Melek Baydar: “Kırılganlık aynı zamanda bir dönüşüm ve direnç alanı.”

Burcu Dimili

Burcu Dimili, Nelumbo Studios’un “The Green Lotus” adlı projesinin ikinci edisyonunda yer alan sanatçılardan Melek Baydar ile “Merakın Kolonileri” sergisi üzerine konuştu.

“The Green Lotus”un erken dönem pratiğin kırılganlığına odaklanması, senin üretim sürecinle nasıl örtüşüyor? Bu kırılganlığı nasıl ele alıyorsun?

Kırılganlık benim üretimimde önemli bir yerde duruyor. Özellikle insanın iç dünyasında taşıdığı kaygılar, tekrar eden davranışlar, kırılma anları ve uyum sağlama çabasıyla ilgileniyorum. İşlerimde kırılganlığı gizlenmesi gereken bir zayıflık gibi değil, insan olmanın doğal bir parçası olarak ele alıyorum. Bazen bedende, bazen mekânda, bazen de figürlerin duruşunda ortaya çıkıyor. Benim için kırılganlık aynı zamanda bir dönüşüm ve direnç alanı.

Merakın Kolonileri sergin yeni açıldı. İlham noktalarını senden dinleyebilir miyiz?

Merakın Kolonileri’nin çıkış noktası, diploma sürecimde karşılaştığım “Nereden geldik, neyiz, nereye gidiyoruz?” sorusuydu. O dönem akademik bir çerçevede karşıma çıkan bu soru, zamanla kişisel ve toplumsal anlamda üzerine düşündüğüm aidiyet, dönüşüm ve hayatta kalma meseleleriyle birleşerek serginin omurgasını oluşturdu. İnsan bulunduğu yere nasıl uyum sağlar, kimliğini ne kadar korur ya da ne kadar değiştirir, bunları düşünüyordum. Mars’a göç eden bir koloni fikri de bu soruları açığa çıkarmak için ortaya çıktı. Aslında bugüne ve insana dair bir anlatı.

Sergide “alan”ın bir boşluk değil, bir koşul olarak ele alınması fikri, işlerinde nasıl bir karşılık buluyor?

Benim işlerimde alan sadece figürün durduğu arka plan değil. Alan, karakteri dönüştüren ve onu belirleyen bir şey. Bazen psikolojik bir alan, bazen politik, bazen de fiziksel bir çevre oluyor. Merakın Kolonileri’nde de Mars sadece bir mekân değil; orada yaşayan bedenleri, davranışları ve ilişkileri değiştiren bir koşul olarak var.

Üretiminin “etki ile icat arasında salındığı” bu süreçte, seni yönlendiren temel motivasyonlar neler?

Beni en çok gündelik hayatta gözlemlediğim şeyler yönlendiriyor. Çevremde yaşanan durumlar, insanlar arasındaki ilişkiler, toplumsal gerilimler ve kendi iç dünyamda deneyimlediğim duygular üretimimi besliyor. Kendimde fark ettiğim kaygılar, tekrarlar, kırılganlıklar ya da direnç halleri de işlerime doğrudan yansıyor.

Üretirken gerçek hayattan aldığım bu izleri, bazen başka bir kurguya ya da dünyaya taşıyorum. Yani çıkış noktam çoğu zaman çok tanıdık ve kişisel şeyler oluyor; ben onları dönüştürerek yeni bir anlatıya çeviriyorum. Beni motive eden şey de hem kendimi hem de yaşadığım zamanı anlamaya çalışma isteği.

Nelumbo Studios’un sunduğu kısıtsız çerçeve içinde, denemek istediğin ama başka bir ortamda cesaret edemeyeceğin bir yaklaşım oldu mu?

İlk başta denemek istediğim çok şey oldu, ama zamanla bazılarını eledim. En çok heyecanlandığım şeylerden biri triptik resmin tavandan belirli bir açıyla asılmasıydı. Çünkü resmin izleyiciyle ilişkisini değiştiriyordu. Bir diğeri de ses enstalasyonu eklemekti. Amacım mekânın sadece görülen değil, hissedilen bir yere dönüşmesiydi. Başka bir yerde daha çekingen davranabilirdim ama burada denemeye açık ve samimi bir alan yaratıldı.