Ayşe Naz Yardımcı: “Renk, benim için neredeyse bir varlık. Onlarla bir temas kuruyorum; dokunuyorum, kokluyorum, hatta bazen tatmak istiyorum.”

Abdullah Ezik

“Pinhan”, birçok açıdan bireysel ve toplumsal hafızaya eğilen, hafızanın farklı katmanlarında gezinen bir sergi olarak yorumlanabilir. Bu eksende temelinde hafıza, sizin sanatınızda kendisine nasıl bir yer bulur? Sergide hafıza başlığı bize bireysel ve toplumsal anlamda ne söyler?

Hafıza, işlerimde çok önemli bir yere sahip. Aslında tamamen hafızadan çalışıyorum; önceden kurguladığım bir kompozisyon yok. Hafızamızdaki bilgiler parça parça belleğe yerleşiyor. Benim işlerim de birbirleriyle temas ettikçe hafızamdan besleniyor. Sezgilerim, ruh halim ve belleğim o an beni yönlendiriyor. Sesle, sessizlikle kurduğum ilişki resme dönüşüyor. Resim yaparken, odanın sessizliğini içimdeki sessizliğe davet ettiğimde varlığımı unutuyorum. Yaptığım resimlerin biricik seyircisi oluyorum.

Belleğimde ya da telefonumda sürekli “küçük” kayıtlar var: insanların ayakkabı çıkarmaları, bahçedeki bir böcek, yatağımın o günkü hali… İlk bakışta saçma görünen bu kareler, resimlerime sızıyor. Örneğin, hiç mor kullanmazken bir gün fark etmeden mor bir çiçek fotoğrafı çekmişim; sonra o mor, resmime davetsiz bir şekilde geliyor. Bu yüzden hafıza benim için yalnızca geçmişin depolanması değil; farkında olmadan geleceğe sızan renkler, formlar ve sesler demek.

Hafızaya paralel bir şekilde kimlik, aidiyet, beden gibi başlıkların da sizin için, özellikle de bu sergi bağlamında önemli olduğu ifade edilebilir. Peki tüm bu başlıklar sizin sanatınızda hangi çerçevede iç içe geçer ve ne tür bir görünüm kazanır?

Elbette… Kimlik, aidiyet, beden kavramları resimlerimin dokusuna işlenmiş durumda. Çünkü ben de onlardan ibaretim: köklerim, yaşadığım şehirler, ailem, kültürüm… İstanbul’da doğup büyümem, gençliğimi İngiltere’de geçirmem ve bugün hâlâ orada yaşıyor olmam, işlerime bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde sızıyor. Kendi bedenimle kurduğum ilişki –ellerim, ritmim, gün içinde attığım adımlar bile– resimlerime eşlik ediyor. Dikkatimizi verip odaklandığımız her şey varlığa dönüşüyor.

Bu başlıklar benim sanatımda bazen bir renge, bazen bir forma, bazen de yalnızca bir boşluğa dönüşüyor. Bazen resmin içindeki bir kırmızı aidiyeti anlatıyor, bazen figürsüz bir alan bedeni imgeliyor. Hepsi birbirine karışıyor, ayrışmıyor.

Kimlik meselesine ayrıca bir vurgu yapmak istiyorum, çünkü bu konu son yıllarda daha da tartışmaya açılan bir başlık. Siz kimlik konusuna nasıl bir yaklaşım getiriyor ve işlerinizde bu başlığı nasıl yorumluyorsunuz?

Kimlik, benim için kişisel bir etiket olmaktan çok daha geniş bir alan. Uzakların bilgisiyle yakına gelmek; yakındayken de uzağa bakmak… Belki de hiçbir yere teslim olmadan, tüm kimlikleri birbiriyle yan yana koyup konuşturuyorum.

Nereli olduğum, hangi kültürden geldiğim elbette işlerimin arka planında var; ama ben kimliği tekil bir tanım olarak sunmak istemiyorum. Çünkü resimlerim sadece benim hikâyemi değil, izleyenin kendi hikâyesine de çağrıda bulunuyor. Önce insanım ve evrensel bir yerden konuşuyorum. Kimlik de sabit bir şey değil; sürekli dönüşen, katmanlanan bir alan. Bu yüzden, resimlerimdeki kimlik bir cevaptan çok bir soru.

Çalışmalarınızda çok renkli, renklerden faydalanan bir görünüm söz konusu. Üretim pratiğinizde renklere nasıl bir alan açıyorsunuz? Özellikle yağlıboya resimlerinizdeki renk paleti üzerine ne söylersiniz?

Renk, benim için neredeyse bir varlık. Onlarla bir temas kuruyorum; dokunuyorum, kokluyorum, hatta bazen tatmak istiyorum. Her rengin bende uyandırdığı bir his var: sarının bir sıcaklığı, kırmızının bir titreşimi, mavinin bir derinliği… Dünyayı biraz da bu yüzden renk ve formlardan ibaret görüyorum. İnsanların seslerini bile bazen bir renkle ya da bir çizgiyle tanımlıyorum.

Yağlıboya çalışmalarımda renkler, belleğimin çağrılarıyla ortaya çıkıyor. O gün gördüğüm, zihnimde yer eden bir görüntü paletimi belirleyebiliyor. Renkler beni bazen mutlu ediyor, bazen hüzünlendiriyor; ama daima işlerimin merkezinde yer alıyorlar.

Sergide yakın dönem resim ve heykel çalışmalarınız yer alıyor. Bütün bu işlerin belirli noktalarda birbirleriyle konuştukları ve birbirleriyle temas hâlinde oldukları söylenebilir. Sergiyi biçimlendirirken seçilen işler ve birbirleriyle geliştirdikleri diyalogu nasıl yorumlarsınız?

Sergideki işler farklı zamanlarda ortaya çıkmış olsalar da, aslında kendi aralarında sürekli konuşuyorlar. Çünkü aynı zihinsel alanın, aynı ruh halinin içinden çıkıyorlar. Benim için resimlerle kurduğum ilişki de böyle: onlarla diyalogdayım. Bazen bana yabancı geliyorlar, bazen kendimi yeniden tanıyorum. Sergi bu açıdan çok katmanlı; her iş kendi sesiyle konuşurken, bir araya geldiklerinde daha büyük bir koro oluşturuyorlar.

Son olarak, yağlıboya üretmekle heykel çalışmak arasında sizin için ne tür bir ilişki var? Bu iki disiplini nasıl bir düşünce üzerinden sürdürüyorsunuz?

Ben resim ve heykeli birbirinden ayırmıyorum. Resim, belli bir noktadan sonra tuvalden taşıyor ve üç boyutlu bir forma dönüşüyor. Kâğıt işlerim katmanlarla örülü; adeta bir hacim kazanıp heykelsi bir varlığa bürünüyorlar. Heykel ise bazen daha mimari, daha köşeli, daha objeye yakın görünebilir; ama özünde aynı akıştan besleniyor. Benim için bu iki disiplin, ayrı teknikler olsa da aynı düşünsel çerçevede birleşiyor.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*