12 Eylül’ün Tellerine Takılmış Bir Uçurtma: “İlk Kar” – I

salıh-bolat-1980-sonrası-turk-sıırı-aytug-tolu

Aytuğ Tolu

1980 sonrası dönemin şairi Salih Bolat’ın Yaşanan (1983), Bir Afişin Önünde (1986), Sınır ve Sonsuz (1988), Karşılaşma (1992), Uzak ve Eski (1995), Gece Tanıklığı (1999), Açılmış Kanat (2004), Kanıt (2006), Atların Uykusu (2014) adlı kitapları Varlık Yayınları tarafından 2016’da İlk Kar adlı kitapta toplanır. 2019’da da Rüya Zamanı adlı şiir kitabı yayımlanır. İlk şiir kitabını 1980 sonrası süreçte yayımlayan Salih Bolat; 1986’da Yaşar Nabi Nayır, 1990’da Ceyhun Atuf Kansu, 2002’de Ahmed Arif, 2007’de Behçet Aysan, 2015’te Metin Altıok şiir ödüllerini alır.

Salih Bolat’ın şiirlerini oluşturan toplumsal izlekler; yoksulluk, varoşlar, ideolojik aygıtların ve kapitalizmin eleştirisi, emek sömürüsü ve mücadelesi, yabancılaşma, kapitalist kentleşme, demokratik hak ihlalleri ve baskı mekanizması üzerine kuruludur. İşçiler, köylüler, tarım işçileri, düzenle mücadele edenler, bir bütün olarak ezilenler ve sömürülenler şiirlerine yansır. Tarih biliminden yararlanarak toplumsal sorunları şiirine taşır.

Kapanmayan Bir Dönem ya da Kış Uykusunun Başlangıcı: 12 Eylül

1983’te yayımlanan ilk şiir kitabı Yaşanan, 1986’da yayımlanan ikinci şiir kitabı Bir Afişin Önünde 12 Eylül dönemine denk gelir. YÖK’ün kurulması ve darbe yönetiminin üniversiteleri baskı altına alması Salih Bolat’ın şiirine “tarihin çöplüğünde eşelenirken üniversite” (Bolat, 2020: 70) dizesiyle akseder. 68 öğrenci gençliğinin sömürü düzenine karşı ivme kazandırdığı politik mücadele kısa zamanda halkla bütünleşince sıkı yönetim ve askerî darbeler devreye girer. Ara ara kesintiye uğrayan bu dinamizmin en ağır baskı altına alınıp duraklatıldığı dönemin başlangıcı 12 Eylül’dür. Bu yüzden baskı aygıtlarının basınç alanında üniversiteler de vardır. İdeolojik aygıtlardan olan üniversite (eğitim kurumları) mücadele bilincinin kazandırılmasına yönelik değil egemen ideolojiye göre zihinlerin işleneceği kurumlara dönüştürülür. Genel olarak toplumda görülen sindirilmişlik ve tepkisizliğe karşı şairin verdiği tepki belleği uyandırmak biçimindedir. Bu nedenle Eylül şiirinde “unutmuştunuz” sözcüğü tekrarlanarak duyarsızlık ve tarihten kaçış eleştirilir. Ona göre halk aslında kurtuluş mücadelesini ve bun gereklerini biliyordur fakat içinde bulunduğu durumla bu mücadele arasındaki makas geniş bir şekilde açılmıştır, makasın kolları açıldıkça da toplumsal bütünlük dağılmaya başlamıştır:

“düşlerinizi soruyorsunuz uykulara
uyanırken unutmuştunuz
şarkılarınızı soruyorsunuz rüzgârlara
bir kör dövüşünde unutmuştunuz
bir çiçek açmıştı bozkırda birden
koklamayı unutmuştunuz
sıcak iklimlerden yolcular beklerdiniz eskiden
beklemeyi unutmuştunuz
bir türkü tuttururdunuz, isterse kar yağsın
bir çocuğu öpmeden duramazdınız
bir eli tutmadan duramazdınız
niçin suçlu suçlu susuyorsunuz
yaşamı nasıl kurtarmalı
biliyorsunuz.”
(Bolat, 2020: 15)

Bu dizelerin geçtiği Eylül şiirinde dönemin ağır koşulları işlenir. “yaz bitti/ eylüle girdik” dizeleri şiirin her bölümünde tekrarlanır. Kavuşma başka bir bahara ertelenir, umutsuz olmama telkin edilir çünkü beklenen bahar uğruna kalabalıklar içinde dövüşülmüş fakat en umutlu olunan anda fırtına kopmuştur. Bu noktada umudu diri tutmak için o günlerin kavgası “yaşamı nasıl kurtarmalı/ biliyorsunuz” dizelerinin tekrarlanmasıyla çağrıya dönüştürülür.

12 Eylül’ün mimari olan darbeciler, postallarını yere vurarak çıkardıkları “rap” sesiyle şiire girer. Mücadelesi kesintiye uğrayanlar birer “yolcu” olarak tarif edilir. İdeolojinin yol olarak tarifi “şafağın kıyısında sessizce akan ırmak” ifadesiyle verilir. Bu bağlamda “Yolcu” şiirindeki “karanlık, soğuk, kara bulutlar, sis, ölüm” kavramları, yaşanılan dönemin atmosferini tarif eden bileşenlerdir. Ansızın çöken sisin etkisiyle zulmün hançeri mücadele edenlerin sırtına değer. “Kelepçeler, yaralı sular ve şarkılar, adı değiştirilen sokaklar, yaşam sevgisine karşılık kazılan derin çukurlar” ödenen bedellerin ve yürütülen mücadelenin sonuçları olarak şiirdeki yerlerini alır. Bir yanı vurulsa da bir yanının ayakta olduğunu (yaralı durumda), şafağın kıyısında olma hâli, kara bulutların ardında kızaran gün şeklindeki ifadeler umudu güçlendirmeye yöneliktir çünkü yenilgiye rağmen karşıtların savaşımı devam etmektedir, güçler arası eşitsizlik sürse de. Yolcunun yaşadığı bu süreç, anlatılması gereken bir öykü olarak kabul edilir: “hangi uzak türkülerde kanadı insan yanın/ hangi rapraplarla bölündü uykuların/ bileklerinde hangi kelepçeler üşüdü/ anlat bana bu öyküyü” (Bolat, 2020: 29).

Şaire göre 12 Eylül, bir tür sınava çekilme sürecidir. Bu sınava çekilme sürecinde egemenler bazı şiirlerde sınav yapıp not veren bir otorite olarak “öğretmen”, bazı şiirlerde mülkün temeli olan adaletin uygulayıcıları olarak belirir. Sınav varsa geçme-kalma durumu da bir sonuç olarak ele alınır. Sınavı geçemeyenlerden öte sınava hazırlanmayanlar, sürece tepkisiz ve duyarsız kaldığı için şiire satirik bir kapsamda alınır. Darbe yönetiminin öfkeli bir öğretmen olarak betimlenmesi şu şekildedir: “öfkeli bir öğretmenin not defteriyse bu ülke/ haksız yere verilmiş kırık bir nottun sen bu defterde/ çünkü bir halk ne zaman sınava çekilse/ yağmura karışıp giderdin.” (Bolat, 2020: 71). Öfke, sağlıklı bir değerlendirmenin yapılmasına engel olur; bunun sonucunda adaletsiz bir durum ortaya çıkar. Haksız yere not verenler ile dönemin “adalet” uygulayıcılarının özellikleri aynı düzlemde buluşur. Şair için mülkün temelini inşa edenler işçi-emekçi sınıflardır fakat onları savunanların payına baskı ve zulüm düşer: “bizim payımıza, bir gece/ gözleri bağlı götürülmek düşerdi” (Bolat, 2020: 75). Gözleri bağlı götürülmek, sıkıyönetim ve darbe dönemlerinin simgesel uygulamaları arasındadır. 12 Eylül’ün gündeme gelen uygulamaları arasında ev baskınları, toplu tutuklamalar, gözaltılar, idamlar ve uzun süreli gözaltı süreci denilen işkenceli sorgular bulunur. Salih Bolat’ın şiirine yansıyan “gözleri bağlı götürülenler” dönemin şiir kitaplarına ve dergilere sembolik çizimler olarak da yansır. Tek baskı, politik çevrelerin insanlarına yönelik değildir; bir yandan da toplum depolitizasyon sürecinden geçirilerek baskı altına alınır, baskıya rıza gösterecek bir toplumsal düzeni oluşturmaya yönelik uygulamalar devreye girer. Bu bağlamda kitaba adını veren “Sınır ve Sonsuz” şiiri, tiyatro yazımının imkanlarından yararlanılarak kadın-erkek-koro üçlemesi şeklinde dramatik bir yapıda biçimlendirilir. Bu şiirdeki diyaloglarda kadının “onlar yalnızca güneşin doğuşu ile batışı arasındaki/ çok dar bir alanda/ ve kalabalıkta yaşamayı seviyorlar” (Bolat, 2020: 80) yönündeki sözleri üzerine erkeğin “böylece kendilerini güvenlik içerisinde sayıyorlar” sözü dönemin toplumsal dinamizminin gerilediğine, darbe yönetimine karşı geniş halk kitleleri tarafından önemli bir direniş odağı geliştirilmediğine, bunun sonucunda toplumsal bütünlüklerin parçalanıp insanların birbirine ve kendine yabancılaştığı bir toplumun inşa edilmeye başlandığına işarettir.

Rüya Zamanı

Şiirin ilerleyen bölümlerinde kadının tutsaklık kavramı için başvurduğu somutlamalar da dönemin betimlenmesine yöneliktir: sokakları bomboş olan gece yarısı kentleri, tel örgüden yapılan kepenge sahip manavın kepenginin ardından görülen ve ölü-donuk algılanan sebze-meyveler. Bu dizelerde geçen “gece yarısı kentleri” ülkenin sembolü olarak şiirde konumlandırılır. Gece yarısı kentlerinin görüntüsü aktarılırken bekçilerin tabancılarıyla devriye attığı bir ortam tasvir edilip kent/ülke “koca bir hapishane” olarak tarif edilir. Şiirde geçen mağaza camındaki “plastik/cansız manken” ifadesi bu bağlamda ele alındığında 12 Eylül sonrası toplumsal ilişkilere yansıyan güvensizliği, iletişimsizliği, soğukluğu, donukluğu ve belirsizliği temsil eder. Plastik mankenin cansız gülümsemesi soğuk bir camın ardına hapsedilir, kent bir hapishanedir, bu durumda soğuk camın ardı bir hücredir/zindandır; gece bekçisi bir insandır, canlıdır fakat hapishanedeki gardiyan gibidir, tabancaya sahiptir. Plastik manken ile gece bekçisi “canlılık” yönünden bir paradoks oluşturur, adeta birbiriyle yer değiştirip canlı-cansız özelliklerini takas ederler.

“bir plastik manken
soğuk camın ardında karanlığa gülümsemektedir
sanki orada ve kimsenin görmediği
ve insancıl bir olay vardır
oysa görünürde tehlikeli duruşuyla gece bekçisi
bir de onun tabancısı vardır yalnızca
yani bütün kent koca bir hapisane
gece bekçisi de gardiyan gibidir.”
(Bolat, 2020: 81)

Bu dizelerden hareketle sokağın görüntüsü toplumsal düzen hakkında izlenimci özneye bilgi sağlar. Toplum, darbe yönetiminin devreye koyduğu ideolojik aygıtların egemenler lehine gerçekleştirilen manipülasyonlarına maruz kalır. Rızanın üretimi için yalanla gerçek yer değiştirilerek zihinler işgal altına alınır: “ne zaman sokağa çıksam bir yerlerim ölüyor/ yalanla yamanıyor tarihin yırtılan yerleri” (Bolat, 2020: 60). Şairin bu gerçeği şiiri aracılığıyla kayıt altına alması, resmî tarih yazımına karşı bir alternatif geliştirme stratejisine dönüşür. Şair, toplumsal gerçekliği kaydetme görevini bir ileri aşamaya taşıyıp şiir aracılığıyla ideolojik bir savaş gerçekleştirip şiir dilini bu yönde konumlandırarak saldırıya geçer: “bütün takvimlerin sonbahar sayfasında/ karanlık bir köpek uluyor/ bunu biliyorsun/ ışık deyince ırmaklara elektrik kusan barajlar geriliyor/ bunu biliyorsun” (Bolat, 2020: 62). 12 Eylül, şairin ilk iki kitabında yoğun biçimde işlense de diğer şiir kitaplarında gölge etkisi yapmaya devam eder; bazen gölge etkisi yapar, bazen de açık bir biçimde vurgulanır. Bu bağlamda 2006’da yayımlanan Kanıt kitabında yer alan “Dip” şiirinde 12 Eylül işlenmeye devam eder. “Işık, söndürülmüş ateş, uyku, dip dalgalarıyla kımıldayan batık, el konulan gökyüzünün geri istenmesi” gibi ifadelerle 12 Eylül ile şimdiki zaman arasında köprü kurularak yaşanan sürecin tekrar umuda ve kurtuluşa evrildiği vurgulanır. Darbe, belleklerde kalır fakat söndürülmüş ateşten korkulacak bir şey de kalmaz.

“türkiye, eylül 1980. bunu unutmuyoruz
çalıları titreten rüzgârın elleriyle kapatmıştık yüzlerimizi,
bir ayrılığı izlerken
görmek istememiştik çaresizliğin gözlerindeki soruyu
yağmur içinde eve giren adamların
ceketlerindeki uçurumu
bir itiraz gibi akan kızılırmak’ın sonunu
ve umulmadık doğu’yu.”
(Bolat, 2020: 267)

Şairin köksüzlüğü reddederek o günlere yönelik göndermeleri 2014’te yayımlanan Atların Uykusu kitabındaki şiirlerde de sürdürür. Bu kitaptaki numaralandırılmış bölümlere ayrılan “Belirsizlik” şiirinde geçen gökyüzüyle tehdit edilmek ifadesiyle “Dip” şiirinde geçen el konulan gökyüzü ifadesi özdeştir. Katledilen yıldızlarla yapılan tacı giyenler (darbe yöneticileri) şairin “ülkem” diye sahiplendiği yerin tahtına otururlar. 12 Eylül’ün izleri, toplumsal belleğin inşası açısından -üzerinden 34 yıl geçmesine karşın- yeniden hatırlanır. Şiir aracılığıyla tarihle ve toplumla hesaplaşma yeniden üretilir. İnsanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı olmadığı gibi Salih Bolat’ın şiirinde de 12 Eylül için zaman aşımı uygulanmaz, darbenin şiir yoluyla yargılanmasına devam edilir. Halkın diğer halklar gibi yanlışı kutsadığı, yaşanan baskı ve zulme yeterince tepki göstermediği; herkesin sadece “baktığı”, bunun gerçekleştiği yere de “kent” dendiği; çırılçıplak soyulup bileklerinden asılanlar, yaşı büyütülerek asıldığından “kent halkına” yaşının aslında büyük olduğu söylenen Erdal Eren’e yapılan telmih; fırtınaya kapılmanın bedelinin ağır olduğu, yirmili yaşlarda sırtlara saplanan bıçakla yaşamaya devam edildiği ve insanca yaşamanın bedelinin ağır ödendiği; halkın, anlatılan masalın açtığı yolda ilerleyen çocuklara benzediği ve belirsizlik içinde yaşadığı; denizin delik deşik edildiği ve artık kimsenin gelmediği, gelse de “tuz” kalmadığı sitemi; yanılgı, yalan, inanma etrafında rızanın üretildiği yönündeki ifadeler 26 bölümlük Belirsizlikler şiirinin toplumsal anlamda öne çıkardığı sorunlardır.

Kitaba adını veren “Atların Uykusu” şiirinde geçen “uyanın!/ yanlış biniciler taşıyan atlar/ bulun kaybettiğiniz yönü” (Bolat, 2020: 331) dizelerinde görülen çağrı apolitizasyon-depolitizasyon duvarını aşmaya yöneliktir. “Belirsizlikler” şiirinde egemenlerin uyguladığı hak ihlalleri, manipülatif söylemleri, adaletsizlik içeren uygulamaları “kan hakkında bildiğim her şeyi yapraklara anlatıyorum” (Bolat, 2020: 353) dizesiyle şiirin verdiği imkân dahilinde teşhir eylemine maruz bırakılarak tarih aktarımı gerçekleştirilir. Halkın süreç boyunca tepkisizleş(tiril)mesi de tepkiyle karşılanır: “kent halkı!/ hangi çığlıkla kulaklarınız sağır oldu?/ hangi parlak ışıkla kör oldu gözleriniz?/ hangi sözcüklerin keskinliğiyle dilinizi kaybettiniz?” (Bolat, 2020: 341). Bu dizelere yansıyan duyusal kavramlar, insanın bir özne olarak tanık olduğu gerçekliğe itiraz edebilmesini sağlayan dilsel düzlemin ögeleridir. Şaire göre insan görür, duyar ve görüp duyduğu çarpıklıklara dil aracılığıyla itiraz eder. Bunu baskılayan aygıtları sorgular. Bu sorgulamayı ve tepkiyi 12 Eylül ile sınırlandırmayıp güncel sorunlarla da bağlantılandırır.

Salih Bolat

Emek Sömürüsü, Yoksulluk, Özel Mülkiyet ve Tarih Eleştirisi

Salih Bolat’ın şiirinde işçilere, köylüleri, tarım işçilerine, fabrika işçilerine, çocuk işçilere emek sömürüsü bağlamında yer verilir. Bu nedenle kapitalizm ve özel mülkiyet eleştirisi, kapitalizm-suç ilişkisi, emeğin izlenimi dizelere dökülür. Köy ve kent işçi-emekçilerin yaşadığı yerler olarak şiirin mekânını oluşturur.

İlk şiirlerinde proletarya-burjuvazi ayrımını “bir yanda açlık ve bırakılmışlık/ bir yanda kral sofraları” (Bolat, 2020: 12) dizeleriyle dile getirir. Tarihte proletaryanın ortaya çıkışı burjuvazinin üretim araçlarına sahip olup artı değere el koymasıyla gerçekleşir. Bu yüzden “açlık” ve “bırakılmışlık” eşitsizliğine maruz kalanlar edilgen bir konumdadır. Yoksullar hem kentte hem kırsal alanda üretim araçlarına ve toprağa sahip olamayanlardır. Tarihsel ve evrensel gerçekliğin projeksiyonunu Anadolu’ya tutan, “Çukurova’da Mayıs” şiirinde bu süreç işlenir. Önce yörenin tarihî değerlerine ve kültürüne değinilir, sonra kentin kapitalizmin etkisindeki dönüşümü “ilkel bir gelişmişlik” olarak nitelendirilir. İlerlemeciliğe rağmen karşıtlar arasında ortaya çıkan uçurum ve çarpık kentleşme “gökdelenler, fabrikalar, kondular ötelerde”, kentin darbe sonrası yozlaştırılan durumu “yanıp sönen caddelerde ayyaşlıklar” (Bolat, 2020: 18) dizeleriyle tarif edilir. Tarım açısından verimli arazilere sahip Çukurova, aynı zamanda mevsimlik tarım işlerinin iç göçüne sahne olan bir yöredir. Sosyolojik açıdan göçün en önemli itici nedenlerinden sayılan “iş imkânlarının” olduğu bölgelere doğru gerçekleşen nüfus akışı Çukurova için de geçerlidir. Mevsimlik işçi göçü de Doğu illerinden gelen topraksız tarım işçileri tarafından gerçekleştirilir. Bahar ayında doğa tüm zarafetiyle kendini gösterirken bir yandan da geceleri tarlalara (köylülere), çarşılara (işçilere, halka), kitaplara (özgür düşünceye) “haramiler” (zorbalar, egemenler, burjuvazi) iner.

“toprak ısınınca mayıs’ta
yaban kazları dolanır önce
seyhan’ın akdeniz’le buluştuğu yerde
(…)
geceler nergislenince mayıs’ta
haramiler iner önce
tarlalara, çarşılara, kitaplara
sonra siirt, mardin, urfa halkları
ekmek ve umut kapısı bilip
dökülürler çukurova’ya”
(Bolat, 2020: 17-18)

Kilikyalılara, Karacaoğlan’a, Yörük kültürüne dayandırılan Çukurova hem darbe dönemi izlenimleriyle hem de emeğin sömürüsü ve göç gerçeğiyle ele alındıktan sonra Ankara’nın işçi sınıfının durumuna geçilir. “Gün Doğarken Dışkapı” şiirinde Altındağ’ın yoksullarının yaşam mücadelesi öyküleştirilir. Dış kapıdan izlenen gün doğumu, işçi sınıfının hayatta kalması için başlayan yeni bir gündür. Duman kokusunun havayı sardığı, caddelerin nemli olduğu bir varoşta kış mevsimi yaşanır; kış da emekçi sınıflar açısından en zorlu mevsimdir. Şiirin öznesi de iş arayan bir inşaat işçisidir. Dönemin emek alanında en önemli sorunlarından biri işsizliğin sonucunda gelen açlıktır. Kapitalizm emeği sömürdüğü gibi işsizler ordusunu üreterek emeği daha “ucuz” duruma çeker: “havada duman kokusu/ caddeler nemli/ harç taşır, çile çekerim/ işçi lazım mı abi? (…)// birazdan gün çıkar altındağ’ın oralardan/ kıran kırana açlık/ gırtlak gırtlağa işsizlik geçer dışkapı’dan” (Bolat, 2020: 22).

Aynı şekilde “Kuşluk Vakti” şiirinde de Ankara’nın yoksul semti Mamak, yoksulluğun sonucu olarak kadın bedeninin cinsel sömürüye maruz bırakıldığı Bent Deresi şairin ilk şiirlerinde yer alır. Ürettiği üründen yararlanamayan ve artı değerden mahrum bırakılarak ürettiği ürüne yabancılaşan işçilerin durumu “soğuğu ateşsiz kömür işçisi/ sofrası ekmeksiz buğday işçisi” (Bolat, 2020: 35) dizelerine dökülerek kapitalizmin dizginsiz emek sömürüsünün yol açtığı yıkım şiirdeki yerini alır. Bu dizelerin devamında dünyamızın hâlen kanadığının ve kanamaya devam edeceğinin nedenlerinden biri de kadın bedeninin cinsel meta olarak sömürülmesi olarak vurgulanır: “orda dişi bir ölüm gibi dururken bentderesi” (Bolat, 2020: 35).

İşsizlik sorunu ve işsizlerin yaşamı şairin ikinci şiir kitabında işlenmeye devam eder. Çukurova; tarlalarıyla, fabrikalarıyla ve mahpushaneleriyle kanlar içinde atıp duran bir yürek ve yaralı bir geyik olarak yeniden betimlenir. Demir yolu işçileri, ırgatlar, fabrika duvarının dibinde sessiz bir şekilde dama oynayan işsizler derin bir yoksulluğun girdabındadır. Topraksız köylülerin ve ırgatların yoksulluğu da Şahmaran anlatısının yeniden üretilmesiyle şiire girer. Şahmaran, artık bir toprak ağasıdır; feodal sistemde toprak ağasının sembolüdür. İşçi-emekçilerin tarihi ve geçmiş mücadeleleri haber bültenlerinde verilmez, gelecekleri ise kurtuluş mücadelesine bağlıdır fakat bunu sağlayacak ideolojik-politik dinamizm darbeyle kesintiye uğratılır: “bültenlerin atladığı bir haberdir geçmişleri/ gelecekleri toplatılmış bir afiş gibi savrulurken rüzgârda” (Bolat, 2020: 67). Bu dizelerde resmî tarih anlatısının dışına çıkarılan sınıfa ve emekçi halka vurgu yapılır. Kilikya adını taşıyan bu şiirde Adana-Çukurova sınıfsal temelde, eşitlik ve adalet kavramları etrafında tarihsel süreci ve kültürel dokusuyla şiirde konumlandırılır; Orhan Kemal ve Yılmaz Güney şiirde anılır. Tarihsel açıdan Taşköprü, bir yüzünde Kilikya kralının diğer yüzünde şehzadelerin oturduğu kanlı bir tahtın sembolüdür. Bu iki egemen gücün yazdığı tarihin görünmeyenleri ise Yörükler ve halktır; top döken, su yolları açan, gemiler için yelken bezi ören, ordular için ok ve yay üreten, kaleler ve camileri inşa eden fakat egemenlerin buyruğuyla bu eylemleri gerçekleştirenler. Marksizme göre tarih ezen ve ezilen sınıfların mücadelesinden oluşur. Ezilenler, ezenlerin boyunduruğu altına girdiğinde onlar adına üretim yaparlar ve tarih boyunca emekleri sömürülür ama emeğiyle dünyayı şekillendiren onlardır. Bu tarihsel-evrensel gerçeklik, Salih Bolat’ın şiirine Adana özelinde yerleşir: “yangınlarda yan yana/ kavgalarda bilek bilek/ çocuk, kadın, erkek/ yaralı bir köpek gibi izleyerek/ nehir yataklarını/ kilikya’ya gelenler/ adana’yı kuranlar/ fabrikanın bahçesine açan gülü/ terleriyle sulayanlar/ onların buyruğundalar” (Bolat, 2020: 74).

Adana özelinde tarih boyunca üretimi gerçekleştirenler emekçi ve sömürülen halktır; Kilikya’dan başlatılıp 20. yüzyılın Adana’sına uzanan süreçte egemen sınıfların boyunduruğuna giren halk, şehirler kurup üretimi onlar adına gerçekleştirenlerdir. Şiirde geçen “onlar” öznesi egemen sınıfları ve günümüzde burjuvaziyi temsil eder. Bu aşamada özel mülkiyetin sorgulanması ve eleştirisi devreye girer. “Onlar” temelinde “adalet” bulunan mülkün sahibidir, onların mührüyle (egemenlik simgesi) çiçekler (güzellikler) kapanır, doğa hakkında yetki sahibi de onlardır. Onların payına düşen emeğin sömürülüp artı değere el konulması iken şairin “biz” dediği insanların payına düşen de bir gece gözleri bağlı (darbe yönetimi) götürülmektir. Bu yaklaşımla özel mülkiyetin gelişim seyriyle adaletsizliğin ivmesi arasında bağlantı kurulur. Tarihsel materyalizmin ilkeleri şiirin inşasında etkisini gösterir. Diyalektik materyalizme göre karşıtların birliği ve savaşımı ezen-ezilen bağlamında tarih boyunca Adana’daki sınıflar üzerinden yeniden üretilir. Alternatif tarih anlayışı şiir aracılığıyla üretilirken tarihin seyri coğrafyadan bağımsızlaştırılmaz. Bu bağlamda Kilikya şiirinde sınıflar, kent tarihi, dönemin sorunları, işçi-emekçi sınıfların tarihsel yaşam mücadelesi, darbe sürecinin adaletsiz uygulamaları ve baskı koşulları Adana özelinde işlenirken ülke gerçeğinin bir kent sembolü üzerinden verildiği görülür. Coğrafyaya yaklaşım ise resmî tarih anlatısının dışına çıkılarak gerçekleştirilir, ulusçuluk anlayışı aşılarak kentin tarihsel süreçte farklı kültürlere yurt olduğuna değinilir.

Şairin işçi sınıfını konu alan şiirleri 1992’de yayımlanan Karşılaşma kitabında da devam eder. “İçkonuşmalar” şiirinin 8. bölümünde yapı-inşaat işçilerinin çalışma ortamından bir kesit sunulur. İşçiler harç kararken bir uçak gökyüzünde ilerler. Hızın temsilî aracı olan uçağın dakikada aldığı mesafeyle işçilerin harç karması zaman aralığı olarak aynı sahnede canlandırılır. Bir yandan hız çağı yaşanırken işçilerin emeğiyle kurulan yapıların inşaatları da devam eder. Yapının ve uçağın birer temsil olarak şiire girmesi kapitalizmin sonucu olarak hızın betimlenmesidir: harç sürekli karılırken uçağın aldığı hız. Süreklilik ve hız kavramları etrafında eylemin şimdiki zamanla yapılandırılarak izlenen sahnenin gözlemci bakış açısıyla aktarılması üretim çarklarının ve emek sömürüsünün kesintisiz sürecine göndermedir. Harç için kullanılan suya işçilerin alın terinin damlaması, yapıları asıl kurucularının işçiler ve onların emeği olduğuna; harcın kıvamı tutturulduktan sonra dinlenen işçilerin bulutların arasında kaybolan uçağı izlemesi yabancılaşmaya vurgudur. Emekleri sömürülerek inşa ettikleri hâlde oturamayacakları yapının harcının kıvamı tutunca işçilerin yaşadığı “mutluluk” da benzer şekilde ideolojik bir yabancılaşmaya işarettir. Tüm bu açılardan hareketle şairin işçi sınıfını şiirine alırken sloganik bir düzleme kaymadan gündelik yaşamın olağan kesiti içinde emeğin ve kapitalizmin görüntüsünü sunması özgün bir yaklaşımdır. Öyküleştirme tekniği kullanılıp sinematografik imkanlardan yararlanılarak anlatı-şiir yakınlaşmasının kurulduğu şiirin ilgili bölümü şu şekildedir:

“yapı işçileri harç karıyor. gökyüzünden bir uçak geçiyor.
işçilerden biri çimento ve kum karışımından oluşan tepeciğe
su tutarken, iki işçi de sürekli karıştırıyor tepeciği. uçak
gökyüzünde hızla yol alıyor. harç sürekli karılıyor. uçak
gökyüzünde hızla. harç sürekli. işçilerden biri alnında
biriken teri eliyle sıyırıyor. ter boşlukta dağılıyor. ter
damlalarından biri, su değmemiş bir çimento zerresiyle
buluşuyor.
şimdi işçiler harcın kıvamını tutturmanın mutluluğuyla
soluklanırken, bulutlarda yitip giden uçağı izliyorlar.
sonsuzluğu izler gibi.”
(Bolat, 2020: 112).

Şairin zamana ve mevsimlere yönelik algısı emekçilerin üretim sürecine göre şekillenir. “Yazı Anlamak” şiirinde geçtiği gibi yazın geldiği; köylülerin üretim ilişkilerinden anlaşılır, yaz mevsimi alın terinin örsünde dövülen emeğin sonucunun “alınacağı” dönemdir; bahçe makası yeni bilenir; çay, tütün ve pamuk hasadı “kahır” toplama olarak tanımlanır.
Türk şiirinde Rıfat Ilgaz’ın şiirleriyle öne çıkan çocuk işçiler 1990 sonrası şiirlerde farklı şairler tarafından yeniden şiire konu edilir. 12 Eylül sonrası uygulanan ekonomik politikalar, güvenlik ve iş imkânı gerekçesiyle metropollere doğru gerçekleşen göçler, değişen sosyolojik yapının ve çeşitli nedenlerin etkisiyle çocuk işçiler, sokakta yaşayanlar ve sokak çocukları, suça “bulaşmak” zorunda kalan çocuklar şiirde farklı açılardan işlenir. Bu bağlamda Salih Bolat’ın 2014’te yayımlanan Atların Uykusu kitabında çocuk işçilere değinilir. Şiirin öznesinin varoluşun ötesine geçerek “kim” (öz) olduğuna karar verdikten sonra kendini “su satan çocuklardan biri” olarak tanımlaması, çocuk işçiler için geliştirdiği duyarlılığın sonucunda onlarla bir tür özdeşlik kurup onları sahiplendiğini gösterir. Kendini onlardan biri sayması sınıfsal aidiyete ve bütünlük içinde sınıfsal bağlarla var olan özneye işarettir: “unuttum kimdim, semt pazarında dolaşırken/ anladım, su satan çocuklardan biriydim” (Bolat, 2020: 324). Bu dizelerde semt pazarında gezen -toplumsal yaşama karışan- öznenin “anladım” dediği gerçek, sınıfsal olandan kendi var oluşunu ayırmayan aşkın bir yaklaşımın tezahürüdür.

Aynı kitapta yer alan başka bir şiirde de kapitalist kent düzeni içinde “normalleşen” bir duruma yer verilir. Suç sosyolojisindeki yaklaşımlardan biri de Marksizm’e aittir. Bu yaklaşıma göre suçu ortaya çıkaran nedenlerden en önemlisi ekonomik alt yapıdır; suç, üretim ilişkilerinin aldığı şeklin sonucunda ortaya çıkar; suç, bir sonuçtur. Suça meyilli oluş veya “olağan şüpheli” vasfı; kişinin gündelik hareket biçimine, giyim kuşamına, hâl ve tavırlarına yansır. Yitik yaşamlar denilebilecek öykülerin başkarakterleri kent yaşamında her gün kamusal alanı paylaşan insanlardır. Bu noktada suç, suçlu ve kent yaşamı bağlamında kamusal alan ilişkisi sosyolojik temelde betimlenerek “istavrit” ve “köprü” sözcüklerinden İstanbul olduğu anlaşılan kentte suça meyilli çocuklar; “siyah giysi, karanlık, falçata, intihar, sarı beniz” kavramları ilişkilendirilerek tasvir edilir fakat bir yanda bilim, felsefe ve gündelik yaşam işlerken diğer yanda geleceği suç işleme riski taşıyan çocuklar vardır ve tüm bunlar kent yaşamında iç içedir:

“neleri öne sürerdin sen, cebirleri, varoluşları
köprüdeki balıkçıların istavrit sevinçlerini
bir de zayıf, sarı benizli, siyah giysili çocukları
bakışlarında falçata riski taşıyan
gözlerine karanlığı çeken
yanımızdan geçip giderlerken bir intihar gibi.”
(Bolat, 2020: 319)

Bolat, Salih. (2019). Rüya Zamanı. İstanbul: Varlık Yayınları.

Bolat, Salih. (2020). İlk Kar. İstanbul: Varlık Yayınları.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*