Kendi Senaryonu Yazmaya Cesaretin Var Mı?

Hafize Çınar Güner

Zorlu geçen bir yazı arkamızda bırakıp yine bilinmezliklerle dolu bir kışa girmeye hazırlanıyoruz. Okulların açılacağı artık kesin ama ne kadar açık kalabileceğine dair şüphelerimiz var. Bazı belediyeler açık havada kitap fuarları, konserler, tiyatrolar düzenlemeye başladı ancak bu etkinlikler kapalı mekânlarda nasıl yapılacak, o büyük kitap fuarları artık sadece anılarda mı kalacak bilemiyoruz. Salgının eğitim, kültür ve sanat alanlarında yarattığı asıl yıkımın etkisi zamanla anlaşılacak. Düş ve düşünce dünyasına dair yaşanan sosyolojik değişimleri gözlemlemek ve çözümleyip ortaya koymak kolay değil çünkü. Salgın dahil yaşadığımız pek çok şeyi; orman yangınlarını, sel felaketlerini, iktidar savaşlarını, göçmen akınını eğer sadece ilkim kriziyle ya da siyasi ekonomik gelişmelerle açıklamaya çalışırsak sanırım yanılırız. Tüm bunların temelinde toplumların yaşadığı ciddi sosyolojik değişimler ve bu değişimlerde de eğitime, sanata ve felsefeye ne kadar alan açıldığı yatıyor. Yaşanan zorlu süreçlerde ilk akla gelen tiyatroların gösterimlerinin iptal edilmesi, kitap paylaşımlarının durdurulması, müziğin sesinin kısılması oluyor. Sanki tüm bunlar yaşamın süsü ve eğlencesiymiş de yaşamın aynası, duyguların ve düşüncelerin ifadesi değilmiş algısı yaratılıyor. Sanat, edebiyat boş zaman uğraşına indirgenebiliyor. Fakat son zamanlarda bakıyorum da yaşamla bağları kopartılmaya çalışılan sanat, edebiyat daha bir sızıyor damarımıza. Hele hele çocuk edebiyatı, sırtlıyor yaşamın tüm yükünü, taşıyor çocuk okurun kucağına. Tabii ki de sevgi ve umutla…

Taş – Kâğıt – Makas yazılarımı en başından beri takip ediyorsanız “zor konuları” ele alan, yaşamın hakikatini okurdan saklamayan kitapları seçmeye çalıştığımı biliyorsunuz demektir. Ve her seçkide telifli eserlerle çeviri eserler arasında denge kurmaya çalıştığımı da… Ancak bu kez yapamadım. Belki bu kez ben beceremedim belki de biz bu konuda daha çok fırın ekmek yemeliyiz. Eski yazılarıma dönüp baktığımda daha çok resimli kitaplara yer verdiğimi görüp bu kez  bir roman seçtim. Parçalanmış aileler, göçmenlik, işsizlik konularını ele alan dayanışma ve mücadelenin gücünü vurgulayan olayları, kurgudaki farklı karakterlerin gözünden sunan Hayatımın Rolü adlı bu etkileyici roman bize her an her şeyin bir anda değişebileceğini gösteriyor. Tıpkı son iki yılda yaşadıklarımız gibi!

Tepetaklak Olan Bir Hayat

On iki yaşındaki Olivia’ya babasını hiç görmemiş olmak, ürkek erkek kardeşiyle uğraşmak, ünlü ve oyuncu bir anneye sahip olmak zaman zaman zor gelir. Çünkü o annesi gibi her ortamda kendini rahatça ifade edebilen biri değildir. Sayfa 26’da; “Sessiz ve kendi halimde olduğumdan bana hiç bakmasınlar istiyorum.” diyerek bu farkı ortaya koyar. Ancak annesinin işsiz kalması sonucu yaşanan süreçte ailede roller değişir. Olivia ağır sorumluluklar yüklenerek bir yandan yoksullukla mücadele eder, bir yandan ağır depresyon yaşayan annesinin iyileşmesi için çırpınır, bir yandan da yedi yaşındaki kardeşi Tim’in tüm bu yaşanan kötü durumlara maruz kalmasını önlemeye çalışır. Kitabın sonunda da büyük bir değişim geçirerek güçlü bir kıza dönüşür ve biz okur olarak Maite Carranza’nın ustaca kurgusu sayesinde karakterin bu değişimine hiç şaşırmayız. Tek başına yaşam mücadelesi veren, sanatla uğraşarak iki çocuk büyütmeye çabalayan güçlü bir kadının güçlü bir kız çocuğu yetiştirmesi de şaşılacak bir şey değildir zaten.

Her şey Olivia için müdürün odasına çağırılıp okul taksitinin ödenmediğini öğrenmesiyle bir anda ve hızlıca gelişse de aslında olaylar iki yıl öncesine dayanır. Dizideki rolü bir anda sona eren annesi bir daha iyi bir rol alamayıp figüranlık yapmaya başlar. Bir süre sonra da tamamen işsiz kalır.  Kitabın sonunda yazarın meraklısına notlar kısmında da yer verdiği gibi 2007 yılında başlayıp 2008’de derinleşerek tüm dünyayı etkileyen ekonomik kriz, yazımın başında da belirttiğim gibi, kültür ve sanat dünyasını derinden etkiler. Bunu konu olan yazar da normalde bu tür kişisel inişler çıkışlar yaşanması bir oyuncu için olağanken küresel krizle birlikte bir sanatçı için durumun nasıl içinden çıkılamaz bir hal alabileceğini gözler önüne serer. Önce sadece faturalarını ödeyemeyen aile zamanla evlerini dahi kaybederek kendilerini sokakta bulur. Sayfa 55’de Olivia, “Bugün yasaların adaletsiz olabileceğini öğrendim.” der. Evet, yasalara göre kredisini ödeyemedikleri evden polis zoruyla atılırlar  ama onların yaşadığı duruma baktığınızda bu hiç de adil değildir. Aslında tek bu cümle bile okura içinde bulunduğumuz sistemi sorgulama fırsatı veriyor. Olivia ve Tim sadece evlerinden değil okullarından da olurlar. İşin düşündürücü kısmı anneleri ünlüyken onunla selfie çektirmek için can atan, her fırsatta yana yana gelmeye çalışan komşuları ve arkadaşları için birden “öteki” oluverirler. Güçsüzün yanında yer almamak gerektiği  eğer yer alınırsa onun gibi zayıf halka olarak sistemden elenileceği düşüncesi dayatılmıyor mu her birimize? Bu yüzden tüm dünyada “güçlü” liderler her şeye rağmen iktidarlarını korumuyorlar mı? Olivia ve ailesine yine onlar gibi sistemin dışına itilmişler destek olur. Demokrasi toplumunun vazgeçilmezlerinden olan sivil toplum kuruluşları ve dayanışma platformları da bu zorlu süreçte rol oynasa da devletin görevlendirdiği sosyal hizmet uzmanının da ailenin yeniden ayağa kalkmasına yardımı dokunsa da aile mücadele için en önemli desteği sivil dayanışmadan alır. Altı yıldır boş duran ve henüz hiç oturulmamış bir binaya işgalci olarak yerleşirler. Bu binadaki Afrikalı komşuları Fatou Anne tüm zorluklara karşı direnen şefkatli bir kadın karakter olarak kendi dört çocuğundan ayırmadan Olivia ve Tim’e ilgi ve sevgi gösterir. Üstelik onlara verecek fazla bir şeyi de yoktur. Fatou Anne’nin gözünden okuduğumuz bölümde yazarın modern topluma dair eleştirisini de görürüz. Hızla değişen dünyada yitirilen değerlere, sabır ve belleğe vurgu yapar Fatou Anne. Sayfa 138’de, “Sevgi hava gibidir, asla bitmez.” der. Onun kapsayıcı, sarıp sarmalayıcı yanı da belki pek çok kadının yanında büyümesinden gelir. Kadın karakterlere ve onların cesaretine yazarın yaptığı vurguyu önemli buluyorum.

Göçmen mahallesinde bir işgalci olarak yaşamak, çöpten eşya toplamak, pek çok farklı kültürden çocuğun olduğu bir kooperatif okuluna gitmek, sokakların dilini öğrenmek, market artıklarını toplamak, hastaneye yatan bir anneyi yeniden hayata bağlamak ve küçük kardeşi Tim’i tüm kötü olaylardan korumak… Olivia olayların patlak verdiği ilk andan itibaren Tim’i bir filmin içinde olduğuna inandırır. Tim’e yazdığı ve belli aralıklarla ona okuduğu Holllywood yapımcılarından gelen mektuplar dışında kardeşiyle geçirdiği zorlu anları da çoğu zaman bir oyuna dönüştürür. Kitabı okurken 1998 yapımı “Hayat Güzeldir” filmini hatırladım. Bu filmde de ikinci dünya savaşı sırasında Yahudi oldukları için kampa götürülen Guido, oğluna esir kampının ve savaşın bir oyun olarak söyler. Eğer oğlu, oyunu başarıyla tamamlarsa ödül olarak çok istediği bir oyuncak tankı ona hediye olarak verilecektir. Kitapta da Tim için yaşanan her kötü durum filmin senaryosu gereğidir. Her film gibi bu film de mutlu sonla bitmelidir. Olivia filmin sonunun mutlu bitmesi için didinip durur. Ama aslında bu sırada ürkek Tim de çok değişir ve büyür, öyle ki annesi için rol seçmelerine gidip cesurca konuşur. Annesi bir rol kapamasa da tatlı Tim bir reklam filmi için seçilir. Sonunda kayıp babanın esrarı da çözülür. Olivia ve Tim tarafından çok sevilen annenin eski sevgilisi de çıkagelir ve yine onlara en sevilen yemeklerini yapar. Ancak tüm bunlar yavaş yavaş olur ve işler yoluna girerken hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı bellidir. Asla tozpembe bir tablo çizilmez. Bunun yerine küçük mutlulukların altı çizilir. Esas güzel olan da budur zaten. Tepetaklak olan bir hayatın içinden olabildiğince az yara alarak hatta olgunlaşarak umutla ve hayal gücüyle çıkılabileceğini samimi ve naif bir dile anlatır bize kitap. Dibe vurmamız, “rezil olmamız” bizim suçumuz değildir anlarız. Güçlü gözükmeye çalışmak güçsüzlüktür biliriz. Tıpkı Olivia’nın annesinin olayların en başında her şeyi saklaması ve yardım istememesinde olduğu gibi. Büyümek, değişmek ve direnmek cesaret ister görürüz. Hayat bize bir rol biçse bile Tim’in dediği gibi kendi senaryomuzu biz yazabiliriz, bu gücü hissederiz. Ve yine biliriz böyle gelse bile hiçbir şeyin böyle gitmeyeceğini.

Hayatımın Rolü, Maite Carranza, Çeviren: Saliha Nilüfer, Günışığı Kitaplığı, 2021.