Senem Timuroğlu
Adalet Ağaoğlu, 1993 yılında BBC Türkçede Ayça Abakan ile yaptığı röportajda uzun süre yazarlıkta, bir kadın bakışının olabileceğini kabul etmediğini söylemekte, ancak “sonraları ben kadın duyarlılığını kabul etmek zorunda kaldım. Türkiye’de bir kadın olarak yazmanın, kadın yazar olmanın beş misli daha fazla bir direnişi gerektirdiğini anladım” demektedir. Bu direnişe, 1985 yılında yayınlanan Göç Temizliği adlı anı-romanında tanıklık ederiz. Anı-romanını, erkeklerin yazdığı resmi tarihe alternatif bir kişisel tarih çalışması olarak ele aldığını Feridun Andaç ile yaptığı nehir söyleşide ifade etmektedir. Anılarını yazma kaygısının, kendi kişisel tarihini kamusala taşımak, resmi tarihe bir alternatif tarih inşa etmekten ileri geldiğini söylemektedir: “Tarihi yapanlar da generaller, başkanlar, zafer kazananlar, toprak ferthedenler. Geçmişi geleceğe bütün boyutlarıyla aktarabilmek, tarihi hayatın içinden geçirebilmekle mümkün. Anılar, bu bakımdan resmi belgeleri bile aydınlatabilir” (72).
Bu yazıda Göç Temizliği, bir kadın yazarın, küçüklüğünden itibaren yazar olma yolunda verdiği mücadele ve direnişine dair bize aktardıkları etrafında bir tarihi tanıklık, bir belge olarak değerlendirilecektir. Göç Temizliği, üç askeri darbe görmüş entelektüel bir kadının, geleneksel eril normlara ve militarist baskıcı iktidara rağmen yazar ve aydın olma çabalarına ışık tutarken aynı zamanda yazarlığı sırasında edebiyat kamusunda varolmak ve varolmayı sürdürmek için girdiği mücadeleyi, kadın düşmanlığına karşı tepkisini, uğradığı saldırıları, susturulmaya karşı direnişini kamuoyuna göstermektedir. Yapıt, kendine yapılan haksızlıklara ve saldırılara bir yanıt verme, bir kendini savunu anlatısı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Adalet Ağaoğlu, kırk beş yıl yaşadığı Ankara’dan İstanbul’a göç etme hazırlığındayken çalışma odasında yaptığı temizlik sırasında nesnelerin kendisinde uyandırdığı çağrışımlarla örülü bir anı kitabı kurgular. Anlatının zamanı, sabahtan akşama kadar geçen bir gündür; Ankara’da Kuğulu Parkın arkasında yükselen üç blok apartmanın birindeki dairede, yirmi yıl içli dışlı olduğu çalışma odasında biriken kitaplar, defterler, dergiler, mektuplar, gazeteler, fotoğrafları ayıklarken, çekmecedeki bir ödül, kütüphanedeki bir fotoğrafın anımsattığı anlar, geçmişten perdelerin arasından sızan ışık ve gölgeler gibi odaya dolmaktadır. Yazar “bu dağınıklığı -tıpkı roman gibi- yeniden kurgulama, bu tınılardan bir melodi çıkarma çağrısına boyun eğmektedir” (225). 1982 yılından itibaren kitabının notlarını tuttuğunu, kitabının adını Göç Temizliği koyduğunu ve türünü “Anı-Roman” olarak adlandırdığını ve kendisine yapılan düşmanlığa karşı bir yanıt olarak mutlaka bu anı romanı yazması gerektiğini Damla Damla Günler III adlı günlüğünde şöyle ifade eder:
Bak işte, Yazko’nun gökgörmedik devrimciliğini 12 Eylül önünde düğmelerini ilikleyerek bir müfterinin derin devlet kalemiyle hallettiğini unutamadım hala! Eyy unutulamaz 12 Eylül! Yazko: Yazarlar Kooperatifi’lik “ya gel ve sev ya git ve öl! Devrimi! Hazır hayattayken şu başkahraman Fatma İnayet[1] eliyle Göç Temizliğini yapmalı, yazmalıyım. Hayatım roman’lara kinaye, bu anıların kurgusal anlatısı üstüne Anı-Roman etiketini koymalıyım. Anı-Roman türü, senin edebiyata yeni katkılarından biri olsun (20).
“Göç temizliği yapmak”, yazarın kendisini yıpratan ortamlardan, insanlardan göç etmek, onlarla hesaplaşarak, onları yazarak, yaşamından bu anıları, bu kişileri silmek, temizlemek anlamına da gelmektedir. Dolayısıyla yazmak, aynı zamanda kendisini güçlendirmek, bir şehre taşınırken yeni, temiz bir sayfa açmak demektir.
Kadınlar için kendilerini yazmak, Fatmagül Berktay’ın Kadın Olmak, Yaşamak, Yazmakkitabında belirttiği gibi, “kendilerini tanımlamanın ve kendi deneyimlerine ve emellerine yabancı ya da düşman olduğunu düşündükleri bir dünyaya kendilerini sunmanın bir yolu olabilir” (170). Böylece “yazmak, kendisine özerk varoluş olanağı tanınmamış bir ruhun meydan okuması, isyanı olabildiği gibi, yaraları iyileştirmenin, parçalanmış bir kişiliği onarmanın, kadının kendi kendisine sahip çıkmanın bir aracı”na dönüşür (63). Adalet Ağaoğlu, kendisine düşman bir dünyayı bu sefer kendi sözcükleriyle yeniden sahiplenerek, aslında o günkü benliğinin huzurunu artırır. Nazan Aksoy, Kurgulanmış Benlikler, Otobiyografi, Kadın, Cumhuriyet adlı çalışmasında, kadınların yazma ihtiyacının aynı anlam dizisi üzerinde yer alan güdülerden doğduğunu belirtir: “itiraf etme, kamuya açma, ifşa etme, teşhir etme, günah çıkarma, şifa arama, aklanma, meşrulaştırma” (13) gibi. Ağaoğlu da maruz kaldığı haksızlıkları ifşa ederek kamuya açmakta; Damla Damla Günler III’te kendi varlığını savunduğunu, sahiplendiğini, meşrulaştırdığını şu sözlerde dile getirir: “Bazen, Göç Temizliğinin bir varolmuş olduğuna inanma, bir tutunma gereksiniminden doğduğunu düşünürüm” (78).
Helen M. Buss, Repossessing the World, Reading Memoirs by Contemporary Womenyapıtında, bu sahiplenme arzusunun kadınların anılarında yer aldığını belirtir. Kadınlar kişisel anlatıyı kullanarak kültürü sorgulama ve yeniden sahiplenmeye yönelir. Kendilerini dışlanmış hissettikleri bir kültür ya da tarihle ilişkilerini sorgular, kendi deneyimlerinin dışlanmaması için kültürel bağlamlarını yeniden yazmak amacıyla bu türü kullanırlar. Kadınların kullandığı anı biçimi, özünde gizli olanı, yasak bilgiyi, suçluluk ve utanç duyulanları ifşa etmeye yönelir; böylece kişisel olanı kamusal hale getirir. Buss’a göre, birçok anı metni, açık bir feminist felsefeye bağlı olmasa bile, feminist bir dürtüyle yazılmıştır. Bu açıdan, anı türünün tüm feminizmlerin kalbinde yer alan “kişisel olan politiktir” düşüncesini yansıtan bir yanı vardır; bu nedenle, Buss, anı türünün kadınlar arasında popüler olmasını şaşırtıcı bulmaz (3).
Böylece Adalet Ağaoğlu’nun metni, tıpkı kendinden önceki kadın yazarların anıları[2] gibi, ataerkil edebiyat tarihine, eleştirel bir anlatı olarak önemli bir katkı sunuyor. Anı türü, yazarının, sadece kendini değil, kendini yazarken, içinde yaşadığı toplumsal, siyasal ve kültürel iklimi yansıtması açısından bu anlamda çok işlevsel.
Göç Temizliği, 1940’larda ataerkil kuralların geçerli olduğu, kadın düşmanı bir dünyada, Nallıhan ve Ankara’da üç oğlan çocuğunun arasında bir kız çocuğunun kendini gerçekleştirme mücadelesini, genç kadınlık döneminde bir oyun yazarı olarak kültür sanat dünyasında var oluş serüvenini ve 1973’te yayınladığı ilk romanından itibaren edebiyat dünyasında bir kadın yazar, bir kadın entelektüel olarak direniş macerasını okura sunuyor. Yazarın entelektüel dünyanın erk’ini, erkeklikleri eleştirirken kullandığı dil sert ve müdanasız. Kalemi, Tıpkı Virginia Woolf’un “Kadınlar için Meslekler” başlıklı yazısında bahsettiği gibi, yazarken “yumuşak, uysal, ağırbaşlı ol” diye fısıldıyan “evdeki melek” imgesini öldürmüş; sevimsiz olmayı göze almış. Doğrudan isim zikretmekten çekinmeyen, alaycı, cesur bir anlatıyı okurla buluşturuyor. Günlüklerinde kitap için hazırlanırken, “belaya davetiye çıkarıyorum, var mısın?” diye kendine sorarken, anı-roman yayınlandıktan sonra gelecek tepkilere hazırlıklı olduğunu belirtir. Göç Temizliği, bir kadın yazarın isimlerini doğrudan ifade ettiği kişilerle hesaplaştığı, kendini, öfkeli ve alaycı dille dürüstçe savunduğu belki de ilk ve tek metin.
Anı-roman henüz kitap olarak basılmadan önce, Cumhuriyet gazetesinde bir kısmı tefrika edilir. Tefrikaya gelen tepkiyi, günlüğü Damla Damla Günler III’e not eder; bu nottan anladığımız, tepkinin yazarın öngörüsünü destekler nitelikte olduğudur:
Sayın ‘erkek yazar’ Akbal bey, tam bir muhallebi çocuğu alınganlığı içinde. Anı-romanımdan kendisinin bana yaptığı haksızlığa karşı tepkimi de içeren bir parçadan birkaç cümleyi de Cumhuriyet tefrikasına vermiştim. Ne tepki, ne tepki! Çünkü ona göre benim canım patlıcan. Kitabın tamamı yayınlanınca beni mahkemeye verir artık ( 237).
Adalet Ağaoğlu’nun ilk direnişi, ilk defa yirmi üç yaşında, 1953 yılında Sevim Uzgören ile birlikte yazdığı Bir Piyes Yazalım adlı tiyatro oyunu sergilendikten sonra başlar. Küçük Tiyatro’da sahnelenen oyun büyük alkış alır; ancak bu alkışlar oyuna değil, iki kadın oyun yazarının yetişmesini sağlayan Cumhuriyet ideolojisine, hem genç, hem yerli oyun yaza(bilen) kadınlara yöenliktir; oysa o, oyununun tüm bunlardan bağımsız nesnel bir biçimde değerlendirilmesini ister; bu yüzden alkışlar sırasından sahneye çıkmayı reddeder. Diğer yandan genç erkek yazarların küçümseyen eleştiri yazıları dergi ve gazetelerde belirmeye başlar. Göç Temizliği’nde “Bütün bu erkek çocuk hırçınlıkları, bu erkek çocuk dili, bu yeniyetme ağız”lar (42) iki “hanımın” nitelikli bir piyes yazmasından, bu piyesin oynanmasından ve beğenilmesinden rahatsız olduğunu belirtir ve bu rahatsızlığı şöyle yorumlar: “Bütün bunlar benim açımdan, yeniyetme ağız bir yana, kadınların ezildiği bir toplumda ‘kadınların kurtuluşunu somutlayan’ kimi örnekler sonucu ortaya çıkmış yeni tür bir ayrıcalığa tepkiyi dile getiriyordu” (43).
En çarpıcı eleştiriye anı-romanında uzun bir yanıt verir. Fatma İnayet’in Cemal Süreya’nın takma adı olduğunu sonradan tespit ettiği, Osman Daloğlu’nun oyunu yüzeysel bulduğuna dair bir yazıdır bu. Bunun nedenini iki genç kadının hayatı pencereden seyretmesine, sokağa çıkıp mahalle çocuklarıyla hiç oynamamış olduğuna bağlar Cemal Süreya. Ağaoğlu, Süreya’ya tokat gibi bir yanıt verir; siz ayrıcalıklı hayatınızı sürdürün diye, biz dış hayattan koparılıyoruz:
Osmanlar daha iyi haberli olsunlar diye, annem ve ben dış hayattan habersizdik. Annemin annesi, yüzünü görmediğim büyükannem de, teyzelerim de, başka anneler, halalar, teyzeler, büyükanneler de… Erkeklerimiz dış hayattan daha iyi haberli olsunlar, pencereden bakıp kalmasınlar, alanlarda, sokaklarda, içkievlerinde ufukları genişlesin diye biz, onlar için, günün on altı saati didinip duruyorduk. ( 47)
Yazarın, edebiyat dünyasının ayrıcalıklı erkekleriyle mücadelede deneyimli oluşunu, üç oğlan çocuğunun arasında küçücük bir kız çocuğuyken verdiği mücadeleye borçlu olduğu görünüyor:
Üç erkek kardeşimin özgürlüklerine karşın gün batarken beni eve kapatmalarına öfke duyardım. Haksızlıktı bu. Babam başta, dördünün de bulaşıklarını ben yıkıyor, gömleklerini, pantolonlarını ben ütülüyordum. Annem, tek başına hepsiyle başa çıkamazdı ki… Fakat erkek kardeşlerim hep hazıra konuyorlardı! (46)
Çoğu kız çocuğu gibi, evde annesinin yardımcısıdır; sıkıcı ev işlerinden kurtulma yolunu okula başlamakta bulur. Ancak yine pek çok kız çocuğu gibi yükü azalmaz, tam tersi çoğalır; okuldan eve döndüğünde yapar ev işlerini. Ders kitapları dışında kitaplar okumaya, üstelik şiir ve hikaye yazmaya tutulduğunda, uyku saatlerinden çalar. Gece yarısı babası ya da abisi tarafından ‘basılır’: “Genelevde baskına uğramışlık halini yıllar boyu kimbilir kaç kez yaşadım” (48). Böylece, çok genç yaşında, tıpkı pek çok kız çocuğu gibi, kendi arzularının peşinden gittiği için “günahkar” ve “suçlu” hissettirilme duygusuyla büyür. Ama pes etmez, ortaokula yazdırılmak için açlık grevleri yapar. En büyük desteği büyükbabasından görür: “Baban şimdi seni kesinlikle eve kapatmak, koca bekletmek ister, söz ver bana, ona kulak asmayacaksın, üniversiteye de gideceksin. Gerekirse gizli olur mu?” (94)
Kendisini destekleyen erkekler az, ama üzerindeki etkileri büyüktür. Büyükbabasından sonra yazarlığının ilk destekçisi Refik Ahmet Sevengil’dir. Ona hayranlığı, kendisine güvenmesi ve varoluş çabasını önemsemesinden ileri gelmektedir. Eşi Halim Bey ile birlikte yaşamaya karar verdiklerinde, Refik Ahmet Bey, Halim’e “kızlar ev bark sahibi olunca, yetenekleri varsa da körelir. Küçük ev yaşamı içinde yiter giderler. Adalet, tiyatroya, edebiyata ilgisini sürdürmeli, yazma yeteneğini geliştirmeli” uyarısında bulunur. Halim ise “biliyorum” diyerek, yıllar boyu Adalet Ağaoğlu’nun kendini gerçekleştirme serüveninde en büyük destekçesi ve yoldaşı olacağını belirtmiş olur: “Yazarlığım baba evinde resmiyet kazanmıştı. Nişanlılığım süresince ve evlendikten sonra evlilik evinde de kimse kalkıp gecelerce ışığımı söndürmedi artık” (68). Halim Bey, yaşamının sonuna dek, yazarın kendisinden büyük güç aldığı, insana olan inancını yitirmemesini sağlayan kişi olur. Her an saldırmaya hazır, siyasi otorite ve edebi kamunun yıpratıcı dünyasında onun en büyük destekçisidir.
Anlatının, “Yazarın Sesi, Soluğu” başlıklı bölümünde, yazı masası üzerinde çalan telefon, bizi Adalet Ağaoğlu’nun ilk romanlarını yayınlamasıyla başlayan bir başka direniş hikayesine götürür. Almacın diğer ucunda, “kendine ‘bir kadın yazara’ sahip çıkmak gibi görevler yüklemiş” (173) bir şair adam vardır. Sesini soluğunu kesmek isteyenlere karşı, sesini çıkarmasını öğütlemektedir. Yazar, 1973 yılında yayınladığı ilk romanı Ölmeye Yatmak ve 1979 yılında çıkan ikinci romanı Bir Düğün Gecesiyle[3] edebiyat dünyasında fırtına gibi eser. Ölmeye Yatmak, dönemin kadın yazarları gibi, kadını cinselliğiyle, iç çatışmalarıyla bir birey olarak odağına alırken, kadın kahramanın bunalımının nedenini, Kemalist modernleşme projesinin modern kadın imgesinin başarısızlığında bulur. Bu tespit, kadınlık deneyimimiz adına, o zamana kadar yapılmamış zihin açıcı, öncü bir eleştiridir. 1980 sonrasında Türkiye’nin 2. Dalga feminist hareketi, bu eleştirel bakışı derinleştirecektir. Bugün Cumhuriyet’in cinsiyet rejiminin kadınların özgür birer birey, yurttaş, özne oluşunu aslında yok sayan, modern bir patriyarka olduğunu gözler önüne seren pek çok çalışma vardır. 1979 yılında yayınlanan Bir Düğün Gecesi ise Kemalizm ve devrimci sol ile birlikte burjuva kesim ve ordunun birliğini de vurgulayarak, kapitalizm ve militarizm eleştirisi yapar. Ağaoğlu’nun, iki romanında savunduğu argümanlar, o döneme kadar seslendirilmemiş, ataerkinin pek çok kurumuna itirazı barındıran fikirlerdir.
Ölmeye Yatmak yayınlandığında, dönemin ünlü eleştirmeni, Fethi Naci, romanın baş karakteri “Aysel’in menopoz döneminde olup olmadığını bulgulayan” (174) kadın düşmanı eleştirisini Yeni Dergi’de yayınlar. Anı-romanda bu eleştiriye yanıtını zamanında bir kağıda maddeleyerek kaleme aldığı yazıyla verir: kullandığı ‘yıkıcı’ dili eleştiri dışı bulur, sanki “bir ağa-uşak ilişkisi, böyle bir üslup” (207) diye not düşer.
Bir Düğün Gecesi ise 12 Eylül’den sonra, büyük saldırıya maruz kalır. Okurlarından birinin tespiti çok yerinde: “Bu ülkede üç suçu birden işlediniz. Elinizin hamuruyla erkek işine karıştınız, toplumsal ve siyasal içerikli kitaplar yazdınız, üstelik bunlar burada olabileceği kadar yankılandı. Bu bir. İkincisi, orduyu, ordunun üyelerini olumsuzluklarıyla romana getirdiniz, Kore kahramanlıklarının büyüsünü dürtüklediniz, iş çevrelerinin sırlarını faşettiniz. Üstüne üstlük de ardarda ödüllendirildiniz” (240).
Ağaoğlu, ikinci romanından sonra sarsıcı bir itibarsızlaştırılma saldırısıyla mücadele eder. Anı-romanı yazma amaçlarından biri, 12 Eylül sonrasında Yazko Edebiyatta cereyan eden bu intihal tartışmasına vereceği yanıttır. 1979’da Bir Düğün Gecesi yayınlandığında on bine yakın baskı yapar. Önemli roman ödüllerinden Sedat Simavi, Madaralı ve Orhan Kemal ödüllerini alır. Bu dikkat çekici başarı, değindiğimiz gibi bazı kesimleri çok rahatsız eder.
Yazko Edebiyat dergisi, 1981 Şubat sayısında Burhan Günel’in kaleme aldığı “Bir karşılaştırma Ses Sese Karşı, Bir Düğün Gecesi” başlığıyla yirmi sayfalık bir inceleme yayınlar. İncelemede, Günel, Bir Düğün Gecesinin Aldous Huxley’in Ses Sese Karşı romanından intihal olduğunu iddia eder. İftira ve kara çalma olduğu özellikle Huxley’in çevirmeni Mina Urgan ve iyi bir edebiyat eleştirmeni olan Füsun Akatlı’nın romanları karşılaştırılması sonucu ortaya çıksa da, amaç Adalet Ağaoğlu’nu itibarsızlaştırmak olduğu için başka isimlerin de katılmasıyla tartışma büyür ve uzar. Mesele hem politik hem de Burhan Günel’in Orhan Kemal roman ödülünü alamamış olması dolayısıyla yaralanan ego’sudur.
Ağaoğlu, ortalık dindikten sonra, “susturulmaya” karşı sesini gür çıkararak direnir. Göç Temizliğinde ve Feridun Andaç ile nehir söyleşisinde bu konuya ayrıntılı olarak değinir. Özellikle olayın politik boyutunu gözler önüne sermek ister. Romanın anti-militarist temasının, Burhan Günel’i bir emekli subay olmasından ötürü ideolojik olarak da yaralamış olabileceğinin altını çizer. Yazar bu boyutu, her defasında Günel’den bahsederken “yüzbaşı” ve “subay” diyerek vurgular. Günel, dergiye yazı göndermekle kalmaz, dönemin önemli eleştirmenlerine roman hakkında küçümseyici yazılar içeren mektuplar göndererek yazarın saygınlığını sarsma çabalarını sürdürür.
Ağaoğlu, onur ve haysiyetine yönelik bu art niyet taşıyan girişim ile hukuk yoluyla mücadele edebilecekken, bu girişime ev sahipliği yapan Yazko Edebiyat dergisine dava açabilecekken, bu tutumu ilkesel olarak doğru bulmaz: “Sıkıdenetim altında, bir baskı döneminde, yazarlar zaten topun ağzındayken, karşı olduğum bir düzenin yasalarından yararlanmayı seçemezdim” (257). Ancak çok isabetli olan bu tavrı dönemin aydınlarında bulmak zordur. Mesela Oktay Akbal; Adalet Ağaoğlu şöyle soruyor: “Böyle bir zamanda, Bir Düğün Gecesi de savcının masasında beklerken, Akbal ne yapmak istiyor? Sanki yüzbaşı, onunla da mektuplaşmaya başlamış olmasın?” (234) Oktay Akbal, bu saldırılar devam ederken, bambaşka bir konuyla Ağaoğlu’na saldırır. Yazarın Cumhuriyette yayınlanan “Aydınlanma Anları” başlıklı yazısında, kendi kitabından söz açmasını “onursuzluk, “oluşmamışlık göstergesi” olarak tanımlar. Yazar, durup dururken bu saldırıya anlam veremediği için, intihal tartışmasıyla ilintili olduğunu düşünür. Halbuki olmayabilir; tıpkı Fethi Naci’nin Ölmeye Yatmak kitabı üzerine kaleme aldığı kadın düşmanı eleştirilerden biri de olabilir Oktay Akbal’ınki.
Görüldüğü gibi, Göç Temizliği kadın yazarların sadece yazmak, fikirlerini ifade etmek için bile ne yorucu, ne yıpratıcı bir mücadeleye mecbur olduklarını gözler önüne seriyor. Adalet Ağaoğlu’nun bu direnişi yayınlaması feminist bir eylemdir. Yazar “kadın yazar” demek yerine “yazan bir insan” demeyi tercih etse de; günlüklerinde sık sık feminist hareketi eleştirse de yazının başında belirttiğim gibi, kadın yazarların, erkeklerden bin kat daha fazla direndiğini farkındadır. 1985 yılında Şaziye Karlıklı’ya verdiği röportajda ise, “bir kadın, bir birey, bir kadın vatandaş olarak radikal feminizmden yanayım. Hiçbir sapma ve sonraya bırakma gözetemem” (58) diyerek durduğu yeri ifade eder. Bu anı-roman kadınların edebiyat tarihinde önemli bir katkı olarak yerini mutlaka bulacaktır.
Kaynakça
Abakan, Ayça, yapımcı ve sunucu. Arşiv Odası: Adalet Ağaoğlu ile Söyleşi. BBC Türkçe, 1993. YouTube, uploaded by BBC News Türkçe, 24 Mayıs 2015, www.youtube.com/watch?v=gsPEpbOEPCA. Erişim tarihi 9 Haziran 2025.
Aksoy, Nazan. Kurgulanmış Benlikler: Otobiyografi, Kadın, Cumhuriyet. İletişim Yayınları, 2009.
Ağaoğlu, Adalet. Damla Damla Günler III: 1983–1996. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2012.
Ağaoğlu, Adalet. Göç Temizliği. Everest Yayınları, 2014.
Andaç, Feridun. Adalet Ağaoğlu Kitabı. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2005.
Berktay, Fatmagül. Kadın Olmak, Yaşamak, Yazmak. Pencere Yayınları, 1998.
Buss, Helen M. Repossessing the World: Reading Memoirs by Contemporary Women. Wilfrid Laurier University Press, 2002.
Karlıklı, Saziye. “Süper Kadınlar: En Etkili 25 Kadın.” Nokta, no. 38, 27 Eylül 1987, s. 54–58.
[1] Fatma İnayet, Adalet Ağaoğlu’nun nüfus cüzdanındaki ismidir; Ağaoğlu, anı-romanında kendisini eleştiren öteki ben’in adını Fatma İnayet koyar.
[2] Birkaç örnek verecek olursak, Halide Edip, Mor Salkımlı Ev; Türk’ün Ateşle İmtihanı; Sabiha Sertel, Roman Gibi; Halide Nusret Zorlutuna, Bir Devrin Romanı; Cahide Uçuk, Erkekler Dünyasında Bir Kadın Yazar; İsmet Kür, Yarısı Roman.
[3] Dar Zamanlar dörtlemesi, Diğer ikisi Hayır (1987) ve Dert Dinleme Uzmanı (2014).


İlk yorum yapan olun