“Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri” Üzerine Söyleşi

Melike Sönmezer

melikesonmezer@sanatkritik.com

12 Eylül askerî darbesi, 90’ların faili meçhulleri, 28 Şubat süreci… nesiller boyu siyasetten ve ideolojilerden uzak yetiştirilmeye çalışılan kuşaklar. İstanbul, Anadolu’dan gelen bir genç için çoğu zaman bir “çıkış” ya da “kurtuluş” bileti olmuştur.

Beyazıt Meydanı’nın hafızası, koşan adımların telaşı… Vedat Türkali’nin kült eseri Bir Gün Tek Başına ve Bekle Bizi İstanbul… Son zamanlarda izlediğim en etkileyici oyunlardan biri olan Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri ekibiyle, bu hüzünlü şehri ve yarım kalmış hikâyeleri konuşmak üzere bir araya geliyoruz.

Metnin doğum süreciyle başlayalım. Bu hikâye hangi koşullarda zihninize düştü? Kâğıt üzerindeki ilk hâliyle sahnedeki son hâli arasında metnin geçirdiği en temel dönüşüm ne oldu?

Sema Elcim: Bu hikâye sanırım benimle çok uzun zamandır yaşıyordu. Yani kâğıda dökülmek için bekliyordu. Oyun metinsel anlamda bir monolog doğal olarak. Ancak Nagihan Gürkan’ın seyirciyle açtığı koridor bu monoloğu bambaşka bir üsluba taşıdı. Bu açılım başta beni yazar olarak ürkütse de oluşan samimi ve dinamik yapı, seyirciyle buluştuğumuz ilk andan itibaren beni çok tatmin etti.

Vedat Türkali’nin Bekle Bizi İstanbul şiiri, oyunun hem dramatik yapısında hem de atmosferinde merkezi bir yerde duruyor. Bu metni sahneye taşırken Edip Akbayram’ın vakur sesiyle Onur Akın’ın lirik yorumu arasında nasıl bir denge kurdunuz? Bu müzikal hafıza, oyunun ritmini nasıl şekillendirdi?

Sema Elcim: Aslında oyunun rejisel anlamda bir multidisipliner yapısı var. Müzik, Kaan Temizkan’ın video art çalışması ve Başak Bugay’ın dekor olarak kullandığımız enstalasyonu, bütünsel bir yapı olarak düşünülebilir. Bekle Bizi İstanbul şiiri ise Vedat Türkali’nin Bir Gün Tek Başına adlı romanını başucu yapmış kişiler için ve elbette oyun karakterimiz için çok simgeseldir. Sevgili Onur Akın’dan ölümsüz bestesini oyunda kullanmak için izin aldığımızda, çok mutlu olduk. Sonrasında bu şarkıyı Ebru söylese nasıl olurdu diye düşündü Vehbi Can Uyaroğlu. Kendisi bizim üç oyunumuzun da müzik direktörüdür. Ve onun stüdyosunda, Vehbi’nin yönlendirmesiyle tamamen doğaçlama olarak ses uygulamamızı yapan arkadaşımız Serra Yıldırım seslendirdi şarkıyı. Bu yorum, oyunun finali için inanılmaz bir motivasyon yarattı bizde. Ses ve müzik, oyunun yapısında vazgeçilmez bir unsur oldu gerçekten en az video ve dekor kadar.

Sema Elcim (foto: tiyatrolar.com)

Ebru karakteri üzerinden 12 Eylül sonrasında yetişen kuşağın “çemberin dışından içine dâhil olma” çabasını izliyoruz. Bu perspektif, Türkiye’nin yakın tarihindeki kırılma noktalarını anlatırken, size ne tür anlatım imkânları sundu?

Sema Elcim: Ne kadar güzel bir tespit; “çemberin dışından içine dahil olma.” Tam da böyle aslında. 90’larda lise, üniversitede olan gençlerin anne ve babaları 68’lerde, dayı ve amcaları 78’lerde gençti. Ve maalesef her iki kuşağın da umutları, 12 Mart ve 12 Eylül’de geri dönülmez şekilde darbe aldı. Bu umutsuz iklimde kendilerinden sonra gelen kuşaklardan beklentileri de kalmamıştı belki bir noktada. Ama bu kırgınlığı ve adaletsizlik duygusunu, istemeden de olsa aktardılar çocuklarına. Zaten 90’lar da önceki on yılları aratmayacak şekilde kendi siyasi, sosyolojik ve kültürel iklimini oluşturuyordu bir yandan. Ben de o iklimde yetişen, bir yandan da geçmiş kuşakların umutsuz yükünü taşıyan gençlerden biriydim o dönem. Muhtemelen içinde yaşarken bu oyunu yazsam, seyrettiğimiz şey bambaşka olurdu. O yüzden bugünden oraya bakarak yazmak, kendi sağlamasını yapan bir anlatım fırsatı verdi bana. Yani, dönemin neyi doğurduğu gerçeği de okunuyor aslında oyunda.

Oyunda geçmiş ile bugün arasındaki geçişler oldukça akışkan. Zaman katmanlarını sahnede bu denli iç içe ve görünür kılarken nasıl bir anlatım dili benimsediniz?

Sema Elcim: Aslında, kendisini hep tekrarlayan bir sistem var sahnede. O yıllar ne fenaymış deyip geçemiyoruz ya da ne güzelmiş. Değişen öyle az şey var ki temelde. Bu gerçek, oyunun zaman katmanları konusunda izlek oldu bana.

Ebru’nun, dayısına rol model olması o kadar tanıdık ki. 68 kuşağının ardında bıraktığı rüzgârı bu defa onlardan sonraki kuşakta ve de 90’lar Türkiye’sinde anlatmak sizi zorladı mı?

Sema Elcim: Zorlamak diyemem ama biraz evvel değişen az şey var dedim ya, o az şey, çok çarpıcı bir gerçeği barındırıyor içinde. Mesela, baba karakteri okulda din hocasının antilaik uygulamalarına karşı çıkma hakkını sonuna kadar kullanıyor kendi yöntemleriyle. Belki demokrasi ve temel haklar, siyasi skandallar konusunda bir değişme yok ama içinde olduğumuz dönem, laik kesimin sindirilip içine kapandığı bir dönem açıkçası. Bu gerçeği 90’lardan bakıp görmek oldukça çarpıcı oldu.

Ebru, politik arayışının yanı sıra kendini de arıyor. Bu oldukça anlaşılır; zira yaşı itibarıyla bir kimlik arayışının eşiğinde. Kendisi gibi olamama hâli ve “öteki”yi arama çabası, babasıyla yaşadığı çatışmadan mı kaynaklanıyor? İnançsal, etnik ve siyasi kimlik bağlamında baba figürünün tam tersine âşık olması, bir baba-kız ilişkisi paradoksu olarak değerlendirilebilir mi?

Sema Elcim: Aslında o dönem ebeveynlerinin yaşadığı bir talihsizlik de var. Onlar da bir kıskacın içindeler. Neyi muhafaza edip neyi serbest bırakacakları konusunda kafaları çok karışık. Otorite ile baskıyı karıştırıyorlar ve ortaya baş edilmesi çok zor kimlikler çıkıyor. Ebeveynlerin kendi içlerindeki ilişkiler de eşitlikçi değil. Kent soylu bir profil oluşturamadıkları gibi 50’lerin 60’ların bu konudaki hevesini de taşımıyorlar. Her yönden tokatlanmış bir kuşağın temsilcileri onlar. Diğer yanda ise bu anne ve babalara rağmen kendini gerçekleştirme savaşı veren gençlerin zorlu mücadelesini düşünün. Baba karakteri bu anlamda çok simgesel aslında. Hatta anne karakteri de öyle. Biri gücü ve baskıyı temsil ediyor ama anne de pasif agresif konumundan hiç ayrılmıyor. Ebru’nun anneyi değiştirme çabası bundan, onda bir umut görüyor aslında. Aşk konusunu ise baba ile değil de dayı ile ilişkilendirebiliriz. Baba Ebru’nun ne kahramanı ne de anti kahramanı. Dayı figürü, o kadar büyük bir anlamı karşılıyor ki hayatında…

Kâğıt üzerindeki metin sahneye nasıl taşındı? Dekor, oyunculuk ve ışık tasarımı arasında nasıl bir uyum yakalandı?

Nagihan Gürkan: Bütün işimiz tam da bu; kâğıt üzerindeki bir metni başka bir dile uyarlamak: sahne dilini kurmak ve tüm unsurları bu dilde ortaklaştırmak. Öncelikle oyuncunun yönelimiyle başlıyor tabi bu dil, oyuncu seyirci ile hangi düzlemde karşılaşıyor ve nasıl bir iletişim kuruyor (bizim oyundaki gibi aktif açık bir iletişim olmasa da her zaman oradaki iletişime odaklanırım ben. Sonuçta oyun anında oyuncu ve seyirci baş başadır.)

Dolayısıyla metnin başına ekip olarak ilk oturduğumuzda; metni anlamaktan öteye gitmeye başladığımızda, birlikte bir dünya inşa etmeye de başlıyoruz. Metin o anlamda çok malzemeli, konuştukça, üzerine düşündükçe bize yeni yeni yollar açan bir metin. Benim bir ikinci sorum da şu oluyor, ben bu metnin neresindeyim? Bu benim için şu demek; neden bu metni sahneliyorum, bu soru her şeyden bağımsız Nagihan olarak kendime sorduğum bir soru. Anlattığım şeyde kendimi dışarıda bırakmamayı daha dürüst buluyorum. Hatta tam da kendimdeki o hikâyeyi buluyorum diyebilirim. Çağla’yla da bunu çalıştık aslında. Metinde Ebru’nun söylediği şu cümle benim metinle bağlandığım en güçlü yerlerden örneğin; “sesimi duyanlar, beni görenler var” bunu hem 17 yaşındaki halimle duyuyorum hem de bugün. Çağla’da da tam bu cümlelerin karşılıklarını bulduk.

Dekor tasarımı, ışık, videolar, müziklerimiz aslında hepsinde tam da bu ortaklaşma konuşmaları yapıldı.  Metinde iç içe geçen anlatıları ışık tasarımının geçişlerinde, videoların belirsizleştiği anlarda, dekorla kurulan mekanlarda hepsinde kurduk.

Nagihan Gürkan (foto: tiyatrolar.com)

Metni ilk okuduğunuzda ne hissettiniz?

Naz Çağla Irmak: Metni okumaya başlar başlamaz istemsizce oynamaya başladım. Bana kendi on yedi yaşımı hatırlattı, daha özgür ve daha cesur hissettiğim zamanlara götürdü önce, sonlarına geldikçe Ebru ile öyle özdeş oldum ki başına bir şey gelmesinden korkarken ve onu korumak isterken buldum kendimi. Ben metinde hemen kayboldum ve oyunun ilk okumasını bitirdiğimde bunu oynamak istediğime emindim.

Sizi sahnede tek kişilik bir performansla izliyoruz. Ebru karakterini inşa ederken, provaların ötesinde bu karakterin “sıkışmışlığını” ve arayışını içselleştirmek için nasıl bir hazırlık süreci geçirdiniz?

Naz Çağla Irmak: Oldukça yoğun bir prova dönemi geçirdik ama prova alanımız dışında da hep Ebru ile yatıp kalktım, dönemin ruhuna hâkim olabilmek adına birçok kitap okudum ve o zamanın programlarını izledim, dönüp bulabildiğim kaynaklardan o zamanki haberleri okudum, müzik listem bir anda değişti, 90’lara ışınlandım sanki. Bir de bundan on sene önceki enerjimi aradım en çok, o pervasız genç kıza yaklaşmak için.

Müzik, bu oyunda bir eşlikçiden ziyade adeta bir anlatıcı gibi işlev görüyor. Özellikle Bekle Bizi İstanbul’un melodisi yükseldiğinde sahnede fiziksel ve duygusal olarak nasıl bir değişim yaşıyorsunuz? Bu parça, Ebru’nun umudunu mu yoksa yorgunluğunu mu temsil ediyor?

Naz Çağla Irmak: Ebru bana kalırsa henüz yorulmamış ve yoğrulmamış bir genç kadın. Umudunun birazını bile yitirmemiş, oldukça heyecanlı ve bilgili, gelecek güzel günlere karşı inançlı. Gerçekten de dediğiniz gibi, oyunumuzda müzik sahnede benim oyuncu arkadaşım görevi görüyor ve Ebru’nun zihin yolculuğuna önderlik ediyor. Bu yaratılan dile, anlatma biçimine bayılıyorum, bu tınıları duyduğum her seferinde aynı heyecanı ve umudu ben de oyuncu kişisi olarak hissediyorum, bence bu çok değerli.

Seyirciyi bedensel ve duygusal olarak zorlayan işkence sahnesini çalışmak ve her oyunda yeniden temsil etmek sizin için nasıl bir deneyim?

Naz Çağla Irmak: İnanın çok etkileniyorum. Bedenim zorlandıkça Ebru ile hemhal olduğumu hissediyorum, o günlerde bunları yaşamış olan tüm gençleri sanki bedenimde yaşatıyormuşum gibi, tuhaf bir his. Onları yad ediyormuşum gibi ve o gün oyunumuzu izlemekte olan bütün seyircilerle hafızamızı tazeliyormuşuz gibi. Çünkü unutmayacağız, unutmamalıyız.

Ebru’nun arayışındaki temel motivasyonu “güven” ve “liman arayışı” olarak tanımlayabilir miyiz? Sizce onu hayatta tutan temel dürtü nedir?

Naz Çağla Irmak: Bence çok güzel söylediniz, diyebiliriz. Ama bir de şunları eklemek isterim; “aidiyet ihtiyacı” ve “umut”. Çünkü Ebru, bir bütüne ait olma ihtiyacı hisseden ve gelecek özgür günlere olan umudunu hiç kaybetmeyen bir karakter.

Dekor oldukça minimalist, ancak bir o kadar da işlevsel. Bir ağaç evin romantik atmosferi, bir küçük alandaki ayakkabı heykellerinin karakola, bir amfiye dönüşmesi sahne dilini oldukça güçlendiriyor. Bu “dönüşen mekân” fikri, oyunun felsefesine nasıl hizmet ediyor?

Naz Çağla Irmak: Başak Bugay’ın Nagihan hocamızla beraber tasarladığı dekorumuzun hayranı olduğumu belirterek başlamak isterim. Dönüşen mekânlarımız ile küçük bir kızdan yaralı bir kadına dönüşen Ebru’yu izliyoruz bu hikâyede. Dönüşen beden, müzik ile dönüşen duygular, dönüşen karakterler ve dünyası tersine dönen bir genç kadın.

Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri başlığı hem bir özlemi hem de bir sitemi barındırıyor. Sizce bugün İstanbul, Ebru gibi arayışta olan gençler için hâlâ bir “kurtuluş” bileti mi, yoksa yalnızca bir hayalet şehir mi?

Naz Çağla Irmak: Ben eskisi kadar olmasa da hala ümidini saklayanlardanım. Çok da önce değil benim on yedi yaşım, üstünden on bir sene geçti ama o on bir senede bile çok şey değişti. Yine de bugün yeni üniversiteyi kazanmış bir öğrenci olsaydım hala İstanbul’da kurtuluşu arayacağıma eminim. Sanırım kıymetli olan aramaya devam etmek…

Ülkemizin önemli oyuncularından biri olan Ayşenil Şamlıoğlu’nun süpervizörlüğünde sahnelenen bu oyunda, kendisiyle çalışmak nasıl bir deneyimdi? Prova sürecinde sahnelere yaptığı müdahaleler oldu mu?

Naz Çağla Irmak: Ayşenil Hoca kendi döneminin Ebru’larından biri, o yüzden onun anlattığı bir anekdot, kendi geçmişine dair bir hikâye bile bizi o ruha soktu ve gerçek olana yaklaşmamıza çok yardım etti. Onunla çalışmak bir hediye gibi, varlığı bizi çok güçlendirdi.

Günümüzdeki Ebruların kendilerinden çok şey bulacağı bu oyuna dair neler söylemek istersiniz?

Naz Çağla Irmak: Okumaktan, öğrenmekten ve aramaktan vazgeçmeyin, umudunuzu hiçbir zaman kaybetmeyin. Bizim umudumuzu diri tutanlardan biri içimizde sakladığımız gelecek güzel günlere duyduğumuz inanç. Bu oyun da bu inancın meyvesi.

Kıymetli vaktinizi bana ve Sanat Kritik okuyucularına ayırdığınız için teşekkür ederim.