Sıradışı Bir “Mübadele” Anlatısı: Mehmet Yaşın’ın Sınırdışı Saatler’i

Şehnaz Şişmanoğlu Şimşek

Türkçede yazılmış mübadele romanlarının neredeyse bir alt-tür oluşturacak şekilde belirli özellikler ve tematik benzerlikler taşıdığı söylenebilir. Nostalji duygusu, vatana özlem, kardeşlik vurgusu, dış mihraklar, şiddet sahneleri gibi unsurlar bu tematik benzerliklerin başında gelmektedir. Elbette bu tezi ayrıntılı bir dizi yazı ile temellendirmek gerek ancak ben bu yazıda mübadele romanı olarak tam anlamıyla kategorize edilemeyecek ama öte yandan mübadele meselesini özellikle sınır, sınırdışılık, dil, kimlik, eşikte olmak/eşiktelik gibi kavramlarla sorunsallaştırarak tam da mübadele kavramının kendisini ve mübadelenin ve mübadele sonrasının edebiyata nasıl yansıdığını tartışmamızı sağlayacak ilginç bir metin olarak Mehmet Yaşın’ın Sınırdışı Saatleri’ni ele almak istiyorum.

Sınırdışı Saatler anlatısı gerçekçi karakterlerin, belirli bir zaman ve mekân anlayışı içerisinde  belli bir olay örgüsü etrafında konumlandırıldığı bir anlatı değil. Üstelik kitaptaki bazı ifadeler cümleler, mübadele öncesinde çoğu Anadolu’da yaşayan Türkofon Hıristiyan Ortodoksların yazı dili olan Yunan harfli Türkçe yani daha bilinen adıyla Karamanlıca olarak yazılmış. Hatta anlatı bir Karamanlıca cümleyle açılıyor. Metnin işaret ettiği anlam ya da anlamları; anlatıdaki göstergeleri ve farklı göndermeleri takip ederek ve onları toplumsal bir bağlama oturtarak yakalamak mümkün ancak.

Mehmet Yaşın

Şimdi Sınırdışı Saatler’e biraz daha yakından bakalım. Anlatı iki ayrı kitaptan oluşuyor: “Sınırdışı Kitabı” ve “Saatler Kitabı”. “Sınırdışı Kitabı”yla başlayan anlatı, okuru öncelikle tam olarak anlamlandıramadığı bulanık ve muğlak bir zamanın ve mekânın içine hapseder. Bu bölümün anlatıcısı  “romankişisi” olarak isimlendirilen, ilerleyen sayfalarda adının Misail Oskarus olduğunu öğrendiğimiz ana karakterdir. Oskarus, anlatının hemen başında bir tür bekleme salonu ya da karantina gibi bir yerdedir. Camları buğulu, yüksek kapılı, göz gözü görmeyen bu dumanlı iç mekânda, “herkesin insan olup olmadığı da şüphelidir”(9). Bu mekânda neredeyse masallardan çıkmış yaratıklar, kanatlı vahşi kediler, ateş kuyusundaki zebaniler, bataklık dehlizine düşen kurbağa vb. karakterlerle tanışırız. Bu gerçeküstü atmosfer aslında Emniyet Müdürlüğü Ecnebiler Şubesi’dir. İçeride kapalı tutulanlar ise başta savaş esirleri olmak üzere aslında sistem tarafından istenilmeyen tüm ötekilerdir: “Esrarkeş hippicikler, tinerci çocuklar, travestiler..vb.”; onlar da “ecnebi” olarak oraya atılmışlardır (10). Romankişisi Oskarus, niye orada tutulduğunu bir türlü anlayamaz, sonunda “değişik adlarla yüzyıllardır süren despotik sultanlığın başşehri”nin (açıkca kurmaca bir uzam olarak İstanbul’dan söz edilmektedir burada) dehlizlerindeki Gölgeler Sultanlığı’nda Yüksek Güvenlik Konseyi tarafından sorguya alınır: Suçu, yazmak ve yazılmak suretiyle güvenliğe zarar vermektir (44).

Anlatıdaki alegorinin ikili bir düzlemde ilerlediği söylenebilir. Bir yandan açık bir baskıcı iktidar eleştirisi diğer yandan ise yazmaya, yazılmaya dair daha genel, neredeyse ontolojik bir mesele üzerinde durulmaktadır. Oskarus şöyle cevap verir: “[Suçlama] herhangi bir anlam ifade edemeyecek kadar soyuttu. Ben romanülkemden başka bir yere adım atmamıştım. Mütevazı bir kitaba sayfa olmuş kağıt üzerindeki yazılardan ibaretti bütün düşünce ve eylemim.” Yüksek Güvenlik Konseyi başzebanisi, Oskarus’a kendisini onların dilinde yazdırmasını emretmektedir. Kitap, konseyi eleştirebilir de yeter ki onların alfabesi, lehçesi ve sözlüğü ile yazılsın. Aksi takdirde Oskarus kitaptan el çektirilecek, sınır dışı edilecektir. Misail Oskarus gerçekçi romanların karakterlerinden farklı olarak bir kurmacanın içerisinde olduğunun bilincindedir, olan bitene anlam veremez, nihayetinde o bir yazar tarafından yazılan kurmaca bir karakterdir ve konseye şöyle söyler: “Ben bir romankişisiyim. Yaşadığım yer de bir kitap. Kendi başıma araba kullanmam dahi mümkün değil. Yapacağım her şeyi yazarımın önceden yazması gerekir.” Karakter bir yandan da yazarına kızmaktadır: “Beni yazmaya başladığında ona aşık oluyordum nerdeyse. Nefret ediyorum şimdi! Bana ne bir yazar olarak ruhu işgal edilmekteyse. Devam ediyor ağzımdan konuşmaya. Ben istiyor muyum bakalım? Soran yok.” (51). Aslında bu alıntı, karakterin yazarıyla konuştuğu ilk örnek değildir, anlatı boyunca yazarı Mehmet Yaşın’ı arar, ona seslenir, onu eleştirir, akıbetinin ne olacağını sorar, kendi istediği şekilde yazılamadığı için sürekli itiraz eder “Gönlümce yazılamıyorum ki işte, sözü ağzıma tıkıyor yazarım. Ben sen değilim yahu! Misail Oskarus’um ben. Μισαιλ Οσκαρυς.”

Oskarus’un sorgulaması tamamlanır ve kendisi hakkında sınırdışı kararı verilir. Anlaşılan o ki sakıncalı bir roman yazdığı düşünülen Mehmet Yaşın’la roman karakteri aynılaştırılmış, yazarının akıbeti karakterine de bulaşmıştır. Bundan böyle, Oskarus ömür boyu, hatta ölümünden sonra da sınır dışılığa mahkûm edilmiştir ve yazarı, Mehmet Yaşın’ın doğum yeri olan anlatıda bir ölü-bölge ya da arafa dönüşmüş olan bir adaya sürgün edilir. Anlatıdaki göndermelerden, Kıbrıs lehçesinin kullanılmasından ve Yaşın’ın kendisi Nicosia/Lefkoşa doğumlu olduğundan bu adanın Kıbrıs olduğu açıktır.  

Ada, Oskarus’un işkencelere maruz kaldığı despotik başşehirden daha da beter bir uzamdır. Fetihçi askerlerin fethedip göçebe akıncıları yerleştirdikleri bu ölü bölgeyi eskiden yurt edinenler artık yazarın deyişiyle “ecnebi yerliler” haline gelmiş, ne diğer tarafa geçebiliyor ne de eski yaşadıkları gibi yaşayabiliyorlardır. Bunlar “arafın yaratıkları” ya da “kayıp ruhlar”dır. Arafın yaratıkları mayınlı sınır boyunca telörgülerin altından diğer tarafa sızmaya çalışırken otomatik makinelerle taranarak öldürülürler, “şehit hortlakları”na dönüşürler. Ev eşiklerine öldürülmüş sahiplerinin gömüldüğü evlerde Oskarus kendi evini, aslında Mehmet Yaşın’ın doğup büyüdüğü evi arar.

Bu güçlü imgeleri ve betimleri daha fazla uzatmak istemiyorum aslında özetledikçe güçlerinden de kaybediyorlar. Burada kısaca Yaşın’ın anlatmak istediği, mübadele anlatılarından da aşina olduğumuz sınır dışı edilmenin, vatanlarından koparılmanın aslında ne denli yakıcı, insanlıktan çıkarıcı, kimliksizleştirici bir etkisinin olduğudur. Sınır dışı edilenler için artık ne eski vatana dönmek mümkündür ne de yeni gelinen yerleri yurt edinmek. Kabaca dile getirilirse, yerinden ve yurdundan koparılmışlığın belki de 21. yüzyıldaki en mücessem örneği olan Kıbrıs’ta, bu yüzyılın son bölünmüş başkenti Nicosia/Lefkoşa’da doğmuş olan Yaşın, bu bölünmüş toprak parçasını; neredeyse bir distopyaya, belki de cehennemden daha yakıcı bir belirsizliği içeren “arafta olmaya” yapılan atıflarla anlatarak “sınır dışı” olmanın güçlü bir metaforuna dönüştürmüştür.  

Metinde asıl sorunsallaştırılan meselelerden bir diğeri ise dildir. Yazar ilginç bir kavramsallaştırmaya gider: Aynı dili farklı lehçeyle konuşanlar ve farklı dili aynı lehçeyle konuşanlar. Buradan kasıt bugün standart iki ayrı dil olarak düşünülen Türkçe ve Yunancanın aslında bünyesinde ne denli çeşitlilik taşıdığıdır. Anlatıda Türkçe, Yunanca, Kıbrısrumcası, Kıbrıs Türkçesi ve Yunan harfli Türkçeyle yazılmış ifadeler, yerelliğin, coğrafi alanın, kendiliğinden ürettiği çeşitliliğe vurgu yapar. Bu aynı zamanda dil aileleri şemasında Türkçe ve Yunanca olarak iki ayrı dilmişcesine kategorize edilen dillerin aslında ne denli iç içe geçmiş, birbirine sözcük ve sentaks kazandırmış yapılar olduğunu da ortaya koymaktadır. Bununla beraber vurgulanan, aynı anadil içerisinde değerlendirilen lehçelerin, birbirine ecnebi sayılabilecek dillerden nasıl ödünç alabileceğidir. Yaşın’ın bir yazısında sorduğu gibi, “Pontus Elencesi ile Karadeniz Türkçesi birbirlerine anadillerindeki diğer lehçelerden daha yakın sayılmaz mı?”

Kıbrıs alegorisi gittikçe artan bir dozda tıpkı bir rüya alemine benzeyerek hatta araya Mehmet Yaşın’ın büyükannesi Hanım Nene gibi karakterler eklenerek devam eder ve Misail Oskarus’un ölümünün kırkıncı gününde anlatıdaki bütün karakterlerin katılımıyla gerçekleşen bir ölüm yemeğinin akabinde aniden sona erer, “Sınırdışı Kitabı” yarıda kesilir. Anlatıdaki bu sürreel atmosfer ve postmodernist metinleri anımsatan yazarıyla diyalog kuran romankişisinin ve Karamanlıcanın varlığı tam da bu noktada, sayfanın altında yer alan dipnotla açıklığa kavuşur. Bu kitap aslında romankişisi Misail Oskarus’un anlatı boyunca didiştiği yazarın çevirdiği bir Karamanlıca metin, hatta belki de son Karamanlıca metindir. Bunu kitaptaki şu dipnottan anlarız: “Karamanlıcadan çevirisini yaptığım Misail Oskarus’a ait Sınırdışı Kitabı’nın eldeki tek nüshası burada kesiliyor. Devamının, bu dilde yazan halk sınırdışına sürüldüğü sıralarda kaybolduğuna inanılıyor, ç.n. (Benim Sınırdışı Saatler’imse hâlâ devam ediyor. M.Y.)”

Anlatının bu nottan sonraki bölümünde anlatıcı değişir, Karamanlıca olarak yazılmış “Sınır Kitabı”nı çeviren kişi yani metinsel yazar ya da kurmaca yazar diyebileceğimiz Mehmet Yaşın’a dönüşür. Anlatıdaki Yaşın, yarım kalan bu kitaba “çevirmenin sunusu”nu ekleyerek bir yayıncıya götürmüştür. 

Yayın yönetmeni, çevirmene anlatıdaki ifadeyle “ölüdil”le yazılmış bu ilginç kitabın mutlaka başka bir kitapla tamamlanabileceğini söyler. Böylece çevirmen/yazar; 16. yüzyılda Hibetullah bin İbrahim tarafından yazılmış ve ailesine vakfedilmiş bir yadigâr olduğunu söylediği, Osmanlı-Türk edebiyatı geleneğinde bir tür kıyamet anlatısı olan Saatnâme adlı bir kehanet kitabından esinlenerek yazdığı “Saatler Kitabı”nı Dördüncü Bab olarak kitaba eklemiştir. İşte elimizdeki Sınırdışı Saatler bu iki kitabın bir araya gelmesinden oluşan, türsel olarak ne roman, ne biyografi, ne kehanet kitabı ne de dua kitabıdır; kendisi de tıpkı karakterleri, yazarı ve metin boyunca ele aldığı meseleler gibi “araf”ta bir anlatıdır. Belki modern bir anlatıdan çok, 19. yüzyılın bir tür metinler antolojisini hatırlatan ve Karamanlıca külliyatta da bolca bulunan, içerisinde kurmaca, dini eser, gazete yazısı, bilgilendirici yazı vb. metinleri içeren ciltleri hatırlatmaktadır.

Bütün bunları nasıl yorumlamak gerekir? Kurmaca yazar/çevirmen Mehmet Yaşın’ın “çevirmenin sunusu”nda dile getirdiği 70 yıl aradan sonra Karamanlıcanın canlanması umuduyla yazdığı bu kitap ne anlama gelmektedir? Nasıl bir dildir bu Karamanlıca? Karamanlıca 1923 Lozan Mübadele Antlaşması’na kadar büyük ölçüde Anadolu’nun içlerinde yaşayan Ortodoks Hıristiyan halkın Yunan harfli Türkçe olarak ürettikleri yazılı dilin literatürdeki adıdır. Yaşın’ın metni Karamanlıca özelinden hareketle mübadelenin edebiyata yansıyan boyutunu aslında örtük bir biçimde ustaca dile getirmektedir. Mübadelenin edebiyata en önemli etkilerinden biri, belki de edebiyattan alıp götürdüğü demek daha doğru, bugün Türkiye ve Yunanistan ulus devletleri olarak adlandırılan coğrafyalardaki bu dilsel ve kültürel çeşitliliğin sekteye uğratılması oldu. Farklı diller, alfabeler, lehçeler, söyleyiş biçimleri standart bir Türkçe ve Yunanca olarak kodlanarak standardize edildi, dillerin içerisindeki Türkçe ve Yunanca unsurlar “ecnebi” sayılarak arındırılmaya çalışıldı ve böylece farklı edebiyat imkânları, yolları, patikaları en azından popüler ve kamusal anlamda ortadan kaldırıldı. Tıpkı Oskarus’un kitabı gibi ansızın kesintiye uğratıldı, sonlandırıldı; daha da acısı böyle bir edebi kültürün varlığı da yeni nesillere aktarılmadı ve unutulmaya terk edildi.

Yaşın metninde yer yer Karamanlıcayı kullanarak mübadele sonrası homojenize edilen toplumların, burada okurun yani sadece Türkçe okuyup yazan, ya da sadece Yunanca bilen okurun bu metni bütünüyle anlamasının ve kavramasının mümkün olmadığı gerçeğini de hatırlatıyor bizlere. Metin ancak her ikisine de vakıf olan, özellikle Türkçede yazılmış olduğu için Yunan harflerine aşina olan okurunu beklemektedir. Bu okur profili aslında bir anlamda mübadele öncesine, böyle bir okurun mümkün, olanaklı ve kendiliğinden olduğu bir dünyaya da göndermedir. Elbette burada İstanbul ve Anadolu’da her şeye rağmen yaşamaya devam eden Rumları ya da özel olarak Türk-Yunan ilişkileriyle ilgilenenleri dışarıda tutarak söylüyorum. Elbette bu kimlikler de bizatihi Yaşın’ın kavramıyla “ecnebi yerliler”e tekabül etmiyor mu zaten?

Karamanlıca yazı dili tam da ulus devlet öncesi; kimliklerin bu denli ayrışmadığı ve homojenize edilmediği bir dile, zihniyete ve yaşam kültürüne işaret etmektedir. Yaşın anlatısında Karamanlıcayı bir metafor olarak kullanarak, ulus devlet ideolojisinin ya Türksün ya Yunan, ya yabancısın ya vatandaş, ya buralısın ya oralı, kısacası ya osun ya öteki anlayışının kategorize edemediği eşikteki, melez kimliklerin, yazarların, eserlerin, edebiyatların ulusal kanondan dışlanmasına da işaret etmektedir. Yakın geçmişte bir devlet adamının mübadeleye ilişkin olarak sarf ettiği “Ege’de Rumlar, Türkiye’nin pek çok yerinde Ermeniler yaşasa aynı milli devlet olabilir miydik?” şeklindeki talihsiz sözlerinin hatırlattığı gibi “milli edebiyat” kanonu da tıpkı milli sınırlar gibi ancak bu çoğul, melez kimliklerin dışlanmasıyla ya da bir kimliğin yalnızca tek bir özelliğinin sahiplenilmesiyle oluşturuluyor. Örneğin Şemseddin Sami’yi yalnızca Türkçeye yaptığı katkılarıyla öne çıkararak, Arnavutluk’taki bilinen ismiyle Sami Fräsheri’yi tanımamak, hatta hiç bilmemek ve Arnavutça için önemini yok saymak gibi. Bu isimlere başkaları da eklenebilir. Yukarıda öneminden söz ettiğim Evangelinos Misailidis, Ladino edebiyatının önemli yazarı Ben Ghiat, ilk Türkçe romanlardan Akabi Hikayesi’nin yazarı Hovsep Vartanyan, Ahmet Ağaoğlu, Faris eş-Şidyak ve yeniden keşfedilmeyi bekleyen diğerleri. Bu isimlerin neredeyse hiçbiri artık herhangi bir ulusal edebiyatın antolojisinde, edebiyat sözlüğünde, kısacası kanonunda yer almıyor. O halde Karamanlıca hangi ulusun edebiyatı? Ya mübadele metinleri?

Yaşın’ın kurmaca bir karakter olarak Sınırdışı Kitabı’nda Misail Oskarus’a seslendiği gibi: “Kardeşim sen kovulmuş bir romankişisisin. Bu dilin ortak masalında zırnık dirhem yerin yok. Na to kafa na to mermer. Hâlâ alttan alıp, kenardan köşeden kayıp, efendime söyleyeyim, çaktırmadan kendi masalını da bir yerlere sokuşturabileceksin mi zannetiydin? Yağma yok! Bu dildeki bütün masallar belirlenmiştir. Sen istediğini yaz, hizaya girmiş bu millet ordusu, gene tek ses halinde seni bildiği gibi okuyacak” (103). Aslında anlatıdaki yazan ve yazılan çatışması da temelden buradan kaynaklanmaktadır. Çevirmen, çevirisini yaptığını söylediği Sınırdışı Kitabı’nın aslında tam olarak bire bir çevirisini değil, kendi hayat hikâyesini, ideolojisini, Kıbrıs şivesini, kendi sınırdışına çıkarılma deneyimini de katarak onu aslında yeniden yazmıştır. Kurmaca karakter Oskarus ise, her şeye rağmen direnir, kendi dilinde kendi istediği gibi yazılmayı ister, belki metindeki Karamanlıca ifadeler bu şekilde yorumlanabilir. Ama nihayetinde ne karakter istediği gibi yazılabilmeyi ne de yazar istediği gibi yazmaya muktedir değildir. Okursa metinde ne olursa olsun kendi anlamını üretecektir. Tıpkı iktidarların kendi ideolojilerini, makbul anlatılarını ürettikleri gibi.

Yaşın’ın belirttiği gibi oysaki bu “dilin ortak bir masalı” vardır/vardı. Mübadelenin, kuşkusuz başka birçok alanda olduğu gibi ortak üretimin en görünür olduğu alanlardan biri olan edebiyata ve dile çoğulculuktan uzak tekçi bir anlayışla bakılmasını kolaylaştırıcı bir zemin hazırladığı düşünülebilir. Çünkü mübadeleyle birlikte yine Karamanlıca özelinde konuşursak, çoğu Anadolu’da yaşayan Türkofon Ortodoks’un Yunanistan’a gitmesinin ardından, bu dilde yapılan yayıncılığın gittikçe azalarak sonlandığını söyleyebiliriz. Elbette, yalnızca yayıncılık da değil, 19. yüzyıl Karamanlıca süreli yayınların gösterdiği gibi Anadolu Ortodoks Hıristiyanlarının bütün edebi faaliyetleri, gazete tefrikaları, okullarda yapılan tiyatro temsilleri ve bir sürü başka alandaki kıymetli üretimler de mübadeleyle birlikte son bulmuş ve özellikle Anadolu deyiş yerindeyse suyu çekilmiş değirmene dönmüştür. Dolayısıyla ironik bir biçimde Sınırdışı Saatler belki de gerçekten Mehmet Yaşın’ın belirttiği gibi son Karamanlıca kitaptır!

Her şeye rağmen Yaşın’ın bir umuttan ya da olanaktan söz ettiğini de düşünebiliriz. Karamanlıcanın ya da başka herhangi bir dilin gerçekten “ölü bir dil” olduğu iddia edebilir miyiz? Bu noktada, Mehmet Yaşın’ın anlatısında muhayyel bir Karamanlıca kitabı çevirmesi hatta bu kitabın Oskarus tarafından Yeni Karamanlıca alfabeyle yazılmış olduğunu söylemesi, Yaşın’ın da dile getirdiği gibi bugün bir tür ölü dil muamelesi gören bu dilin ne derece değişken, üretken ve anlatım olanakları açısından geniş olabileceğini bize hatırlatmaktadır.  

Belki de söylemek istediği hiçbir dilin, edebiyatın ölüp gitmediği, başka biçimlerde başka isimler altında yaşadığıdır. Bugün hâlâ Kuzey Yunanistan’ın, Atina’nın herhangi bir sokağında ya da İstanbul’da, Anadolu’da konuşulmaya devam eden mübadil Türkçeleri ve Yunancaları gibi.