Hasan Öztürk: “Benim için yazı, yaşadığım dünyaya eklenmek ve böylece ben buradayım demektir.”

Ömer Eski

Hasan Öztürk ile Dünyanın Romanını Okumak kitabını konuştuk.

İktidarın Gölgesi ve Roman ile Yazdıkça ve Yaşadıkça Edebiyat kitaplarınızın ardından onuncu kitabınız Dünyanın Romanını Okumak, 2026 yılının başında okurlarınızla buluştu. Kitabınızdaki yazıların, “yazı/edebiyat izleğinde” değerlendirilmesi gerektiğinden söz ediyorsunuz. Bir romanı “yazı/edebiyat izleğinde okumaktan” ne anlamalıyız? Bir yönüyle kalıcılığı yakalamış yazarların yazma serüveni romanlarına nasıl sirayet ediyor?

Bu soru, yazının hayli eski geçmişini bugünümüze taşıyacak ölçüde tarihî ve cevabı da müşkül bir soru. Yazı için tarih kaygısına düşmeyelim ancak İsa’dan hayli zaman önce (1850’ler) Yukarı Mısır bölgesindeki El-Hol vadisinin sert kayalarından birinin üzerinde rastlanan ilk alfabeden, papirüs ile parşömenden, manastırlardaki el yazmalarından ilk matbaaya ve bugünkü bilgisayar ekranına yazı bizimledir. Dünyaya yazılı söz bırakmamış Sokrates’in görüşlerini yazıya aktaran öğrencisi Eflatun, bugün vazgeçilmezimiz olan ‘yazı’ kaygısına Phaidros’ta dikkat çekmiştir. Edebiyat yerine ilkin bilgi/kayıt amacıyla kullanılmış yazı, görevli yazıcılar aracılığıyla çoğaltılan bir kayıt aracından ayrı sonraki yaratıcı yazıya dönüşünceye dek hayli zaman geçmiştir. Bu, hikmet/bilgi arayan okuma biçiminden sanat/şiir okumaya geçiş için de böyledir. Düşünüz ki Miladın ilk yıllarında şairlerin sözlerini dizmeye başladığı Roma’da, ‘yazar’ bilinenlerin ilk görevlerinden biri yazdıklarını uygulamakla sorumlu olmaları, diğeri de fildişi kuleye çekilmek yerine doğrudan toplumsal yaşamın içinde yaşamaları gerektiğidir. Yazının/yazılı olanın seçkinlerin emrinde olduğuna, yazıyı çoğaltma görevinin vaktiyle kölelerce yapıldığı eklenirse bugünün ‘yazar’ kişisiyle tanışmanın uzun ve çileli yolu kestirilebilir. Bu güçlüklere eklenecek olan, ‘yazı erkek işi olduğu’ gerçeğidir. Okumadığınız İçin Teşekkürler yazarı Dubravka Ugresiç, “Tarihte kadınlar okur olarak var oldular, yazılı sözcüğün oltasına takılan o küçük sinekler oldular; onlar okur kitlesiydi.” belirlemesiyle benim de bir kenarından değindiğim çelişkili tarihsel süreci özetler. Kitabımda, haklarında söz söylediğim bazı romanlar için “yazı/edebiyat izleğinde okunacak romanlar” deyişimle bu tarihsel sürece gönderme yaptığımı belirteyim. Yazar kadının romanı Malina, yazarın yaratıcılığıyla aşkın içi içe olduğu romandır. Roman okunsun, değilse romana dair yazım okunsun isterim. Montaigne’in özel yaşamına girmiş editörü kadının romanı Yazan Kadının Savunması, bana kalırsa feministlerin gözden kaçırdığı bir ‘yazı’ romanıdır. Bu gözden kaçırılma belirlememe, bir erkeğin ‘altın bir ip atıyormuş gibi’ işeyerek doldurduğu denizde boğulan yazar kadına dair Övgü romanı da eklenmelidir. Sessizlik ve Gürültü ile dünya edebiyatının seçkin romanı Üstat ile Margarita, otoritenin hışmına uğramış muhalif iki yazarın romanıdır ki onların gündemi dünya ile devam ediyor. Rahibe romanında konu, manastıra tıkılmış genç rahibenin yazı/mektup yoluyla kavuşacağı özgürlüğüdür. Gülüşün ve Unutuşun Kitabı da ‘yazı/yazarlık’ romanı olarak okunabilir. Dünya edebiyatının destanı Aeneas odaklı Vergilius’un Ölümü, benzersiz bir sanatçı romanıdır. Körleşme, dünyası kitaplarla ördüğü duvarla sınırlı, yaşamdan uzak düşen Sinolog körünün romanıdır. Turgenyev’in Lüzumsuz Bir Adamın Günlüğü, yaşamda varlık gösterecek bir eylemi yokken ölümüne az bir zaman kala ‘günlük’ yazmakla kendisini var etmeye çalışan aşk mağdurunu anlatır. Birkaçının adını verdiğim romanların -yazarlarının yaşamlarından esinle- odağında yazı/edebiyat sorunu vardır. Kitabımda sözünü ettiğim romanların yazar kadınlarını önceleyerek ‘yazı izleği’ için erkeklerin kitaplarıyla yetiştirilmişken nihayet kendi dillerini bulma çabasında olduklarını dillendiren Virginia Woolf’un sesi duyulsun isterim.   

Kitapta yer alan Bachmann’ın Malina’sı, Torgny Lindgren’in Bet-Şeba’sı, İbn Tufeyl’in Hay bin Yakzan’ı, Kundera’nın Gülüşün ve Unutuşun Kitabı üzerine değerlendirmeleriniz elbette çok kıymetli ama ben roman kahramanı Odysseus ve romancı Homeros’u sormak istiyorum. Dünyanın Romanını Okumak kitabına roman kahramanı Odysseus’la mı başlamalıyız, biraz daha geriye gidersek Gılgamış’ı nerede konumlandırmalıyız?

Edebiyatın tarihinde ‘roman olmuş romanlar’ ile ‘roman olamamış romanlar’ vardır, diyebiliriz. Bu değerlendirmem, ‘destan’ geleneğinden evrilen roman türünün tanımıyla ilgili belirsizlikten kaynaklıdır çünkü roman türüne ‘efradını cami ağyarını mani’ olacak bir tanım yapılamamıştır. Edebiyatın eski türlerindeki yeniye evrilme sürecinin sonunda romanın biçimlenişi, tanımları tartışmaya açmıştır. Edebiyatın kayıtlarında ‘roman olmuş roman’ dediklerimiz, edebiyatın kanonunda yer almış metinlerdir. Bu metinler, edebiyat kamuoyunca bir tür onaylanmış metinlerdir. İkinci olarak sözünü ettiğim ‘roman olamamış romanlar’ ise onay alamamış metinlerdir. Don Kişot, roman türünün başat metni olarak kabul edilmektedir ve bu yargı değişecek gibi de görünmüyor. Bu böyle ancak Rabelais’nin Gargantua ve Pantagruel metinleri, Rus kuramcı Mikhail Bakhtin’in çalışmalarıyla Don Kişot metninden elli yıl önceki romanlar olarak edebiyat kamuoyuna duyurulmuştur. Önceki zamanların Doğu/İslam dünyasının kitabı Hay bin Yakzan da roman olup olmadığıyla tartışılıyor. Roman türünün bugün denediği anlatım biçimleri göz önüne alındığında İbn Tufeyl’in kitabı kime göre roman sayılmayacak, belli değildir. Homeros’un, savaşta yenilmiş Odyesseus kişisinin dönüş yolculuğu ‘abartılı/olağanüstü’ olabilir lakin onun, ülkesine gizlice girişi ve bir dilenci kılığıyla kendi evinde yaşayışı, aile ilişkileri, insani özellikler barındırır. Kocasına sadık Penelope da roman dışında tutulacak bir karakter değildir. Sümer destanının kahramanı Gılgamış’ın, ilk düşmanı ve sonraki arkadaşı Enkidu ile bir olarak canavar bekçi Humbaba’yı ve sonra tek başına Gökboğası’nı öldürüşü, modern insanın ölçülerine aykırıdır. Ne var ki arkadaşı ölünce kaygılanan Gılgamış’ın ölümsüzlük arayışı, her birimiz için geçerli insani bir eylemdir. Ursula K. Le Guin, “Romanları bu yüzden seviyorum: İçlerinde kahramanlar değil, insanlar var.” sözüyle roman türü için önemli ayrıntıyı vurgulamış olmalıdır.

Dünyanın Romanını Okumak kitabınızdaki metinlerin ortak özelliği yüzeysel okumaların ve değerlendirmelerin çok ötesinde, derinlikli okumanın bakiyesi metinlerden oluşması. Her roman kendi dışındaki okumaları da beraberinde getiriyor. “Malina Romanında Dört Söylem: Aşk, Yaratıcılık, Feminizm ve Ütopya” başlıklı yazınız buna örnek verilebilir. İyi bir yazar olmak için okur-kazar mı olmak gerekir?

Flaubert’in, “kişi yalnız yarım düzine kitabı iyi bilse âlim olurdu” sözüyle okumanın önemi kadar biçimini de önemsediğini aklımızda tutalım. Edebiyatın kurmaca/sanat metinleri, her nedense yazılma biçimleriyle öne çıkarılır, bu gerekçeyle olmalı ‘yaratıcı yazarlık’ etkinliklerinin çokluğuna tanık oluyoruz. Bunda, piyasasının sektörel etkinliğini çoğaltmak için ‘herkes yazar olabilir’ anlayışını dayatmasının payı da vardır. Oysa asıl mesele edebiyatın sanat metnini okuma sürecinde yaşanandır.  Her tür okuma, okuyanından metne hazır oluş yanında ‘zaman’ ve ‘mekân’ önceliği ister, bir de ‘amaç’ elbette. Sanat metni -burada roman- okurundan zaman ve mekânın ötesinde, asıl kendisiyle anda kalabilmeyi ister. Umberto Eco’nun, “bir metnin, yazarın sözcükleri okurların ise anlamını getirdikleri bir piknikten ibaret olduğu” sözünü anımsayalım burada. Sahiplenerek okuduğunuz roman, bir süre sonra sizi kendi atmosferine çeker ve sizi yönlendirir, yönetir. Romanın bu ayrıcalığı, hiç tartışmasız onun dilidir ve yazarın bu dil büyüsü, onun beslenme kaynaklarındadır. Okuru çeken de budur. Yaşamdan ve başka metinlerden süzülerek gelmiş yazılı metinlerin okuru, okunacak metinler yazmaya kalkıştığında pek çok gerekçe ve gereçle yola çıkar. Bacon’ın “okumak dolmaksa yazmak boşalmaktır” yargısı, okumayı yazmanın vazgeçilmezi bilmemizi önerir. Platon, arayıp bulmada köpekleri filozof sayar çünkü onlar buldukları kemiği değil, kırıp parçaladıkları kemiğin içindeki iliği yer. Edebiyat okurunun elindeki metinle ilişkisi de budur: özü yakalamak. Okuduğumuz, didaktik metin değil de kurmaca metin ise okurluk, Proust’un sözüyle “yazarın bilgeliğinin bittiği yerde bizimkinin başladığını çok iyi hissederiz” noktasına gelen özel kavrayış sorunudur. Cervantes’in, romanının önsözünde okurlarına seslenişi sebepsiz değildir. Alaycı yazar Rabelais, kitaplarının önsözünde okurlarını, Homeros’un Odysseia destanındaki uyarıya götürerek onlardan “Sirenlerin türküsüne bağlanır gibi” bağlanmamalarını ve kitabını “daha yüksek bir anlamla yorumlama” çabasıyla okumalarını ister. Çağdaş kuramcı Pierre Bourdieu, “Okumanın ne olduğunu, okumanın imkânının sosyal şartlarının ne olduğunu sormadan, herhangi bir şey okunabilir mi?” sorusuyla yazacak her bir okuru uyarır bence. Evet, yazabilmek için okumak panzehirdir.

Burada, Yazının Öyküsü yazarı Ewan Clayton’ın “Okumak, insanın bedenini bilinmeyen bir yazara kiralamasıdır, bu da esarettir.” uyarısını önemsememiz gerekir. Bir anlığına, kitaplarının arasında alevler içindeyken kahkahalar atan körleşmiş Kien tasavvur edelim şöyle bir.  Planton’un yazı için “kullanmayı öğrenenlerin ruhlarına hafıza tembelliği verir” uyarısına benzer biçimde, “kiralama” ve “esaret” sözleriyle de yazmak için okuduklarımızın belleğimizi kuşatmasıyla kendi düşünme yetimizi kaybetme tehlikesine vurgu yapılmaktadır ancak her iki uyarının da bir paradoks barındırdığını göz ardı etmeyelim. Schopenhauer, Proust, Sartre vb. pek çok düşünür/yazar, okuma çokluğunun yazmayı engelleyen olumsuz -işgalci- etkisinden yakınmaktadır.  Okumadığımız Kitaplar Hakkında Nasıl Konuşuruz? yazarı Pierre Bayard’ın, yazmak/düşünmek için okumamız gerekmediği, okumadan da yazabileceğimiz tezi yabana atılmamalıdır. Bayard’ın bu önerisine Tanpınar’dan bir anekdot ekleyeyim. Yaşının ilerlemiş zamanının bir günlüğünde, yeni çıkan pahalı bir kitabı alamadığından yakınmayla ‘okumasam ne olur yani benim bu eksikliğimi kim bilecek ki’ türünden bir itirafı vardır onun. Evet, okuduklarımız belleğimizi kuşatıyor, yaşamın gerçekleriyle aramıza sınır koyuyor, düşünmemizi engelliyor lakin kaçımız Tanpınar ya da Bayard benzeri kendimize yetebiliyoruz ki… Calvino’nun, ‘yazı’ bağlamında yeni kitabına ad olmuş “yazılmamış dünya” önerisi aklıma yatıyor doğrusu. Bu bahsi, Bilge Karasu’nun hangi kitabından edindiğimi şimdi anımsayamadığım şu ‘makul’ cümlesiyle kapatayım: “Okuduklarımızın gölgesinde değil, aralarındaki boşlukta yazılır metinler.”  

Rachel Cusk’ın Övgü’sü, Denis Diderot’nun Rahibe’si üzerinden “edebiyatın işlevi sorunu, kaçış umudu olarak yazı” temalarını gündeme getiriyorsunuz. Don Kişot, Suç ve Ceza, Sefiller gibi birçok kült romanın dışında dünya edebiyatında hak ettiği yeri bulmayan romanlar var mıdır? Eğer bir “edebiyat kanunu” varsa bu işlevini yerine getiriyor mu?

Edebiyatın bir kanunu var mıdır, bilemiyorum; buna karşılık edebiyatta kanon olduğu âlemin malumudur. Adına ‘kanun’ ya da ‘kanon’ diyelim her iki söz de sonuç olarak bir ölçüyü belirler. Toplumsal yaşamın başka alanlarında olduğunun benzeri, edebiyat dünyasının ölçüsünü de belirleyen bir ‘güç’ her zaman vardır. Edebiyat ortamının başat iki ögesi olan yazar ve eser, zamanlarının gücü ile yakın durmakla tanınma/yaşama olanaklarını çoğaltırlar. Sözünü ettiğim bu güç, her zaman politik anlamda bir devlet gücü olmayabilir. Duruma göre medya etkisi bir güçtür, okur ilgisi bir güçtür; tanıtır göklere çıkarır ve görmezlikten gelir unutturur. Edebiyatın tarihinde ‘hak ettiği yeri bulamamış roman’ sözü, iyi niyet barındırsa da tartışmaya açıktır. Rilke, “sanat yapıtlarının bütün öbür yapıtlardan ayrıldığı nokta, adeta geleceğin ürünleri, zamanları henüz gelmemiş ürünler olmalarıdır” yargısıyla bu ‘değeri anlaşılamamış’ olmanın gerekçesini açıklamış gibidir. Zamanlarında itibar görmemiş, yasaklanmış ne çok kitap vardır ki sonraki zamanlarda gün ışığına çıkmışlar ve başköşede yer edinmişlerdir. Bunun tam tersi durum da olabilir, el üstünde tutulurken büsbütün gözden düşenler de olur. Somut bir örnek verirsek okulların müfredat programları/ders kitapları, edebiyatta tanınırlık konusunda belirleyicidir. Lise edebiyat programı için ‘Cumhuriyet döneminden üç yazar’ seçilecek denildiğinde, kitabı hazırlayanlar kendilerince uygun kişileri seçecek, diğerlerini görmezden gelecek demektir. Orada metni okutulacak üç kişinin adı verildiğinde ise bu bir tür dayatmadır. Dikkat ediniz, önceki yıllarda iktidarlar değiştiğinde hemencecik ders kitapları değişir, ilk değiş(tiril)en de edebiyat ders kitabı olurdu. Dünyada ve bizde bu tür kitapların/yazarların adlarını versek liste yetmez. Dünyanın edebiyatı, Gargantua ve Pantagruel yazarı Rabelais hakkındaki “sadece Fransız edebiyatının değil ve edebi Fransız dilinin değil, tüm dünya edebiyatının kaderini etkilemiştir (belki en az Cervantes kadar)” yargısı için Bakhtin’i dört yüz yıl beklemiştir. Tanpınar, sağlığında kitap olarak yayımlanmış Huzur romanının bir ses getirmeyişinden yakınır.  Yazarın ömrü yetemeyebilir ya sabır işte…

İlk yedi kitabınızı konu edinen “Hasan Öztürk’ün Eleştirel Denemeciliği” adlı bir tez çalışması mevcut. Roman, eleştirel denemecilik, biraz daha genişletecek olursak edebiyat sosyolojisinin yolları nerede kesişiyor, yazdığınız metinlere bir türe dâhil ediyor musunuz?

Bu sorunun cevabına bir görüşmemdeki ‘edebiyat’ sözümle başlayayım: Sözcüklerle kurulan bir dünya olarak edebiyat, kurulu düzenlere alternatif, yaşanmaya değer dünyalar önermesiyle bir umut vadedebilir ancak kurulu düzeninin yıkılacağı korkusuyla bütün zamanlardaki egemen güçlerin sanat/edebiyat korkularını da göz ardı etmemek gerekir. Schopenhauer’ın, filozof Lichtenberg’den aktardığı, “Dünyada kitaplardan daha tuhaf satış metalarına rastlamak galiba imkânsızdır. Anlamayan kimseler tarafından basılır, anlamayan kimseler tarafından satılır, anlamayan kimseler tarafından okunulur, hatta tetkik ve tenkit edilir ve şimdilerde artık onları anlamayan kimseler tarafından kaleme alınmaktadırlar.” cümlelerinin dünyasında benim de onuncu kitabım yayımlandı. Başka ortamlarda söyledim, benim için ‘yazmak’ eylemi, varlığıma tanıklık etmektir. Sokrates, her ne kadar “yazılı sözün insan zihnini tembelleştirdiği” düşüncesiyle yazılı belge bırakmamış olsa da benim için yazı, yaşadığım dünyaya bir biçimde eklenmek ve böylece ‘ben buradayım’ demektir. Philippe Sollers güzel söylemiş: “Yazdıkça, daha çok görmeye başlıyorum.” Ben de öyle… Bende iz bırakmayanı yazmıyorum ve yazdığımın okuyanında iz bırakmasını bekliyorum. Bugünün sayfa savar okurunun istediklerini bile isteye yazmıyorum, böyle oluşumun bedelini de kabullenmişim demektir. Edebiyatı bir tür ‘bilme arayışı’ gördüğümden ben yazmadan önce bir eksiklik vardı ve dünyanın eksiğini ben yazarak tamamladığım için kendimi mutlu sayarım. Novalis’in, “Dünya, sayemde canlanmak gibi asli bir kabiliyete sahiptir.” sözüne bayılıyorum doğrusu.

Yazdıklarım çoklukla edebiyat odaklı ancak edebiyat dışı konuları da yazıyorum. Kurmaca metinlerin üzerinden edebiyat-özgürlük-otorite ilişkisini göstermek ve bir de ‘okuma’ ile ‘yazı’ edimlerini sorgulamayı da önemsiyorum. Edebiyatın kurmaca metinleri, yeni kitaplar ya da edebiyat dışı konulardan hangisi için yazarsam yazayım, ben son sözü söylemiş kişi değilim. Benim bildiklerimi/söylediklerimi öncekiler yazdığı gibi zamanımda olanlar ile benden sonrakiler de yazacaklardır. Yazanları birbirinden ayırt eden ölçü; onların bildikleri değil, dil işçiliğinde gösterdikleri ustalıktır. Akademik camianın kuru şablonik diline uzak durduğum gibi ortaçağ döneminin metin çoğaltan kâtiplerinin standart/sıradan dilleriyle yazan bugünün ‘tık’lanmışları da beni özendirmiyor, onlara yakın olmak çabam yok. Yazdıklarımdan haberdar şair ve dergi editörü bir dost, ‘gösterişe ve oyuna dönüşmemiş düzyazının üslup güzelliklerini gösterdin bize’ türünden sözler söyledi, mutlu oldum ben de. Yazılarımın ‘ne’ olduğuna gelince… Bugünün edebiyat ortamında yazılanı kategorize ederek adlandırmak, ayrıntıları yok edici, genelleştirici, belki biraz da tektipleştirici bir durum. Ben; öykü veya roman türünde kurmaca metinler ya da şiir yazmadığımdan konumum az çok belli demektir. Okurluk yolculuğumdan getirdiğim bir şeyleri edebiyatın iyi okuruyla yazı ile paylaşıyorum, o kadar. Yazdıklarımdan birine verilen adın deneme, eleştiri, inceleme türlerinden biri olup olmaması önemli değil benim için. Ben, yazdıklarımı biliyorum, onların ne olduğuna benden başkaları karar verir. Todorov da “Türlerin Kökeni” yazısında, “boş zaman etkinliği” benzetmesi yapar ki dikkate değerdir. Bu bakımdan, kitaplarımla ilgili tez çalışmasının “eleştirel denemecilik” adlandırmasını uygun görüyorum.

Hasan Hocam, teşekkür eder, iyi çalışmalar dilerim.

Yeni kitabımdan, edebiyatın okurlarını haberdar ettiniz, ne güzel. Ben de teşekkür ediyorum.