Kerem Işık: “Öteki Dünya, ölümün karşısına ölümsüzlüğü değil, bilincin derinliğini koyan bir metin.”

Aynur Kulak

Çağdaş edebiyatımıza Öteki Dünya ile altıncı kitabını kazandıran Kerem Işık; ölümü kavrayış ve mutlak unutuş aşamalarının yarattığı yabancılaşmayı birbirini tamamlayan iki metin üzerinden anlatıyor bizlere.  Dünyadan kopuk bir yerde ölümden sonraki hayata dönüşümün sancılarını okuduğumuz birbirini tamamlayan iki metin için Kerem Işık; “İnsan, kendi hayatı boyunca bir ‘yer’den ziyade bir eşik arıyor. İçine adım attığında kendini tanıyabileceği, dışına çıktığında artık aynı kişi olmayacağı bir eşik.” diyor. Kerem Işık ile Öteki Dünya’ya dair tüm ayrıntıları kapsamlı şekilde konuştuğumuz söyleşimiz için buyurun lütfen.

Öteki Dünya ile birlikte külliyatınızda altı kitapla çağdaş edebiyatımızda yerinizi alıyorsunuz. Öteki Dünya’yı okuyup bitirdiğimde sizin metinlerinizde belirgin olarak şunu gördüğümüzü düşündüm: Bitmek bilmez bir “o yer”, “orası” tahayyülü, yani fiziki yerlerden ziyade, düşünsel zemine ayaklarını basmak isteyen yerler mevzu bahis sanki sizin metinlerinizde. Tahayyüllerimiz kadar tekabül edebiliriz ya; sizin metinlerinizi okuduğumda beni yakalayan birinci etken oluyor bu; bu noktadan konuşmaya başlayabilir miyiz Öteki Dünya’yı?

Aslında Öteki Dünya da dâhil olmak üzere yazdığım bütün metinlerde peşinde olduğum şey, belirli bir mekândan çok bir mekândan diğerine ya da yaşamın bir evresinden diğerine ya da bir duygu durumundan diğerine geçiş halleri ve bunların üzerimizdeki etkilerini ortaya koyabilmek sanırım. Çünkü bana kalırsa insan, kendi hayatı boyunca bir “yer”den ziyade bir eşik arıyor. İçine adım attığında kendini tanıyabileceği, dışına çıktığında artık aynı kişi olmayacağı bir eşik. Yazdığım her kitap, o eşiğin başka bir versiyonu gibi geliyor bana: Dünyanın Güçlü Tarafı’nda bu eşik hafızaydı, Sınır’da çocukluk ve bir “yok yer” imgesi, Öteki Dünya’da ise neredeyse rüyalara özgü bir geçit. Eğer tahayyül edebildiğimiz kadar var olabiliyorsak, edebiyat da tam o sınırda ortaya çıkıyor. İnsan kendini en çok, ayaklarının bastığı toprakta değil de ayaklarının altındaki toprağın kaymaya başladığı, zihninin boşlukta asılı kalmış gibi hissettiği o ara bölgede tanıyor. Öteki Dünya da işte böyle bir ara bölge fikrinden doğdu: Gerçekte var olmayan ama hissedildiğinde gerçeğin kendisi kadar etkileyici olabilen bir ara bölge düşüncesinden.

Tematik yapılarıyla bir bütünlük arz ediyor kitaplarınız ama birbirlerinin tekrarı değiller. Hafıza, boşlukları doldurma çabası, çocukluk, özlem, zaman zaman sınıra gelme duygusu, orası, öteki yer nasıl bir yer merakı vb. durumların etrafında dolaşırken sizi Öteki Dünya’yı yazmak adına tetikleyen farklı arayışlarınızı merak ettim.

Kitaplarımı birbirine bağlayan şey sanırım benzer meselelerin etrafında farklı farklı patikalarda dolaşmakla bağlantılı. Her kitap, zihnimdeki meselelere farklı bir yerden yaklaşma çabasıydı: Sınır’da çocukluk ve olmayan bir mekânın kâğıt üzerinde inşa edilmesi üzerinden, Dünyanın Güçlü Tarafı’nda kazıyla yüzeye çıkarılan bellek üzerinden, Öteki Dünya’da ise yalnızca duyumsanan ama tam tarif edilemeyen bir yer üzerinden. Öteki Dünya’yı diğerlerinden ayıran şey, bence, bir mekânı anlatma çabasından ziyade hiçbir mekâna tam olarak ait olmayan bir duyguya ses vermek istemem olabilir. Önceki kitaplarda hep dünyaya, bedene, hafızaya bağlı bir eksen vardı: kazılan toprak, sınırlar, şimdiki zamana sızan geçmiş… Öteki Dünya ise tam tersine, bu bağlılıkların gevşediği, bağların hafiflediği, insanın kendi ağırlığından azat olmaya çalıştığı bir ara bölgeye dair. Sanırım Öteki Dünya’nın yazım sürecini, diğer kitaplara kıyasla daha içeriye doğru yapılan bir yolculuğa benzetebilirim. Beni harekete geçiren asıl şey ise şu soruydu: “İnsan kendini tamamen kaybettiğinde, geriye kalan şey nedir?” Önceki kitaplar dünyayı anlamaya çalıştığım metinlerdi; Öteki Dünya ise dünyadan bir anlığına sıyrılmanın mümkün olup olmadığını yoklayan bir metin olarak düşünülebilir belki de. Elbette her şeye rağmen dünyayı/yaşamı algılama ve kavrama çabasından uzaklaşmadan. Ölümün karşısına ölümsüzlüğü değil de bilincin derinliğini koyan bir metin Öteki Dünya.

Öteki Dünya’da iki bölüme ayrılmış bir “Anlatı” ile karşı karşıyayız. Bu hikâyeye neden “Anlatı” demek istediniz? Belirgin bir sebebi olmayabilir elbet, fakat bir yazarın zihninin içindeyiz metin boyunca ve bu zihin bizlere bir şeyler “anlatmanın” derdi içinde olabilir mi; hikâye yazmanın “ötesine” geçmek isteyerek?

Kitabı “Anlatı” şeklinde sınıflandırmak aslında yayınevinin tercihiydi, fakat bu sonradan benim de çok içime sinen bir ayrım oldu. Bunun farklı nedenleri var. Öncelikle, bence “Anlatı” ifadesi Öteki Dünya’nın kendi doğasına en yakın sözcüklerden biri. Çünkü kitap, baştan sona bir olay örgüsünü takip eden klasik bir hikâye gibi görünse de daha çok, bir bilincin kendi içinden geçişini, kendi kıvrımlarını kayda geçirme çabası olarak da düşünülebilir. “Anlatı” sözcüğü tam da bu geçiş hâlini, bu akışkanlığı, bu parçalı bütünlüğü taşıyan bir kelime. Evet, haklısınız: Bu kitapta bir yazarın zihninin içindeyiz aslında. Ama bu “yazar” ille de metni kaleme alan kişi değil; daha çok, kendi içindeki karanlığı anlamlandırmaya çalışan bir bilinç. Onun bir şey “anlatma” çabası, dış dünyaya ait değil; kendine ait. Bu yüzden kelime, türü belirleyen bir etiket olmaktan çok, bilincin hareketini tarif eden bir işaret gibi durdu benim için. Bir başka neden de şu: Hikâye anlatmak bazen fazla kapalı, fazla kesin bir edim olabiliyor. Oysa Öteki Dünya’daki ses, hiçbir şeyi kesinleştirmiyor; daha çok, yokluyor, seziyor, şaşırıyor, hatırlıyor, unutuyor, yeniden hatırlıyor. “Anlatı”, bu belirsizliğe de esneklik tanıyan, sınırları bulanıklaştıran bir ifade kanımca.

Jung’un, insanın dünyaya fırlatıldığı (ya da atıldığı) ile ilgili bir savı vardır.  Doğan’ın da durumu böyle sanki Öteki Dünya’nın içine fırlatılmış gibi. Fakat bu fırlatılmayı hafızası yardımıyla kabul etmiyor gibi aynı zamanda. Bu yüzden bu durumu çok ağrılı, çok sancılı bir durum gibi yaşamıyor; hem kendi anlatımında görüyoruz bunu hem de diğer karakterler karşılaştırdığımızda. Doğan’ın ölüme ve öteki dünyaya karşılık gelen doğumu nasıl gerçekleşti kafanızın içinde?

Jung’un “insanın dünyaya fırlatılmışlığı” fikri, Öteki Dünya’da neredeyse birebir karşılığını aslında Doğan’ın belirdiği ilk sahnede buluyor. İlk birkaç sayfada Doğan’ın gözünü açtığı mekânın betimi –yüksek tavan, freskler, mavi tulumlu kalabalık, yönünü kaybeden bedenler– tam anlamıyla bir fırlatılma hissiyle dirsek temasında denebilir sanırım. Fakat sonrasında Doğan bu fırlatılma hissini bilinçli ve dirençli bir biçimde reddediyor. Metin boyunca –belki tek bir sahne hariç– paniklemiyor, bağırıp çağırmıyor, etrafındaki kalabalığın duygusal tonuna kapılmıyor. Yani bir bakıma Doğan bu yeni Öteki Dünya’ya fırlatılmış gibi görünse de aslında hafızasına tutunarak geri fırlıyor. Hipertimezi aslında bir yanıyla doğamamayla da ilişkili. Doğan bu yeni dünyaya bir türlü doğamıyor, doğmayı reddediyor çünkü bunu yapabilmesi için eski yaşantısını unutması bekleniyor/gerekiyor. Yani onun doğumu bir bakıma unutmanın inkârı üzerinden şekilleniyor. Öteki Dünya’daki kurmaca sistemin amacı bir “sıfır noktası” yaratmak. Herkesin hafızasını geride bırakarak nötr bir ruha dönüşmesi gerekiyor. Ama Doğan daha en baştan adıyla bile buna direniyor. Orada hemen herkes hizalanır, uyumlanır, uyuşur, silinir, nötrleşirken Doğan kaçmak yerine gözlem yapmayı tercih ediyor. Olup biteni anlayamadığını kabulleniyor fakat teslim de olmuyor. Görevlilerin yüzlerinin silikleştiğini görmesi bile insan-ötesi bir gerçeklikle mesafe kurabildiğini gösteriyor gibi bir bakıma. Doğan’ın adının metindeki işlevi, ölümün içinde bile hafızayla tutunmaya çalışan bir “yeniden doğamama” hâlini ortaya koyması herhalde. Bu nedenle ismi ironikten ziyade dramatik: Doğan bir türlü yeniden doğamadığı için, varlığını hafıza üzerinden sürdürüyor. Öteki Dünya ona yeni bir başlangıç bahşetmiyor.

Diğer karakterler Amiral, Rollo ve Sergiy kısa süre metnin içine giriyorlar ama içinde bulunduğumuz ölümün gerçekleştiği dünyaya canlılık, tanıdık olduğumuz var oluş sancısı, telaş ve hareket getiriyorlar. Jacques Lecoq’un şöyle bir sözü var: “Hata yoksa hareket yok, hareket yoksa ölüm var.” Bu söz için –metne getirdikleri hareketlilikten dolayı- bu üç karakterin karşılığı diyebilir miyiz? Neydi bu üç karakteri metnin içine dahil etme sebepleriniz?

Bu üç karakterin metne dahil edilme nedenleri aslında bu alıntıyla doğrudan bağlantılı. Ölümün hüküm sürdüğü bir yerde belirli bir hareket ihtimalinin kırıntılarını barındıran üç farklı karakter. İlk sahnedeki karmaşanın ardından Öteki Dünya bir mekân olarak durgunluk, durağanlık ve tarifsiz bir yavaşlık şeklinde beliriyor metinde. Bu üç karakterin ortaya çıkmasıysa durağanlığın dokusunu bozup ritmi değiştiriyor. Bu bakımdan evet, Lecoq’un sözündeki anlamıyla, ölümün ortasında hareketi temsil eden karakterler. Ancak bu üç karakter tabii ki de salt yardımcı oyuncu değil, onların varlığı metin için tematik ve yapısal bir gereklilik aslında. Doğan’ın varoluşa karşı serinkanlı, neredeyse nötr tavrı, bu üçlü olmasa tek tonda kalırdı. Amiral’in kahkahası, Rollo’nun nihilizmi, Sergiy’nin paniği Doğan’ın bilinciyle sürekli bir etkileşim halinde. Bu üç karakterin varlığı aynı zamanda ölüm-sonrası mekânı kişisel bir alan olmaktan çıkarıp kolektif bir alan haline getiriyor. Sonsuzluk, günah, unutmak, yok olmak, Tanrı’nın yaşlanması gibi temalar hep bu üçlünün diyalogları aracılığıyla metne dahil oluyor. Amiral’in mizahi direnişi, Rollo’nun sert gerçekçiliği ve Sergiy’nin duygusal kırılganlığı Doğan’ın Öteki Dünya’daki varlığını genişletip katmanlandırıyor kanımca.

Anlatının merkezinde olan, unutamama hastalığı olarak bilinen “Postmortem hipertimezi”yle, karakterlerin bir araya geldiği Günah Tepesi’ni bir arada konuşmak istiyorum. Bir yandan hiçbir şeyi unutmayan karakterler ama bir yandan da zaman zaman da olsa unutmak istiyorlar, diğer yandan bundan korkuyorlar ve Günah Tepesi’ndeki diyalogları metnin kırılma noktasını oluşturuyor. Döngüyü kırmak, yıkmak, taşırmak, dökmek elzem öyle değil mi; çünkü sürekli hatırlamaktan tutalım da, sürekli uyuma (hipersomnia) ya da tam tersi uyuyamama (insomnia) gibi tek tip bir yaşamdan bahsedemeyiz.

Metnin başından itibaren hipertimezi, yani hiçbir şeyi unutamama hâli, bir armağan değil de bir “yeniden-doğamama” hâli olarak kuruluyor. Ama Öteki Dünya’daki diğer bilinçler de unutmak–hatırlamak arasında sıkışmış durumda. Unutmak istiyorlar çünkü acı, pişmanlık ve benlik yükü ağır. Unutmaktan korkuyorlar çünkü bu aslında benliklerini kaybetmekle eşdeğer. Hatırlamaktan yorulmuş durumdalar ama tamamen hafızasız bir varlığa dönüşme fikri de onları ürkütüyor. Bu ikili gerilim, sistemin dayattığı “tek tip benlik”le bireysel bilinç arasında bir çatlama yaratıyor.

Günah Tepesi ise doğanın nefes aldığı bir yer: orman, rüzgâr, uçurum, ağaçlar, sessizlik. Ancak doğanın güzelliği bile onları insan olmaktan azat etmiyor. Bir rahatlık ya da arınma getirmiyor; tam tersine, insanın kendi bilinciyle baş başa kalması acı veriyor. Sistemin istediği şey çok açık: tek yönlü, uyumlu, uykuya benzer bir varoluş biçimi. Fakat insan zihni döngüyü kabul etmiyor. Sergiy unutmak istiyor ama unutmanın acısından kaçıyor. Rollo yok olmayı istiyor ama yok oluşun boşluğundan ürküyor. Amiral inanç–şüphe arasında sallanıyor ve bunu mizahla savuşturuyor. Doğan ise hafızasından vazgeçmediği için sistemin döngüsüne asla tam olarak giremiyor. Öteki Dünya’nın sisteminin kırılma anı da tam burada ortaya çıkıyor:

Ne kadar tek tip hayat dayatılsa da her karakter kendi cehennemini ve cennetini kendi içinde taşımaya devam ediyor. Unutmak bir rahatlama değil. Hatırlamak bir yük değil. İkisi arasındaki gerilim insan olmanın ta kendisi.

Daha çok boşluklarla ilgili ve Öteki Dünya’nın bir parçası olan Taşıyıcı bölümünün metnin içerisindeki işlevini biraz konuşabilir miyiz? Mesela, “Geçici Taşınma Programı” ve program içerisinde “Taşıyıcı” görevi üstlenen kişilerin görevleri iç içe geçmiş dünya algısı oluşturdu bende.

Taşıyıcı bölümü gerçekten de ana anlatının içine açılan ikinci bir evren gibi işliyor. Bunun nedeni, Öteki Dünya’nın kendine ait kuralları, ritmi ve hafıza rejimi varken, Taşıyıcıların bu rejimi hem sürdüren hem de bilinçsizce sabote eden bir ara-işlev görmesi. Ne tam anlamıyla Öteki Dünya’ya aitler, ne de geri döndüklerinde dünyaya. Bu yüzden Taşıyıcılar iki gerçeklik arasındaki eşiği temsil ediyor demek doğru olur sanırım. Ölüm sonrasında bile insanlar bir anıya takılıp kalıyor, bir duygu kırıntısının peşine düşüyor, bir bedeni yeniden kuşanmak istiyorlar. Yani Öteki Dünya unutmayı vaat ederken, Taşıyıcı bölümü birdenbire hafızanın hayalet gibi geri gelişini gösteriyor. Ölülerin geçmişteki bedenlerine yeniden bürünebilmeleri, zamanın tersine akması ya da dünyaya geçici de olsa dönebilme imkânı gibi nedenlerden ötürü bu bölüm sanki kitabın içinde açılan bir paralel evren ya da bir kırılma noktası gibi. Öteki Dünya yalnızca bir ölüm-sonrası mekân değil; hatıraların yeniden yönlendiği, kırılıp parçalandıktan sonra tekrar tekrar hatırlandığı bir ağ aynı zamanda. Bu bölümü yazarken aklımda Öteki Dünya’nın sabit ve durağan yapısını kırmak, hafıza, boşluk, geçmiş ve beden üzerine yeni bir katman eklemek, ölümün bile düzenleyemediği insani arzuları ortaya çıkarmak ve hikâyeye farklı bir derinlik ve çoklu zaman boyutu kazandırmak gibi düşünceler vardı.

Taşıyıcı bölümünde atlamadan konuşmak istediğim “F” var. Sanki F, Taşıyıcı’nın hafızası gibi geldi ya da salt hafızanın kendisini temsilen orada gibi. F’nin, “Beni takip et!” emir kipi aslında ne yaparsak yapalım hafızamıza hizmet ettiğimizi göstermek içindi sanki; özellikle geriye dönük olarak bir hafızanın peşinde hikayelerimizi ve hayatımızın bütününü yapılandırdığımızı düşünürsek; ne dersiniz?

Bence çok iyi bir tespit bu. Doğan’ın hafızası bir tür fazlalık ya da ağırlık gibi hissettirirken F’nin hafızası bir tür çekim yaratıyor. Taşıyıcı dünyaya kimin yanına döneceğini seçemiyor, F –yani dolayısıyla sizin tespitinize göre hafıza– seçiyor ki gerçek hayatta da hatırlama edimi aynen böyle gerçekleşiyor. Belki de bu yüzden “Beni takip et!” gibi emir kipinde konuşuyor çünkü hafıza geçmişe doğru çalışır, ileriye değil. Dolayısıyla F bir bakıma Taşıyıcı’yı geriye çağırıyor. Taşıyıcı F’ye baktığında acı çekmiyor; daha ziyade, bir tür “kıpırdanma” ya da “hatırlama” yaşıyor. Bu da hafızanın yön verme gücüyle ilişkili olarak düşünülebilir. Dolayısıyla bu harika tespit için teşekkürler!

Ercan Arslan’ın çizimlerini konuşmadan geçmek istemem. Resimlerin her biri hafızamızı harekete geçirecek şekilde anlatıya bütünlük katmış. Öteki Dünya için kafanızda böyle bir şey var mıydı hep yoksa kendiliğinden gelişen, olsa güzel olabilir diye süreç içinde karar verdiğiniz bir birliktelik mi oldu?

Öteki Dünya’nın ilk taslaklarını yazarken aklımda bu tür bir sanatsal ortaklık yoktu aslında. Sevgili dostum Burak Fidan’ın aracılığıyla Ercan’ın metinle buluşması, onunla bir bağ kurup çizimleriyle metne yepyeni bir hayat vermesi sayesinde hikâye de bir anda bambaşka bir yola sapmış oldu. Bu metin kelimelerden çok boşluklar, gölgeler, yarım bırakılmış duygular, insanın kendi iç karanlığındaki koridorlar üzerine kurulu bir yanıyla. Akıcı ve kendi içine kapanmayan bir dil ve anlatım mevcut, evet, fakat yine de anlatı sessizlikle, suskunlukla, soyutlukla genişliyor. Özellikle istasyon sahneleri, Taşıyıcı bölümündeki gövdesiz alanlar, Günah Tepesi’nin hafif sisli ışığı… Tam da bu nedenle Ercan’ın çizimleri metne sonradan “eklenmiş” gibi değil de metnin derinlerine doğru uzanan ikinci bir anlatı katmanı gibi oldu. Ercan’ın çizgilerinde beni en çok etkileyen şey şu: Çizgileri bir şeyi betimlemiyor, bir şeyin izini sürüyor. Bu da hem Öteki Dünya’nın temasıyla hem de Doğan’ın karakteriyle birebir örtüşüyor. Çizimler anlatıyı tamamlayan değil de anlatının içinden bir parça koparıp onu görünür kılan bir unsur gibi.

Masanızda bekleyen öykü, novella, roman olabilir yeni projeleriniz var mı?

Halihazırda, bir önceki kitabım Sınır’da hayat bulan Ergöne kasabasının yeni hikâyelerini yazıyorum. Ergöne’ye dair çok şey var aklımda. Dolayısıyla orayı sürekli ziyaret edeceğim gibi görünüyor. Birkaç öyküsünü yazmaya başladığım bambaşka bir öykü toplamı var. Bir de daha sonrası için, farklı karakterlerin farklı zaman dilimlerindeki hikâyelerini bir araya getirerek ilerleyen bambaşka bir roman düşüncesi var aklımda.