Ali Bulunmaz
Bir edebî eserde dilin ve anlatımın sınırlarını ne kadar zorlayabilir, kurmacayı nerelere taşıyabilirsiniz? Başka bir deyişle var olan ya da daha evvel çekilmiş çizgilerin ötesine geçmek mümkün mü? Elbette. Vakti zamanında Kafka’nın, Borges’in, Beckett’in üslup bâbında yaptığı buydu tam olarak. Latin Amerika edebiyatında Onetti’nin, Rulfo’nun ve Márquez’in başardıklarını da ekleyebiliriz bu listeye. Huzursuz ve sarsıcı hikâyeler oluşturan bu yazarların yaptığı en önemli şeylerden biri, okurların zihninde bitmek tükenmek bilmeyen sorular uyandırmaktı. Adı Nobel Edebiyat Ödülü için geçen Can Xue de buna imza atıyor.
Herkesi ve her şeyi hikâye hâline getirebilen, herkesi ve her şeyi birer hikâye anlatıcısına dönüştürebilen Xue, Türkçeye Aslı Solakoğlu’nun Çince aslından çevirdiği Dikey Devinim başlıklı öykü kitabında, yaşamın içinden çekip çıkararak farklı anlamlara büründürdüğü olayları ve kişileri getiriyor karşımıza. Buradan baktığımızda, gerçekliğin orta yerinde gizlenen ve bazen önümüze düşüveren gariplikler de cabası. Zaman zaman gerçekliği eğip büken Xue, doğayla ilişkiye önem verdiği öykülerinde aklımıza sorular düşürüyor.
Bir Oyun Misali
Zamanı, mekânı ve akışı başka bir forma sokan Xue; geriye bakan karakterlerin düşünceleri ve hesaplaşmaları ile buluşturuyor bizi. Fakat bunu alışılageldik biçimde değil, yeni yollara girerek yapıyor. Mesela hatırlamayı yerin derinliklerine doğru gerçekleştirerek atalarıyla bağ kuran ve mevcut bağını güçlendirenlerin hâlipürmelalini getiriyor karşımıza. Bu hatırlama, aşağıdan yukarıya ve yukarıdan aşağıya doğru hayat bulurken söz konusu durumun anlatıcılığına soyunan hayvan, insanların dünyasına bakıyor ve Kara Toprak Krallığı’nda olup biteni dile getiriyor: “Biz hayvanların buluşmak için bir alanda toplanmadığımızı belirtmekte fayda var (yukarıdaki insanların yaptığı gibi). Kara Toprak Krallığı’nda hiç boşluk yoktur, her yer yoğun ve katıdır. Eğlence ya da toplantı için bir araya geldiğimizde, dünyanın parçaları hâlâ aramızdadır, bizi birbirimizden uzaklaştırır. Kara toprak, sesi iletmede o kadar iyidir ki bir fısıltının bile herkes tarafından duyulabileceğini söyleyebiliriz. Bazen de toprağı kazarken yanlışlıkla başkasının bedenine dokunabiliriz, böyle zamanlarda sadece birbirimizden iğreniriz. Ah, kendi ırkımızla fiziksel temastan hakikaten hiç hoşlanmayız. Yukardaki insanların üremek için cinsel ilişkiye girmeleri gerektiği söylenir, bizim cinsiyetsiz çoğalmamızdan ne kadar da farklı! Bu tür bir ilişki neye benziyordur acaba? Konuyla ilgili herhangi bir ayrıntı bilmeyiz. Bazen, bizden biriyle yakınlaştığımı düşündüğümde bile tiksintiyle çığlık atarım.”
Kitaba adını veren öykü “Dikey Devinim”, hem bir hatırlama hem de bir dönüşüm ve ayrışma hikâyesi; rüyaların, gerçeklerin ve fark edişlerin birbirine karıştığı, düz olmayan bir zamanı resmediyor burada Xue. Bunun merkezinde bellek yer alıyor. Gizlenenler, hatırlananlar, unutulanlar ve hayatın yazısız kuralları da…
Xue’nin öykülerini okurken sorularla boğuşan, kuşkuya düşen, hatırlamanın verdiği huzursuzlukla yaşayan, hem zihin oyunlarıyla hem de bilinciyle ve bilinçaltıyla mücadele etmek zorunda kalan karakterlerle yüzleşiyoruz. Hastane odasında şifa bulmaktan çok ortamda olup bitenlere kafa yoran Gu’nun hâli buna bir örnek. Gu’nun zihnini kaplayan sorulardan en önemlisi, koğuş arkadaşlarından birinin intiharından sonra daha da önem kazanıyor: “Ölümcül hastalık süreci insan vücudunun en canlı olduğu zaman mıdır?” Ölüm sessizliğine bürünen koğuşta, hastalığın kuşatıcılığını en şiddetli şekilde hisseden Gu, büyük bir disiplinin hâkim olduğu hastane için “muhteşem” derken kendini bir “generale” benzetiyor: “Koridorlarla birbirine bağlı beyaz binaların içinde dolaştırılan sessiz bir hastaydı. Aslında yavaş yavaş yürüyebilirdi ama doktorlar onu tekerlekli sandalyeden kaldırmıyorlardı. İri yarı bir hastabakıcı tarafından tekerlekli sandalyeyle tedaviye götürüldüğü bir gün, kalkmaması için engellendiğini düşünmüştü Gu. Önceleri her şeyden şüpheleniyordu, sonra alıştı ve hatta anlamaya başladı. Tekerlekli sandalyeye her oturtulduğunda cesetlerle dolu savaş alanında sakince dolaşan bir general olarak hayal ediyordu kendini.”
Xue, anlama ve anlamlandırma edimini (ya da problemini), Gu’nun hikâyesi üzerinden okura sunarken ölüm ile yaşam arasındaki geçişkenliği ya da arafı hatırlatıyor. Dahası Gu, çevresindeki insanların kediye dönüştüğünü görerek anlamdışı bir dünyaya adım atıyor ve her şey ona bir anda oyun gibi gelmeye başlıyor. Bu, bir bakıma zamandan ve mekândan kopuşa denk geliyor. Bilinçli olma ile bilinç dışına çıkma arasında bir durum bu.

“Zaman geçiyordu, ben hâlâ aynı yerdeydim…”
Xue’nin bir yanıyla gerçekçi, diğer yanıyla fantastik olan metinleri hayli zorlayıcı. Düz bir çizgide ilerlemeyen hikâyelerdeki dönüşler ve başkalaşımlar, okurun zihnini oradan oraya sürüklüyor. Yazarın açtığı kapılar merak uyandırırken, tıpkı karakterler gibi okurda da gerilim yaratıyor.
Xue’nin bu gerilimi bir başka boyuta taşıdığı “Âşıkların El Kitabı”nda bir kedinin insanlara bakışına rastlıyoruz. Kedi, sorguladığı “sahip” kelimesinin, sadece “boyun eğme” ve “itaat” anlamına değil, bir manipülasyona ve karşı koymaya denk geldiğini fark ediyor. Bu kavrayış da insan merkezli dünyanın ve yaşamın eleştirisine evriliyor. Kedinin yaptığı şey, “sahibinin” tekdüze yaşamından ve kendisine davranışlarından hareketle insan-hayvan iletişimine dair hayatî gözlemler sıralamak. Bu gözlemlerinin ve eleştirilerinin ardından, “ne olursa olsun onu anlayamazdım, o bir insandı” diyerek iki dünya arasındaki ayrımı hatırlatıyor.
Xue’nin öykülerinde karşımıza çıkan bir başka durum, zamanın insan ve mekânlar üzerindeki önlenemez etkisi. Mekânların dönüşümü gibi insanların sesinin, yüzünün ve fiziğinin değişimini kabul etmekte zorlanan kişiye rağmen bunun yaşamın bir hakikati olduğunu hatırlatıyor bize yazar. Bu dönüşümlere yağmurlar, hayvanlar, toprak ve yine insanlar eşlik ediyor. Söz konusu akışta Xue’nin hikâyelerinde asla eksik olmayan ve onları belirleyen şey ise tedirginlik. Bazen sessizlikler bazen de karanlıktaki gürültüler, bu tedirginliğin tamamlayıcısı ve hatta onu büyüten bir etken hâline geliyor. Ardından yine sorular beliriyor ufukta: “Zaman geçiyordu, ben hâlâ aynı yerdeydim. Ama nasıl aynı yerde kalabiliyordum ki?”
Xue’nin karakterleri aracılığıyla yönelttiği sorular, öykülerde oluşturduğu huzursuz ortamın önemli bir yansıması. Bu huzursuzluğa, sumen altı edilmiş duyguların ve düşüncelerin mekânı olan gül bahçesi de silinen bellekler de dâhil. Zaman ve mekân arasındaki çatışma da umutların yıkılışı ve tedirgin edici karşılaşmalar da…
Öykülerinde, insan-doğa-zaman-mekân ilişkisinin eğilip bükülüşüne rastladığımız Xue; sıradanlık içinde fark etmediğimiz ve bazen de görmezden geldiğimiz ayrıntılar yardımıyla kişinin dünyadaki konumunu ve düştüğü boşluğu, hayatta kendini konulandırmakta zorlanışını anlatıyor. Böyle baktığımızda Dikey Devinim’deki her hikâye, yazarın “olağan”a yaptığı bir atıf gibi görünse de olağan dışının anlatımına dönüşüyor bir yanıyla.
Xue’nin Dikey Devinim’de karşımıza çıkardığı şey; iyinin, doğrunun ve güzelin tezahürleri yerine bunun karşıtları. Bu manada öyküler yaşamın tam orta yerine denk geliyor ama yazar, kurguyu tam o anda devreye sokarak kimi zaman fantastik öğelerle kimi zaman da insan-doğa ve insan-hayvan konuşmalarıyla hikâyeyi başka yollara sürüklüyor. Bu da Xue’nin klasik formdan ve anlatımlardan ayrılmasını sağlıyor. Başka bir deyişle yazar, akıntının tersine kürek çekerek oluşturuyor edebî söylemini.
Dikey Devinim, Can Xue, Çeviren: Aslı Solakoğlu, Everest Yayınları, 160 s.

