Hafif Kahramanlar: O Kitabı Bir de Buradan Okuyalım

Tuğba Sivri Çınar

İnternete girmeye başladığım ilk zamanlar bir forumda ya da sözlükte “Anne babam ‘klasikleri okumadan bizimle sohbet edemezsin’ derdi, ortaokul lisede hep okumak zorundaydım,” gibi bir cümle okumuştum. Bu cümle beni çok düşündürdü. Erken yaşta okumayı söktüğümden beri elime ne geçse okuyan bir çocuk oldum ama elime öyle çok da bir şey geçmiyordu. Geçen şeyler de “kültürel sermayeme” katkı sunacak parçalar değildi hani. Hafif Kahramanlar‘ı okurken yoğun iştahımı doyurmayan zayıf bir kitap menüsüyle geçen çocukluk ve ilk gençlik yıllarımı yeniden hatırladım.

Aksu Bora ve Emel Uzun Avci’nin derlediği Hafif Kahramanlar, popüler romanlar üzerine, okuması birbirinden zevkli ve okumak üzerine yeniden düşündüren sekiz yazı ve bir sunuştan oluşuyor. Sunuşta Bora ve Avci’nin hoşbeşine kulak misafiri oluyoruz. Diğer yazılar da bu hoşbeş havasından uzak değil; anımsamalar, üzerine çok da düşünülmemiş ya da düşünülmesi gereksizmiş gibi görülen ama belli ki etkileri yıllar sonra bile taze kalabilmiş kitaplara, kurgu kahramanlara dair gözlemler, yazarların edebiyat eleştirisi süzgeçlerinden “hafif hafif” sızıyor. Aşk ve para, kadınlık arzuları, sanatı elinden alınan kadınlar gibi aslında oldukça ağır konuları hafif kahramanlar üzerinden ince ince işliyor yazarlar. Bunu yaparken de genelde çocukluk ve ilk gençlikte okunan ve iz bırakan “popüler klasikler”den yola çıkıyorlar. Zaten popüler edebiyat deyince; polisiye, aşk romanı, bilim kurgu ya da popülere dair her ne varsa ondan bahsedince gençliğe, çocukluğa uzanmak kadar doğal bir şey de yok bana kalırsa.

Aksu Bora

Mahsurlu Hazlar

Kitabı okumaya, henüz satın almadan incelediğim içindekiler listesinde hemen gözüme çarpan bir yazıyla, Ayşe Çavdar’ın “İki Tanış Kadın: Feride ve Feyza” başlıklı yazısıyla başladım. Kendim de popüler edebiyat, muhafazakârlık ve kadın(lık/lar) çalıştığım için tabii bir seçim oldu bu ama çok da mesleki bir niyetim yoktu aslında. Feride de Feyza da benim ilk gençliğimin önemli kahramanlarıydı. Çalıkuşu ilk okuduğum romandı, Huzur Sokağı‘nınsa başka anlamları vardı. Okurken Çavdar’la “okuma geçmişimizin” ne kadar benzer olduğunu fark ettim. O da okumaya peygamber menkıbeleriyle başlamış meğer, sonra Çalıkuşu takip ediyor kıssaları. Bugünden bakınca, o zamanlar okuduğum bu menkıbelerin ya da dini diğer kitapların biraz “boşa zaman kaybı” olduğunu düşündüğüm, “Niye bana da klasikleri okumadan sofraya gelme diyen olmadı,” diye yakındığım çok olmuştur. Çavdar’ın yazısı, hani Feride’den, Feyza’dan çok o ilk gençlikte okuduğum ama hatırlamaya bile tenezzül etmediğim bu hikâyeleri belleğimin üst raflarına çıkardı. Popüler romanlar kadar “hafif”, “zaman kaybı”, belki hatta masalsı gelen bu türün aslında uzun zamandır üzerine düşündüğüm “yerli mit” ihtiyacımı karşılayabileceğini fark ettim mesela. En beğendiğim peygamber kıssalarının, devrin otoritesine en başkaldıran, en mazlumun yanında olan, en asi kahramanlarla yazıldığını bu yazıyı okurken anımsadım yine. Hani şimdilerde “guilty pleasure” (mahsurlu haz) denilerek gizlice izlenen popüler diziler gibi benim de “Yazın ne okudun?” dendiğinde utanıp söylemediğim, evde bulabildiğim için okuduğum bu hikâyelere yeniden bakmamın, Feride ve Feyza’yı anlamak için de gerekli olabileceğini düşündüm. Burası biraz kendime not gibi oldu, devam ediyorum.

Aksu Bora, sunuşta “Hafif kahramanları ilgiye değer kılan, her çağın dikişçi kız romanlarının aynı olmaması, kahramanların değişimi bence,” diyor. Benim için de öyle, nitekim tezimde de Feyza’dan günümüze “hidayet romanı” kadınlarının değişimine baktım biraz. Popüler edebiyatın yaptığı en önemli şey, o günün geçerli kurallarını, kadınlık/erkeklik inşalarını, mevcut “konjonktürün” güncel yansımalarını sabitleyerek değişimi takip edilebilir kılması kanımca. Hafif Kahramanlar, tam da bu değişimi takip ederek ilerleyen bir derleme. Mustafa Arslantunalı’nın “Küçüklüğümün Güçlü Kadınları ve En Güçlüsü” yazısını okuyunca da “güçlü kadın” imgesinin zamanla nasıl değiştiğini görebiliyorsunuz.

Emel Uzun Avci

Yazarına Kafa Tutan Kahramanlar

Refik Halid’in Nilgün‘üne yakından bakan Behçet Çelik’in “‘Hafif’ Kahraman ve Çağın ‘Hafifmeşrep’ Tarafları” yazısında, bir popüler roman karakterinin nasıl yazarından daha güçlü olabilip kendi sesini duyurabildiğini okurken daha önce fark etmediğim bu gücün, türün diğer kahramanlarında da izlenebileceğini düşündüm. Dizilerden gidelim mesela: Çok tartışılan Kızılcık Şerbeti’nde Nursema, bence senaristlerin en başta farkında olmadığı bir potansiyelle ortaya çıktı ve popüler kültür tüketicisinin, ürüne etki gücüyle bir direniş imgesi haline geldi. Hafif kahramanlar, tam da bu hafiflikleri nedeniyle kolayca dönüşebilir ve nasıl dönüştükleri de “çağın hafifmeşrep tarafları” hakkında çok ipucu sunabilir.

Bunca değişimin/dönüşümün içinde aşkın aynı kalması mümkün mü? Aksu Bora’nın “Bülbül Yuvası’nda Bir Nerime” yazısında değindiği gibi, popüler aşk romanlarının hep aynı şeyden bahsettiği, çünkü aşkın temelde aynı şey olduğu gibi bir yanlış inanca rağmen aşk anlatılarının nasıl değiştiğine bakarsak hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Hemen bir örnek vereyim: Cumhuriyet dönemi aşk romanlarının “marka” ismi Kerime Nadir’in romanlarında okumuş, centilmen, yabancı dil bilen, piyano çalan genç erkek kahramanlar aşk yaşarken 2010’lara geldiğimizde babadan zengin, genç yaşta holding yöneticisi olmuş, tahsilinden çok zenginliği ve mafyatik gücüyle ön planda olan erkeklerin idealleştirildiğini görüyoruz. E tabii aşk da, ilişkinin dinamikleri de değişiyor bu durumda. Aşk; taciz, psikolojik/ekonomik/fiziksel şiddet için bir meşrulaştırma aracına dönüşebiliyor. Bora’nın yazısına geri dönecek olursam; sanırım en ilgi çekici yanı, yine Cumhuriyet dönemi aşk romanlarının önemli bir yazarı Muazzez Tahsin Berkant’ın Bülbül Yuvası’nda bir “çift” arayacaksak bu çiftin, romanı aşk romanı yapan Feridun-Neriman çifti değil, Süheyla Hanım-Nerime çifti olduğunu söylemesi. “Üstelik mutlu son Feridun ve Nerime’nin birbirlerine kavuşmalarıyla değil, Süheyla’nın, nihayet bir torunu olduğu zaman, Nerime’yi bağrına basmasıyla gerçekleşiyor.” Ne can alıcı bir tespit!

Başka Türlü Bir “Okuma” Mümkün

Sezen Ünlüönen’in “Jo March ve Kadınlıktan Hafiflemek” yazısı, yine bir çocukluk/ilk gençlik romanına (daha doğrusu genelde o dönemde okunup sonra tekrar okunan, ama hep ilk okumanın hatırasıyla anılan), Küçük Kadınlar’a kadınlık ve sanat perspektifinden bakıyor. Emel Uzun Avci’nin “Miss Marple’ın Torunu Yıldız Alatan” yazısıysa, polisiye romanların kadın dedektif arketipini yaratan Miss Marple’la Yaprak Öz’ün yazdığı üç dedektif macerasının kadın dedektifi Yıldız Alatan’ı paralel okuyor. Yazıların hepsi birbirinden güzel olsa da başlıklar arasında bir favorim var: Neslihan Cangöz’ün “Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar” yazısı sizce neyi anlatıyor? Emily Bronté’nin Rüzgârlı Bayır ya da Uğultulu Tepeler’inden bahsederken “Erim evde yok, keyfim beyde yok” sözlerini okumayı pek beklemiyor insan, tam da bu yüzden çok lezzetli bir yazı olmuş. Son olarak Işıl Kurnaz’ın “Bir Kadının Nerede Başlayıp Nerede Bittiğini Kim Bilebilir?” başlıklı yazısı, Ursula Le Guin’in Tehanu‘sundan yola çıkıp cadılar, cadılık ve kadınlık üzerine eğiliyor.

Hafif Kahramanlar, popüler roman eleştirisinin Türkiye’deki en güzel örneklerinden biri olarak kütüphanelere girdi bile. Klasikleri okumak yerine polisiyeye ayırdığımız vakit için vicdan azabı çekmeden önce bu kitabı okumakta fayda var bence. Okuru “öylesine” okunan hafif şeyleri yeniden okumaya, daha farklı okumaya kışkırtan bu yazılar belki genel olarak popüler kültür okumalarını da değiştirir, kim bilir?

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*