İstanbul’da Bir “Altıncı Daire Krallığı”

Bihter Sabanoğlu

İstanbul, dünyanın en büyük metropollerinden biri olarak kabul edilmesine rağmen hiçbir zaman kapsamlı bir kent planlamasına tabi tutulmamış, 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar kent yönetimi çöplük subaşısı, böcekçibaşı[1], mimarbaşı gibi kadının emrinde çalışan çeşitli görevlilere emanet edilmiştir. Kırım Savaşı sırasında İstanbul’a gelen Fransız, İngiliz ve İtalyan askerlerle beraber nüfusun çarpıcı biçimde artması, yavaş yavaş bir dönem metropolüne dönüşen kentte baş gösteren emniyet sorunları ve her geçen gün halkın tepkisini toplayan hijyen eksikliklerine çözüm bulma amacıyla 1855 yılında İstanbul Şehremaneti kurulur. Şehremanetine yardımcı olmak üzere yaratılan komisyon, İstanbul için Paris’te uygulanan arrondissement (daire) sistemini uygun görür. On dört daireye ayrılan kentin haritasında, yeni idari sistemin medar-ı iftiharı olması beklenen Beyoğlu civarı, Paris’in Saint Germain ve Saint Michel bulvarlarını kapsayan, Luxembourg bahçelerinin de içinde bulunduğu lüks muhiti Sixième’eFransızca kelime anlamı ile “altıncı”-benzetildiği için 1857’de çıkarılan kanunla Altıncı Dâ’ire-i Belediye olarak adlandırılır. Belediye reformuna Pera’dan başlanmasındaki bir etken de kentin bu bölgesinde oturan, çoğunluğu Levanten, Ermeni ve Rumlardan oluşan halkın Avrupa’dan alışık oldukları bu belediye sistemine ve uygulamaya geçirilecek yapısal değişikliklere daha olumlu yaklaşacakları umududur.[2] Altıncı Daire Meclisi’nde görev yapacak meclis üyeleri için en az on yıldan beri İstanbul’da oturma koşulu konulmuş; üyelerin aynı zamanda varlıklı olmaları beklenmiş ve göreve, yabancı dil bilgisi ve ticaret yoluyla Batı ile ilişkisi olan gayrimüslimlerin getirilmesine özen gösterilmiştir.[3] İstanbullu kimliğine yapılan bu vurgu, ilerki yıllarda mecliste İstanbul’a özel kanunlar çıkmasını eleştiren Anadolu milletvekillerine sarf edilen sözleri anımsatır; bir tartışma esnasında meclis başkanı Vefik Paşa, “İstanbul’un işi taşralara benzemez. İstanbul’un artan meseleleri vardır,” sözleriyle İstanbul’un gün geçtikçe büyüyen problemlerini ancak İstanbulluların anlayabileceğine dikkat çekmiştir.[4] 

Altıncı Belediye Dairesi’nin ilk icraatlarından biri 1859’da kabul edilen bir sokak düzenlemesidir. Bu kanunla sokaklar üç sınıfa ayrılır; birinci sınıf sokak kabul edilenler kışın günde bir, yazın günde iki kere; ikinci sınıf sokaklar günde bir kere; üçüncü sınıf sokaklar ise haftada bir kere süpürülerek temizlenecektir. Sadrazama bağlı özel mevzuatla işleyen Altıncı Daire, sokakların temizliğini sağlamak için belediye hizmetinin liberalizasyonu olarak değerlendirilebilecek alışılmadık bir uygulamaya başvurur; sokakları sulama işini ihale aracılığıyla müteahhitlere verir.[5] Altıncı Belediye Dairesi’nin bu liberal girişimini eleştirenler de olmuştur. Dönemin devlet tarihçisi Ahmet Lütfî Efendi, belediyenin, temizliği halkın parasıyla o da göz önündeki sokaklar için yaptığını, yeni sistem “icat olunalıdan beri” kenar mahallelerde süprüntülerin günlerce sokakta durduğunu ve yazın kokudan geçilmediğini yazar. Daire sisteminden önce süpürücüler cüzi bir ücret karşılığı ev önlerini temizlemektedir, ona göre bu yeni teşkilat memur ve hademeleri zengin etmek ve hükümet içinde hükümet kurmak için icat edilmiştir.[6]

Beyoğlu, 1800’ler. (Hürriyet)

İstanbul’un yazın kalkan tozundan, kar sonrası her yanı kaplayan çamurundan seyyahların anılarında sıklıkla bahsedilmiştir. İstanbul ile Berlin’i karşılaştıran “Berlin Hatıraları” isimli şiirinde Mehmet Akif Ersoy 1915 senesinde dâhi bu sokakların temizliği konusuna değinir. Berlin’i betimlerken “Çamur bu beldede âdet değil ne kış, ne de yaz” ifadesini kullanması, İstanbul’da pisliğe karşı ancak Lodos duasına çıkmakla yetinildiğini anlatması, Berlin sokaklarını “pırıl pırıl zemini, yeryüzüne indiriyor gökyüzünün ışıklarını!” sözleriyle tasvir etmesi konunun toplumsal bilinçaltına ne derece işlediğini gösterir. Ersoy, halkın “Sokak süpürmek için gelmedik ya bizler de!” diye yakınarak temizlikten kaçtığını da ekler.[7] 

Altıncı Belediye Dairesi’nin yaptığı düzenlemeler daha çok su sistemi, kanalizasyon, kaldırım düzeni gibi olağan belediye görevlerini kapsasa da Journal de Constantinople gazetesinde[8] yayımlanan bir haberden daha alışılmadık kararların da belediye meclisinden çıktığını anlamak mümkündür. JC’nin haberine göre belediyeler Pera sokaklarında eşek ve katırların dörtlü ya da beşli gruplar halinde birbirine bağlı olarak ve tek sıra yürütülmesi zorunluluğunu getirmiştir. Eşekçilerin bu kuralı ihlal ettiğini yazan gazeteci; “daha dün zarif bir hanımın elbisesinin, Pera’da bir sokağı tamamen kapatmış on iki ila on beş yaramaz sıpadan oluşan bir çete tarafından gerçek anlamda binlerce parçaya bölündüğüne tanık olduk” cümleleriyle anlattığı eşek meselesi hakkında yetkililerin elleri kolları bağlıymışçasına hareket etmelerinin anlaşılmaz olduğunu ifade eder. 

1877 tarihinde çıkan “Dersâadet Belediye Kanûnu”na kadar kendi özel yasasıyla çalışan Altıncı Daire bu düzenlemeyle ayrıcalıklı statüsünü kaybeder; kentteki bölgeler on dörtten yirmiye çıkarılır ve hepsi İstanbul şehremanetine bağlanır. Yeni sıralamada Eyüp’ten sonra altıncı daire Hasköy olacakken Beyoğlu’nun, Paris’in Saint-Germain arrondissement‘ıile özdeş belediye ismini muhafaza etmek amacıyla bir takım oynamalar bile yapılır.[9]

Altıncı Daire’nın yıldızı ise Edouard Blacque Bey’in zamanında parlar; belediye başkanlığı görevine iki kez getirilen siyasetçi aynı zamanda Osmanlı’nın ilk gazetesi Le Moniteur Ottoman’ı çıkaran Alexandre Blacque’ın oğludur. Dönemin Fransız basınında çıkan bir haberde Blacque Bey için hükümdar benzetmesi bile yapılmıştır: ”Türkiye’nin tasvirine girişen birçok coğrafyacı İstanbul’un güzelliklerini sıralamakla yetinmiş, Osmanlı İmparatorluğu’nun başkentinin kalbinde 6. Daire adı verilen küçük bir krallığın varlığını sürdürmesinin garipliğinden bahsetmeyi unutmuştur. Bu küçük toprak parçası üzerinde saltanat süren o güçlü ve muzaffer kralın adı Blacque Bey’dir”.[10] Pera’nın yeni belediye başkanını kraldan çok kralcı olmak ve Fransız kimliğini reddetmekle suçlayan gazete yazıları bir hayli fazladır. Aynı dönemlerde başka bir gazete Blacque Bey’in Avrupalılardan ama özellikle de Fransızlardan nefret ettiğini iddia eder.[11] Habere göre Blacque Bey’in yabancılarla iletişiminde ortaya koyduğu kaba tavırlar birçok kez Osmanlı hükümeti ile konsolosluklar arasında kazaların meydana gelmesine sebebiyet vermiştir. Hatta kendi emrinde çalışanlara da aynı şekilde davrandığı, direktiflerine uymayanlara, örneğin R.P Enfledjan adında bir görevliye tokat bile attığı yazılır. Haber Blacque Bey’in terk ettiği topraklara büyük bir nefret beslediğini, kendisini Osmanlı gibi gördüğünü, hatta çocuklarını bir Prusya birliğine katılmaları için Almanya’ya gönderdiğini, 14 Temmuz’da dahi Tepebaşı Bahçesi’nde Fransız marşının çalınmasına izin vermediğini, üstüne üstlük asılan Fransız bayrağını indirdiğini yazar.

Beyoğlu, 1800’lerden bir kartpostal. (TRT Arşivi)

Blacque Bey’in Tepebaşı’nın kültürel hayatına yaptığı en büyük katkı muhtemelen Tepebaşı Bahçesi’nin oluşturulmasıdır. Mezarlıklarla kaplı Tepebaşı’na toprak dökülerek halka açık bir müzik ve eğlence bahçesi yaratılmasını Tepebaşı Bir Meydan Savaşı adlı incelemesinde Çelik Gülersoy “dünyanın pek az bir köşesinde böylesine yan yana, sırt sırta görülebilecek olan, aslında çok dramatik bir ikilem” olarak yorumlar. Bir zamanlar “Küçük Ölüler Tarlası”[12] adını taşıyan bu alan, Blacque Bey’in girişimiyle Garden Bar’da sahne alan orkestralara ev sahipliği yapar, beş çayı valsleriyle ünlenir, arazisine Tepebaşı Tiyatrosu’nun kurulmasıyla ilk Darülbedayi eseri Çürük Temel’in sahneye konulmasına tanık olur, Çaykovski’yi dahi ağırlar. Bahçe, edebiyatta da kendine bolca yer bulur; Aşk-ı Memnu romanının Behlül’ü Tepebaşı operalarının sadık bir müdavimi olarak betimlenirken, Mai ve Siyah romanı Tepebaşı Bahçesi’nde düzenlenen bir şölenle açılır. Blacque Bey’in Tepebaşı’na bir eklemesi de mimar Barborini’ye yaptırdığı, günümüzde hâlâ Beyoğlu Belediye Başkanlığı olarak kullanılan ihtişamlı binadır. Fakat neoklasik stile sahip bu bina, orijinal şekliyle korunamamış, seksenli yıllarda ahşap döşemeleri betonarmeye çevrilmiş ve kartonpiyer süslemeleri düzleştirilmiş, yapılan restorasyonlarda yapının iki yanına “çağdaş” ek binalar eklemiş ve çatısına bir kat çıkılmıştır. Tepebaşı Bahçesi’nin arazisinde günümüzde bir katlı otopark bulunur.

Yerel yönetim şekline Batılı nüanslar ekleyen “numune” bölge Altıncı Daire devamlılık arz edemese de Osmanlı belediye anlayışına büyük etki yapmıştır. Kentlileri katılımcı belediye yönetimine teşvik eden, liberal ekonomik uygulamalara yer veren, kente modern hizmetler getiren, kent sakinlerini yavaş yavaş yaşadıkları şehir hakkında duyarlılık kazanmaya sevk eden Altıncı Daire denemesi İstanbul’da modern belediyeciliğin ilk adımıdır.

Beyoğlu, 1800’ler. (TRT Arşivi)

[1]  Günümüzün zabıtasına yakın bir kurum

[2]  Zafer Toprak, “Altıncı Daire-i Belediye,” Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, (1993) cilt 1, s. 220-223. www.academia.com

[3]  Nur Akın, 19. Yüzyılın İkinci Yarısında Galata ve Pera (İstanbul: Literatür Yayıncılık, 2011), 98-99.

[4]  Orijinali “İstanbul’un b’âzı mesâ’il-i zâidesi vardır”. Mehmet Seyitdanlıoğlu. Tanzimat Döneminde Modern Belediyeciliğin Doğuşu (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2010), 17.

[5]  Dr. Ali İhan Öztürk. “Modern Belediyenin Kuruluşundan Sonra İstanbul’da Yolları Sulama ve Yıkama Hizmetleri (1858-1914)”, 2016, IBB Teftiş Kurulu Başkanlığı.

[6]  “İstanbul’un Temizliği Meselesi”, Vaka’-nüvis Ahmet Lütfi Efendi Tarihi C IX, ed. Prof. Dr. Münir Aktepe (İstanbul: Edebiyat Fakültesi Matbaası, 1984), 158.

[7]  https://mehmetakifarastirmalari.com/2016/03/05/berlin-hatiralari/

[8]  “Chronique Locale, Journal de Constantinople, s.3, 22 Kasım 1860.

[9]   Zafer Toprak, “Altıncı Daire-i Belediye,” Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, (1993) cilt 1, s. 220-223, www.academia.com

[10]  “Turquie”, Express, s.3, 13 Şubat 1889.

[11]  “Lettre de Constantinople”, Les Nouvelles D’Orient, s.5, 15 Temmuz 1895.

[12] Petit Champs des Morts