Prof. Ali Beba ile Sustuğun Yerden Başlamak Üzerine

Büşra Tan

busratannn@hotmail.com

Prof. Ali Beba akademi, özel sektör ve sivil toplum alanlarında 40 yılı aşkın küresel deneyime sahip bir isim olarak bugüne dek birçok önemli projenin içerisinde yer aldı. ODTÜ mezuniyetinin ardından ABD Tulsa Üniversitesi’nde doktorasını tamamlamış, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde profesörlük unvanını almıştır. Birleşmiş Milletler Çevre Programı bünyesinde bilim danışmanlığı yaparak dünya çapında enerji modelleri tasarlayan Beba, P&G gibi dev kurumlarda yöneticilik yapmış ve Türkiye’de “10 Bin Kadın Girişimci Programı”nı başlatan isim olmuştur. Hayat felsefesini “öğren, kazan ve geri ver” olarak tanımlayan Beba, bugün New York’ta Beba İnovasyon ve Girişimcilik Vakfı çatısı altında küresel tecrübesini yeni nesil girişimcilere aktarmaya devam etmektedir. Beba İnovasyon ve Girişimcilik Vakfı 2018 yılında New York’ta Prof. Ali Beba ve Ümran Beba tarafından, yenilikçi düşünceyi yaygınlaştırmak ve girişimcilik kültürünü güçlendirmek amacıyla kurulmuş, özellikle gençleri ve kadın girişimcileri odağına alan bir sivil toplum kuruluşudur. Bireylerin tutkularını somut iş fikirlerine dönüştürebilmesi için eğitim ve gelişim programlarını hayata geçiren Beba Vakfı bu amaç doğrultusunda, uygulamalı atölyeler, mentorluk ve koçluk, ilham buluşmaları, networking etkinlikleri, topluluk temelli erişim çalışmaları ve iş fikri yarışmaları yürütmektedir. Teknoloji, inovasyon, dijital beceriler ve iş planlama gibi alanlarda farkındalık ve yetkinlik kazandırmayı hedefleyen bu faaliyetler sayesinde katılımcılar, problem çözme, takım çalışması, liderlik ve sürdürülebilir değer yaratma gibi girişimcilik için kritik becerilerler kazanmaktadır.

Prof. Ali Beba ile bütün bu tecrübelerini paylaştığı kitabı Sustuğun Yerden Başlamak üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

“Sustuğun Yerden Başlamak” ifadesi bir suskunluk halini değil, bir eşiği işaret ediyor gibi. Bu başlık sizin için bir kırılma mı, yoksa bir dönüşüm alanı mı?

“Sustuğun Yerden Başlamak” ifadesindeki suskunluk, edilgen bir geri çekilişi değil; derin bir içsel dönüşümü temsil eder. Buradaki susma hâli, aslında güçlü bir iletişim biçimidir. İnsan bazen konuşarak değil, susarak anlatır; susarak dinler, susarak anlar. Bu süreç, kişinin algılama gücünü artırır, iç dünyasını berraklaştırır ve onu daha güçlü kılar. İlk bakışta travmatik bir durum gibi algılansa da, bu suskunluk kalıcı bir kırılmayı değil, geçici bir eşiği işaret eder. Susmaya neden olan sorun ortadan kalktığında, susma hâli ve zorunluluğu da kendiliğinden sona erer. Dolayısıyla susmak, bir bitiş değil; yeni bir başlangıcın hazırlık evresidir.

Küçük ve onurlu bir çocuğun, Türkçeyi farklı bir lehçeyle konuştuğu için alay konusu olması bu dönüşümün somut bir örneğidir. Yaşadığı kırılma, onu geçici bir suskunluğa iter. Ancak bu üç aylık süreçte çocuk geri çekilmez; tam tersine, derin bir içsel çalışma yürütür. Suskunluk döneminde algılama yeteneğini geliştirir, çevresini daha dikkatle gözlemler ve zihnini bloke eden engeli ortadan kaldırır. Bu süreç, Türkçeyi düzgün ve özgüvenle konuştuğunu gördüğü bir rüya ile sembolik olarak sona erer. Rüya, yalnızca dilsel bir gelişimi değil; tamamlanmış bir dönüşümü temsil eder. Çocuk artık aynı kişi değildir. Suskunluk, onu zayıflatmamış; aksine güçlendirmiş, olgunlaştırmış ve yeniden doğmasına imkân tanımıştır.

Kitapta susmak, pasif bir geri çekiliş değil; aksine bilinçli bir farkındalık pratiği olarak konumlanıyor. Sizce çağımızın en büyük gürültüsü nedir ve bu gürültü karşısında susmak nasıl bir direniş biçimine dönüşebilir?

Evet, kitapta susmak pasif bir geri çekiliş değil; bilinçli ve iradeli bir farkındalık pratiği olarak konumlandırılmıştır. Bu suskunluk, kaçış değil; derinleşmedir. Kişinin hem kendisiyle hem de çevresiyle daha sahici bir ilişki kurabilmesinin kapısını aralar.

Bana göre çağımızın en büyük gürültüsü, susmayı ve susarak dinlemeyi unutmamızdır. Artık insanlar anlamak için değil, cevap vermek için dinliyor. Bu nedenle ortaya gerçek bir diyalog değil, bir kakofoni çıkıyor. Herkesin kendini haklı göstermeye çalıştığı, sesini yükselttikçe güç kazandığını sandığı bir çatışma zemini oluşuyor. Çok bağıranın haklı sayıldığı bu anlamsız ortamda geriye yalnızca gürültü, kırgınlık ve derinleşen anlaşmazlıklar kalıyor. Oysa gerçek diyalog, karşı tarafı susturmakla değil; kendini susturabilmekle başlar. Başarılı ve olgun insanların ortak özelliklerinden biri, susmayı bilmeleridir. Onlar susarak dinler, dinleyerek anlar, anlayarak konuşurlar. Bu nedenle sözleri daha etkili, tutumları daha güçlüdür.

Susmak kaybetmek değildir. Aksine, özellikle yoğun gürültü karşısında sağlıklı ve etkin bir direniş biçimidir. Anlık tepkiler yerine bilinçli bir duruş sergilemektir. Kırıcı bir söz söylememeyi tercih etmek, haklı çıkmaktan daha değerlidir çoğu zaman. Sonuçta susmak zayıflık değil, bir erdemdir. Kendini kontrol edebilmenin, iç disiplinin ve gerçek özgüvenin göstergesidir. Gürültünün hüküm sürdüğü bir çağda susabilmek, belki de en güçlü eylemdir.

⁠Metinde kişisel deneyimle evrensel mesaj arasında dikkatli bir denge var. Otobiyografik olanla düşünsel olanı bir arada kurarken nasıl bir yazma yöntemi izlediniz?

Kişisel deneyimlerim ile evrensel mesajlar arasındaki denge, dört kıtaya yayılan kırk yıllık profesyonel yaşamımdan süzdüğüm birikim ve pratik tecrübenin doğal bir sonucudur. Farklı coğrafyalarda, farklı kültürlerde ve farklı sosyo-ekonomik yapılarda edindiğim gözlemler, yalnızca bireysel hatıralar olarak kalmadı; zamanla daha geniş bir anlam çerçevesine oturdu.

Akademik yaşamın kazandırdığı nesnellik ve bilimsel yaklaşım gereksinimi ile sahada karşılaştığım kültürel ve pragmatik gerçeklikleri birbirinden ayırmam gerekiyordu. Çünkü her deneyim, kendi bağlamı içinde anlamlıdır; ancak genellenebilir olabilmesi için süzülmesi, analiz edilmesi ve ortak bir zemine taşınması şarttır. Bütün bu farklı katmanları ortak bir paydada buluşturmak ise kitabın bütünlüğünü korumayı zorunlu kıldı. Bu nedenle, anlatımı bir çerçeveye oturtmanın en sahici yolu olarak otobiyografik bir üslubu tercih ettim. Kendi hikâyem, aslında daha geniş bir insanlık deneyiminin taşıyıcısı oldu.

Bilimsel gerçekler ile düşünsel öneriler tek bir iskelet üzerinde birleşti; ancak her biri bu yapıya farklı yolculuklardan ulaştı. Biri akademik disiplinin titizliğinden, diğeri yaşamın içinden gelen tecrübenin damıtılmış bilgisinden beslendi. Sonuçta ortaya çıkan bütünlük, hem akla hem kalbe hitap eden bir anlatı oluşturdu.

“Hayat yolculuğu stratejisi” kavramını ortaya atıyorsunuz. Bu strateji bir planlama meselesi mi, yoksa insanın kendi iç sesini keşfetme süreci mi?

“Hayat yolculuğu stratejisi” gerçekten de ciddi bir planlama işidir. İnsan, yaşamı boyunca iç sesini farklı deneyimlerin içinde duyar; ancak yolculuk sürerken çoğu zaman bu sesi rasyonel bir plana dönüştüremez. Çünkü deneyim yaşanırken farkındalık parçalıdır; anlam ise geriye dönüp bakıldığında bütünleşir.

Zaman ilerledikçe kişi, karşılaştığı olayları, aldığı kararları ve iç dünyasında yankılanan sesleri daha bilinçli bir süzgeçten geçirmeye başlar. Belirli bir olgunluk aşamasına ulaştığında, geçmişte duyduğu o içsel çağrıların sentezini yapabilir. İşte tam bu noktada hayat, rastlantısal bir akış olmaktan çıkar; bilinçli bir yönelim kazanır.

Dolayısıyla hayat yolculuğu, anlık tepkilerle değil; deneyimlerin içselleştirilmesi ve bu deneyimlerden çıkarılan derslerin sistemli bir biçimde bir araya getirilmesiyle şekillenir. Strateji, yalnızca geleceğe dair hedef koymak değil; geçmişin seslerini doğru okumak ve onları anlamlı bir bütün hâline getirebilmektir. Sonuçta hayat yolculuğu, ancak bu bilinçli sentez ve planlama süreciyle gerçek anlamda vücut bulur.

Kitabınızda liderlik, güç ve bilinç kavramları bireysel düzlemde ele alınıyor. Sizce gerçek liderlik dış dünyayı yönetmek mi, yoksa önce kendi iç dünyasını düzenleyebilmek mi?

Liderlik, her şeyden önce insanın kendi iç dünyasını tanıması, düzenlemesi ve gelişime açık tutmasıyla başlar. Kendi duygularını, zaaflarını, güçlü yönlerini ve değerlerini anlamayan birinin başkalarına yön vermesi mümkün değildir. İçsel farkındalık, liderliğin temelidir. Güçlü ve bilinçli olmak ise ancak tevazu ile anlam kazanır. Gerçek güç, yüksek sesle konuşmakta değil; gerektiğinde susabilmekte ve dikkatle dinleyebilmekte saklıdır. İyi bir lider, yalnızca konuşan değil; en çok dinleyen kişidir. Çünkü dinlemek, hem öğrenmenin hem de güven inşa etmenin ön koşuludur.

Gerçek liderlerin belirgin özellikleri; bilgiye ve öğrenmeye duydukları bitmeyen merak, her alanda önyargılardan arınmış bir bakış açısı, liyakate dayalı ekipler kurabilme yeteneği ve derin bir adalet duygusudur. Liyakat, sürdürülebilir başarının temelidir; adalet ise kurumsal güvenin.

Dış dünyayı yönetebilmek için liderlerin önce kendi iç dünyalarını çözmüş olmaları şarttır. İç dengesi kurulmamış bir liderin dış dengeyi sağlaması mümkün değildir. Saygın ve sürdürülebilir kurumlar da ancak bu niteliklere sahip liderlerle kalıcı olabilir. Çünkü kurumların gerçek temeli stratejiler değil; onları yöneten insanların karakteridir.

⁠Bugünün okuru hız çağında yaşıyor; hızlı tüketiyor, hızlı vazgeçiyor. Sustuğun Yerden Başlamak bu hız kültürüne karşı nasıl bir okuma deneyimi öneriyor?

Günümüzde okur, hız çağının dayattığı koşullara göre yaşıyor. Tüketim alışkanlıkları hızla şekilleniyor; hızlı tüketiyor, hızlı vazgeçiyor. Özellikle Z kuşağının dikkat süresinin sekiz saniyenin altına indiği yönündeki veriler, bu dönüşümün ne kadar çarpıcı olduğunu gösteriyor. Girişimcilik yarışmalarında kullandığımız 90 saniyelik “asansör sunumları” artık yerini 45 saniyelik “roket sunumlara” bırakmış durumda. Dijital kitaplar ve sesli yayınlar da giderek daha fazla ilgi görüyor. İçerik daha kısa, daha hızlı ve daha doğrudan olmak zorunda.

Sustuğun Yerden Başlamak ise bu hız kültürüne karşı bilinçli bir duruş sergiliyor. 250 sayfalık kitap 32 bölümden oluşuyor. Her bölüm mümkün olduğunca kısa ve birbirinden bağımsız kurgulandı. Bu yapı, okura istediği yerden başlama ve daha akıcı bir okuma deneyimi sunma imkânı veriyor. Bununla birlikte, evrensel mesajlar içeren bölümlerin, daha keskin ve güncel içeriklere kıyasla doğal olarak daha fazla zaman ve dikkat gerektirdiği de bir gerçek. Çünkü bu bölümler yalnızca bilgi aktarmayı değil; düşünmeye, içselleştirmeye ve sorgulamaya davet ediyor.

Sonuç olarak kitap, hız çağının ritmini tamamen reddetmeden; ancak onun yüzeyselliğine teslim olmadan ilerlemeyi hedefliyor. Okura hem akıcı bir yapı sunuyor hem de derinleşme fırsatı veriyor.