sessiz sakin kalması gereken anlarda bağırıyor; kısacası yattığı hastane koğuşuna uyum sağlıyor. Daha doğrusu sağladığını sanıyor: “Koğuşta her türden adam vardı. Her türlü yaralısı mevcuttu, neresinden, kaç santim isterseniz. Birçoğu yedekti ama aptaldı. Yine birçoğu girdiği gün çıkıyordu, ya taburcu ya öbür tarafa yolcu ve en az üçte biri sürekli inliyordu. Aşağı yukarı yirmi beş kişiydik Saint-Gonzef koğuşunda ama gece saat ona doğru en az yüz kişi görüyordum. Hemen başımı çeviriyor, dallamaları uyandırmayayım diye sesimi çıkarmamaya çalışıyordum. Keçileri kaçırmak üzere olduğumu hissediyordum.”

Hastane günlerinde Ferdinand için bölük pörçük olmuş bedeni ve seslerin hiç kesilmediği zihni, birer savaş meydanı hâline geliyor. Her iki alanda da büyük bir mücadele veriyor bu yaralı asker. Bazen koğuşunu, doktorları, hemşireleri ve hasta bakıcıları gözlemliyor bazen de “pekmeze dönüşen” gövdesini ayakta tutmaya uğraşıyor ve babasından gelen mektuplarda “ölüp gitmiş” dediği çocukluğunun masumiyetini arıyor. Bu gelgitli hâlin doğal sonucu ise yorgunluk: “Yarınlardan bir beklentim yoktu. Her sabah, gece boyunca beni yirmi-otuz defa uyandıran uğultularım yüzünden evvelki sabahtan daha yorgun uyanıyordum. Bu yorgunluğun ismi cismi yoktu, kaygının sebep olduğu yorgunluğa benziyordu. Tekrar herkes gibi olabilmek, bir insan olabilmek için uyumam gerektiğini ben de biliyordum. Fakat yorgunluktan kendimi öldürmeye bile mecalim yoktu. Her şey yorgunluktu.”

Şeref Madalyasıyla Taçlandırılan Aptallık Silsilesi

Céline; kıymetli şeyleri değersizleştiren, kıymetsizleri ise “pahalı” veya “paha biçilemez” hâle getiren savaş ortamında, “bir ıstırap fıçısı” dediği ve kendisini “onun içindeki sefillerden en dipte olanı” diye niteleyen Ferdinand’ın cephelerden daha gürültülü zihninin ve ruhunun tam merkezine yolluyor bizi. Orada, yaşamayı kâbusa benzeten ve kâbusları hayattan farklı olmayan bir adamla yüzleşiyoruz. Bedenine ve zihnine hapsolduğunu hissetmesi ise hastane ortamını biraz daha çekilmez kılıyor onun için: “Delirmiş miydim kafam yerinde miydi, onu bile bilmiyordum ama biraz ateşim yükselince tuhaf tuhaf hâllere girmeye başlıyordum. Uyuyamıyor, bu yüzden güvenebileceğim netlikte düşünceler üretemiyor, bu yüzden de aklıma gelen hiçbir şeye güvenmiyordum. Gerçi bir bakıma beni kurtaran da bu oldu, yoksa bir noktada dellenir, bu çılgınlığa bir son verip kurtulurdum.”

Gösterdiği “üstün başarı”nın (pusuya düşürüldüğü sırada kahramanca çarpışması) sonucu layık görüldüğü “cesaret madalyası” bile Ferdinand’ın kafasındaki gürültüyü dindirmiyor, hatta daha da artırıyor. Savaşın kapkara bir yazgı yarattığını ve ruhları kemirdiğini bu madalya sayesinde daha iyi kavrıyor. Anladığı bir başka şey ise hatırı sayılır bir kalabalığın yaşanan barbarlığa gözlerini kapattığı: “Savaşı, bunca vahşeti, barbarlığı engellemenin elbette çaresi vardı. Herkesin, babamın hayatı boyunca yaptığı gibi üzerine düşeni yapması yeterliydi. Bu kadar kolaydı. İşkencenin sınır tanımadığı korkunç bir dünyanın varlığını akılları almıyordu. Bunun bir ihtimal olduğunu düşünmek bile uykularını kaçırıyordu.”

Kahramanlık hikâyeleriyle dallanıp budaklanan, bir ölüm ve öldürüm fırtınasına dönüşen savaş, Ferdinand için aptallık silsilesinden başka bir şey değil. Bunu anladığında hastane koğuşunda çıldırmanın eşiğine geliyor; hem zihnindeki hem cephedeki gürültü onu öfkelendiriyor. “Yazgının sillesinden korunmak için palavralara sığınanları” gördükçe öfkesi katlanıyor. Diğer taraftan, savaşın kafasının içinde gürleyip gümbürdeyen kendisine ait bir deniz yarattığını düşünürken “hayat kocaman bir şey, insan her yerde kaybolur” diyor.

Céline, Savaş’ta cephede yaşadıklarından dolayı fiziken parçalanmış ve tanık oldukları nedeniyle ruhen örselenmiş Ferdinand’la buluşturuyor okuru. Ahlakın kurşunlarla, bombalarla ve cinayetlerle susturuluşuna şahit olan Ferdinand’ın, darmadağın zihnini toplamaya uğraştıkça daha çok ufalandığını görüyoruz. Céline gibi Ferdinand da gerilimler ve çelişkilerden mustarip; cephede sağ kalmanın sağlıklı yaşamak olmadığını anlaması bir yana, savaşla gelen çürümenin ve kesif acının büyüklüğünü, var oluş ve yok oluşun ağırlığıyla karşılaştırıyor. Ferdinand gibi Céline de bu hakikati anlatıyor hikâyede: Ruhun ve bedenin sakatlanmışlığının öyküsü, bu hakikati haykıran bir romana dönüştürülüyor yazar tarafından.

Savaş, Louis-Ferdinand Céline, Çeviren: Ayberk Erkay, Can Yayınları, 128 s.