Tarihin Dışında Kalanlar: Olga Tokarczuk’un Edebiyatında Sınır, Kimlik, Zaman

Elif Nur Aybaş

Olga Tokarczuk’un Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandıktan sonra yaptığı konuşmayı okuduğumda, onun bütün yazınsal etkinliğinin kendi bütünlüğü içindeki büyük, uzun vadeli bir proje, mesela kapsamlı bir bitirme tezi olduğunu düşündüm. Dahası, bu soruşturmanın ana aksi daha ilk pasajda son derece berrak ve kesin bir şekilde ortaya konuyordu. Ders, Tokarczuk’un hafızasında yer etmiş, annesine dair bir görüntü ile açılır. Kendi doğumundan önceki bir ana ait olan fotoğrafta yazarın annesi, evlerinin demirbaşı olan radyonun hemen yanında, üzgün bir ifadeyle oturmaktadır. Bu radyo çocuk Olga için cızırtılar arasından Varşova’ya, Londra’ya, Paris’e, Lüksemburg’a, kısacası kozmosa açılan, büyüleyici bir kapıdır. Çocuk Olga, bir gün annesine fotoğrafta neden üzgün olduğunu sorduğunda, annesi Henüz doğmamış kızını özlediği yanıtını verir. Özlemin ancak kaybedilen kişilere ilişkin bir duygu olduğu fikriyle Olga, henüz doğmadan annesinin nasıl onu özleyebileceğini sorar defalarca. Annesi ise, pekala aksinin de mümkün olabileceği, onun durumunda özlemin, kişinin orada olduğu anlamına geldiği şeklinde yanıtlar sorusunu[1].

İşte Tokarczuk’u “dünyanın en duyarlı anlatıcısı yapan” tam da ötekine, evrene, orada olan her şeye duyduğu benzer bir özlemdir. Dahası, dış dünyayla kurduğumuz ilişki, şüphesiz evrensellik tahayyülümüzün bir uzantısıdır ve aynı şekilde onu etkiler. Dersin devamında Tokarczuk, bütün bunların benlik algısından günümüz toplumsal kurgusuna dek uzanan geniş bir bağlamdaki teorik, etik ve politik veçhelerini göstermeye çalışır. “Hayatı boyunca farkında olmadan birbirine bağlanan sistemlerin, beklenmedik tesadüflerin, kaderin kesişim noktalarının ve bunların bir araya gelerek açığa çıkardığı anlamın peşinde koşması” da gerçekte evrensele ilişkin, etik politik uzantıları olan bir arayıştır. Hikâye de, “geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki zaman ilişkisini kurmasıyla, bilgi yığını içinde bir anlatı yaratmayı başarmasıyla, neden-sonuç ilişkilerini düzenlemesiyle” tekil olaydan evrensel anlama açılan bir kapıdır ona göre.

Eğer bu ders bir şekilde dile gelmemiş olsaydı, Tokarczuk edebiyatının ötekine, ötekileştirilmeye, yabancılaşmaya, yersizliğe, ayrıksıya adanmış, biraz melankolik ve biraz da gotik bir bakış olduğunu söylerdim. Ancak görünen o ki pekala aksi de mümkündür: ötekine, ayrıksıya ilişkin her sözcük, öteki veya ayrıksı olmayış haline de işaret eder. Onun yazını, evrenselle tikel, norm ile norm dışı, ben ve öteki, iç ile dış arasındaki, psikolojik, felsefi, politik bir çok veçhesi bulunan dinamikte salınır. Ancak konunun hangi veçhesiyle ilgileniyor olursak olalım, ömür boyu süren bir projeye evrilen, onu bir çalışma masasına oturup sayfalarca, hatta ciltlerce yazmaya iten, görünen o ki bir merakın ötesine geçip bir tutkuya dönüşen bu arayışın kaynağını keşfetmek, bu kaynaktan doğan suyun dallanıp budaklanan, yükselip alçalan yolunun haritasını çıkarmak onu tanımak için en uygun başlangıçtır.

Tokarczuk, birçok röportajında “sınır” kavramının onun için her zaman çok ilgi çekici olduğunu ifade eder. Bir yanıyla öz yaşam hikayesiyle de ilintilidir bu: Çocukluğu Alman sınırına çok yakın olan Sulechów kasabasında, yetişkinlik hayatının büyük bölümü de Çekya sınırına yakın olan Wroclaw kentinde geçmiştir. Birçok romanına ve öyküsüne de sınır bölgeleri mekan olur. Kadimzamanlar ve Diğer Vakitler’in geçtiği Kadimzamanlar köyü kurgusal bir bölge olsa da, hem yazarın beyanları hem de roman boyunca karşımıza çıkan coğrafi ipuçları, onun Güneybatı Polonya’daki Silezya bölgesinde, Nowa Ruda kasabasına yakın bir sınır hattı üzerinde olduğunu ima eder. Gündüzün Evi, Gecenin Evi de aynı coğrafyada geçmektedir, bu kez savaş sonrasındaki nüfus hareketliliklerine ilişkin referanslar doğrudandır. Aynı şekilde, Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde de Çekya sınırındaki bir dağ köyünde yer almaktadır ve roman, bu sınırın bir gece vakti gizlice aşılmasıyla sona erer.

Sınır mefhumunun yazarın yazınsal evrenindeki imaları çeşitli, karmaşık, hatta zaman zaman çelişkilidir. Roman kahramanlarının sınırla kurdukları ilişkiye dair en doğrudan anlatılardan birini, Kadimzamanlar ve Diğer Vakitler’de, kendine özgü bir dostluğun tarafları Ruta ile İzydor’un ormanın derinliklerine, köyün sınırına yaptıkları yolculukta buluruz. Ruta, büyük bir heyecanla arkadaşını annesinden öğrendiği sınır hattına getirir ancak İzydor ilk bakışta ağaçlardan başka bir şey göremez. Yine de zamanla Ruta’nın heyecanı ona da geçer, sınıra doğru yürür ve kolllarını onun ötesine uzatır. İşte tam da o noktada kolları görünmez olur, İzydor ikiye bölündüğünü, artık iki ayrı İzydor olduğunu anlar. Bir süre sonra geri çekildiğinde görünmez olan uzuvları yeniden görünür olur ve iki İzydor tekrar bir araya gelir. Yazar burada çocukluğun düşsel maharetlerinden de faydalanarak mistik ve katı bir sınır mefhumu koyar ortaya.

Gündüzün Evi, Gecenin Evi‘nde ise bu kez belli bir alaycılıkla ele alınan bir sınır tahayyülü ile karşı karşıyayızdır. Yaşlı bir Polonyalı olan Peter Dieter, yıllar sonra eşiyle beraber çocukluğunun geçtiği topraklara gelir ancak yaşlı kalbi dağlara yaptığı uzun yürüyüşlere dayanamaz. Yaşamı Çekya ve Polonya sınırındaki bir ağacın gövdesine yaslanmış şekilde sona erer. Akşamleyin sınır polisi yaşlı adamın na’şını bulduğunda, bu işin bitmekte olan mesai süresinin en azından birkaç saat uzaması anlamına geldiğini düşünür, sıcak evlerinin özlemiyle ağacı yaşlı bedeni yavaşça sınırın öteki yanına, Çek topraklarına kaydırır. Bu sahne, ertesi gün sınırın öte yanında da tekrarlanır ve karşılıklı sürer gider.

Bütün bu çağrışımları ve savaşlara konu olmasının yanında Aslında sınır son derece güvenilmezdir. Her an yer değiştirebilir, birtakım belirsiz nedenlere bağlı olarak açılıp kapatılabilir. Tüm o asık suratlı sınır politikalarına, sınır polislerinin ağır silahlarına karşılık hayvanlar, ağaçlar, hülasa doğa ve iklim sınırdan bihaberdir. Dolayısıyla sınır, genel işleyişi bakımından olduğu kadar bu bölgelerde yaşayan nüfusun hayatlarına etkileri bakımından da tekinsiz, kestirilemez ve oynaktır.

Olga Tokarczuk için sınırın imlediği bu çelişkili ve karmaşık unsurlar, ne uzun düşünümsel süreçler sonunda ulaşılmış teorik vargılar ne de kendi metodu ve perspektifi olan bir saha araştırmasının bulgularıdır. Bunlar, kendisinin ve köklerinin sınır bölgelerinde geçen hayatları süresince kalplerinin en derininde duyarak deneyimledikleri, kendi içinde bütünlüklü bir tecrübedir. Yazar, kendisini, ailesini her didiklediğinde, evinin dışında akan hayata her baktığında onunla karşılaşır. Böylece, sınır bölgesi mefhumu genişleyerek mekansal bir ifade olmanın ötesine geçer ve imlediği farklı momentlerin buluştuğu toplumsal bir fenomene dönüşür.

Geçtiğimiz yüzyılda, sınır kavramının hem bireysel aidiyet hem de toplumsal inşa açısından en somut ve belirleyici tezahürü kimlik oldu. Dünya savaşlarının, dağılan imparatorlukların ve kurulan ulus devletlerin asrında, dünya halkları büyük sınır değişimleri ve buna bağlı olarak da kitlesel göçler tecrübe etti ve ulusal kimliğin inşasını hedefleyen nüfus politikaları, ulusal siyasetin ulusötesi kurucu unsuruna dönüştü. Polonya, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra en kapsamlı sınır değişiminin yaşandığı Avrupa ülkesiydi. 1945’te yapılan Potsdam Konferansı’nda, yaklaşık bir buçuk milyon Polonyalının yerleşik bulunduğu, bugün Ukrayna, Litvanya, Belarus’un egemenliğinde olan doğu bölgelerini Sovyetler Birliği’ne bırakırken batı sınırlarını ise Silesya, Danzig, Doğu Prusya gibi bölgeleri alarak genişletti. Böylece ülke bir bütün olarak batıya kaymış oldu. İzleyen yıllarda ülke, batı bölgelerindeki Almanların sınır ötesi göçlerine ve kaybedilen doğu bölgelerindeki Polonyalı nüfusun bu topraklara dalgalar halinde yerleşmesine şahit oldu. Gönüllü veya zora bağlı olarak üç ile yedi milyon Alman ve beş milyon civarında Polonyalının bu dönemde yer değiştirdiği tahmin ediliyor. Bütün bu hareketliliklerin sonunda Polonya’nın demografik yapısı köklü şekilde değişmiş, savaş öncesinde ülkenin önemli bir unsuru olan etnik azınlıklar büyük oranda elimine edilmiş ve ülke nüfusu homojen bir görünüm kazanmıştır.

Olga Tokarczuk’un ailesi de bu kitlesel göçler sırasında Galiçya bölgesinden ayrılarak Aşağı Silezya’ya yerleşmiştir. Galiçya’nın nüfus yapısına da uygun olarak aile kökleri etnik bakımdan kozmopolittir, büyükannelerinden biri Ukraynalıyken büyükbabasının ise Polonyalı olduğu bilinir. Sonuç olarak sınır mefhumu, yazar için kuşaktan kuşağa aktarılan, hem mekansal hem demokrafik bir tecrübedir. Buna paralel olarak, Tokarczuk yazınında, temel bir karşıtlığı imleyen bir unsur olarak ortaya çıkar.

Tokarczuk’un öz yaşam öyküsüne ilişkin en doğrudan unsurları, yazarın külliyatı içinde gerçeküstü anlatım ögelerine neredeyse hiç başvurmamasıyla dikkat çeken Son Hikayeler başlıklı öykü kitabında buluruz. Kitap biçimsel olarak üç ayrı öyküden oluşur ancak karakterlerin aynı ailenin üç kuşak kadınları olmaları ve baştan sona ağırlığını hissettiren ortak aile teması çevresinde kurulmaları bakımlarından öyküler birbiriyle doğrudan ilintilidir. Anlatı, bir kış günü ailesinin eski dağ evini ziyaret etmek isteyen orta yaşlı bir kadının yolda geçirdiği trafik kazası ile açılır. Daha sonra isminin Aida olduğunu öğreneceğimiz kahramanımız, birkaç gün civardaki yaşlı bir çiftin yanında konaklamak zorunda kalır. Bu birkaç gün boyunca yavaş yavaş Aida’nın korku, melankoli ve mutsuz ebeveynlerle kuşatılmış dünyasıyla tanışırrız. Sonrasında anlatı, Aida’nın annesine, Parka’ya döner. Küçük bir Slav köyünde teyzesiyle yaşayan genç ve güzel Paraskeva, evlilik dışı gebe kalmasının ardından köyün öğretmeni Polonyalı Petro ile evlenmek zorunda kalır. Parka evliliğinden yana mutlu değildir çünkü Petro ondan büsbütün farklıdır, birbirlerine uygun değillerdir. Petro Katoliktir, kendisi Ortodoks. Petro düzenli ve rasyoneldir, kendisi hiçbir tarihi aklında tutamaz. Çift, Rusların bölgeye hakim olmasından sonra trenlerle ülkenin batısına göç eder. Parka bu yeni kasabayı da sevmez, kendi köyünde her şey daha küçüktür, burası ise uyumsuz ve başa çıkılamaz görünür ona.

Parka’nın dünyasına uyuşamaz gibi duran ikilikler hakimdir. Bu durumun Gündüzün Evi Gecenin Evi isimlendirmesini ve anlatıcının bu romanda Marta’ya ettiği sözleri hatırlatması tesadüf müdür? Parka’ya geri dönersek, o nereye baksa benzerliklerden ziyade farklar görür. Aidiyet hissi bir türlü elde edilemeyen bir duygudur onun için. Yaşlı kadının iç yaşamına hakim olan bu hal, eşi Petro’nun sınıra ilişkin aşağıdaki sözlerine bir reaksiyon gibidir:

“Bir gecede,” diyor, “Sınır yerinden oynadı ve bambaşka bir yere kondu. Anlaşıldı ki biz olmamız gereken yerde değilmişiz. İnsan sınırsız yaşayamadığından biz de onu aramak için yola düzüldük. İnsanlar sınırlara hava gibi gereksinirler. Sınırsız kaldık mı nasıl yaşayacağımızı bilemeyiz. Kim olduğumuzu ve ne yapmamız gerektiğini de. Sınırlar bize aşamayacağımız şeylerin var olduğunu göstermek için vardır.”[2]

Parka tam bu sınırlardan dolayı bir türlü huzura eremez. Evlilikdışı arzuya karşı toplumun koyduğu sınırlar onu istemediği bir adama mahkum kılmıştır. Onlarla hiç ilgisi olmayan siyasi sınırlar birden onu doğup büyüdüğü, alışıp sevdiği topraklardan koparır. Ona dair olan her şeye, onun iradesinin ötesindeki güçler tarafından sınırlar yoluyla ket vurulmuştur. Sınırlar dünyayı ikiye böler ve bunların uzlaşması mümkün görünmez. Bu uzlaşmazlık öyle keskindir ki burada herhangi bir nüansa yer yok gibidir.

Bana kalırsa Olga Tokarczuk’un büyük yazınsal projesinin başlangıcı, öykü bakımından değil ama duygu bakımından Parka’nın hikayesindedir. Parka, gerçekleşmeyen arzudan, duygusal açlıktan dolayı hırçın ve melankoliktir. Dikkat edilirse bu duygunun radyo başında oturan annenin hüzünlü görüntüsünü hatırlattığı, dahası, yazarın sesine hakim olan o koyu kasvetle akraba olduğu kolayca fark edilir. Nitekim Tokarczuk’un yazınını baştan başa kateden tema, sınır aşımının, temasların, geçişlerin, nüansların, bütünün arayışıdır. Başka deyişle onun yazını, türlü ayrımlara yönelik bir bozma, yanlışlama, red ve itiraz faliyetidir. Kalıplara sığdırılamayan, uyumsuz karakterler, arada kalmışlar, karşı gelenler onun kahramanlarıdır. Atmosfer yaratırken gerçek ile gerçeküstü arasındaki sınırın mulaklaşması da bu anlamda kaydadeğerdir.

Tokarczuk’un ona belli bir ün getiren ve doksanların ortasında art arda yayınladığı iki hacimli romanı Kadimzamanlar ve Diğer Vakitler ile Gündüzün Evi Gecenin Evi, temel olarak zaman ve mekan üzerinde çalışır ve bu anlamda parçalanmış gibi görünen dış dünyaya ilişkin bir evrensellik arayışının ürünleridir. Her iki roman da Batı Polonya’daki bir kasabayı mesken edinir. Kadimzamanlar ve Diğer Vakitler, Kadimzamanlar kasabasının geniş bir toplumsal arkaplandan gelen sakinlerinin yaşam öykülerini, 1914 ile 1980 yılları arasına yayılan bir zaman dilimi içinde, kuşakları izleyerek, kasabanın tarihiyle ilişkilerini kurarak  anlatır. Gündüzün Evi Gecenin Evi ise asıl olarak kırsala göçen orta yaşlı bir kadını izler. Roman, ana karakter ile onun dar çevresini konu ediniyor gibi görünse de kahramanın okuduğu, duyduğu, öğrendiği birbiriyle ilgisiz hikayeler, söylenceler, rüyalar, tarihi figürler romanın ana gövdesini oluşturur. Bu anlatılar çok daha geniş bir zamana yayılır ve ortak noktaları anlatıcının yerleşik bulunduğu kasaba ile mekansal olarak ilintili olmalarıdır. Her iki roman da biçimsel olarak son derece parçalıdır, her ikisine de mistik bir atmosfer hakimdir. Her iki romanı da zaman ve mekan bir arada tutuyor gibi görünmektedir.

Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde ve Empusyon ise yazarın güncel politik tartışmaları izleyen iki romanıdır. İlk metin, tenha bir sınır köyünde yaşamakta olan yaşlı bir kadının etrafında gelişir ve ormanlık bölgedeki avcılıkla bir dizi cinayeti konu edinir. Bir polisiye gibi ilerleyen roman, hayvan hakları, çevre etiği gibi sorunlarla uğraşır. Empusyon ise hastaların tüberküloz tedavisi için yerleştikleri, Doğu Almanya’daki bir kasabayı mekan edinir ve öykü Birinci Dünya Savaşı arifesinde, 1913 yılındaki bir dizi ölüm çevresinde gelişir. Yine doğaüstü unsurların hakim olduğu bu roman neredeyse tümüyle erkekler ağzından yazılmıştır, bu erkekler uzun uzun, varlıkları çok uzakta gibi görünen kadınlar hakkında konuşup dururlar kitap boyunca. Yazara Nobel getiren Yakup’un Kitapları ise 18. yüzyılda ortaya çıkan ve karizmatik bir figür olan Yakup ile müritlerinin, geniş bir coğrafyaya yayılan hikayesini konu edinir. Jacob Frank gerçekten de yaşamış, , geleneksel Yahudilik’e karşı çıkan ve müritleriyle birlikte 18. yüzyılın ortalarında topluca Katolikliğe geçen bir dini liderdir. Bu üç roman, türler, cinsiyetler, dinler arasındaki sınırları aidiyet, etik ve arzu gibi bakımlardan irdeleyen anlatılardır.

Bütün bunlar göz önüne alındığında, Tokarczuk yazınındaki devamlılık, onun külliyatını bir araya getiren büyük proje son derece açık görünüyor. O, dış dünyayı parçalanmış, böllünmüş duymaktan hüzün duydu ve daima bu parçaları bir araya getirme ya da onları bağlayan ilişkileri gösterme arzusuyla yazdı. Nobel konuşmasında onun bu dürtüsünün ve çabasının gayet bilincinde olduğunu da görürüz: Modern akıl ile toplumun kategorilendirme sisteminin karşısında bildiğimiz formuyla mitler ve masallar yetersiz kalmaktadır. Bugünün kapitalist sanayi toplumunda, şeyler arasındaki sonsuz ilişkileri ve bunların düzeylerini göstermek için roman gibi formlara gereksinim vardır. Yine de son bir adım daha atmak ve bu parçalanmışlıkta yazarı rahatsız eden şeyin ne olduğunu sormak gerekiyor.

Bu soruyu yanıtlamak için, uzun zaman önce okuduğum, “Dostoyevski Sibirya’da Hegel’i Okur ve Göz Yaşlarına Boğulur” başlıklı, László F. Földényi imzalı bir denemeye dönmek istiyorum[3]. Bilindiği gibi Dostoyevski 1854 yılında, dört yıllık kürek cezasının ardından er olarak Sibirya’daki, bir köyden biraz daha büyük olan, çoğu Kırgız beş bin kişilik bir nüfusu bulunan Semey şehrine yerleştirilmişti. Son derece geri kalmış bu kent, onu çevreleyen kum çölü tarafından ülkenin geri kalanından koparılmıştı. Dostoyevski, burada kentin savcısı Aleksandr Yegoroviç Wrangel ile dostluk ediyordu. Wrangel anılarında geleceğin büyük yazarı ile Hegel çalıştıklarını yazar ancak özel olarak herhangi bir kitabının ismini anmaz. Földényi ise bu boşluktan yararlanarak kendi etkileyici varsayımını yapar: iki dost Hegel’in tarih felsefesi üzerine derslerini çalışmış olabilirler çünkü bu kitapta Hegel Sibirya’dan bahseder. Bu kısa anıştırma, Sibirya’nın neden Hegel’i ilgilendirmediği, kuzey bölgesinin tarihin dışında kaldığı üzerinedir. Földényi, mum ışığında bu sözleri okuyan Dostoyevski’nin şaşkınlığını gözümüzün önüne getirmemizi ister. İşte o anda Dostoyevski, Avrupa’da kimsenin, onu önce idamın eşiğine sonra sürgüne götüren fikirler için ödediği bedeli önemsemediği gerçeğiyle yüz yüze gelmiştir. Dostoyevski, Sibirya’ya sürülmekle, tarihin, hukukun ve evrensel olanın dışına sürülmüştü.

Tokarczuk’a geri Dönelim. Yazar, Nobel’i kazandıktan sonra yaptığı bir röportajda,  en çok etkilendiği yazar sorusuna verdiği yanıtın bir bölümünde şüphesiz yazma, anlatma ve dili kullanma bakımlarından Orta Avrupa Edebiyatı geleneğine dahil olduğunu söyler[4]. Nitekim Empusyon, açıkça Thomas Mann’ın Büyülü Dağ‘ı ile etkileşir. Tam burada şunu sorabiliriz: Yazar, bir Polonyalı olarak bu geleneğe hangi biçimde dahildir? Söz konusu ekolün tarihi içinde yazarın dilinin, masallarının, mitlerinin, coğrafyasının yeri nedir? Burada Polonya tarihi, dili ve toplumu üzerine uzun bir izahatın imkanı yok ancak Ülkenin Viyana Konferansı’ndan sonra parçalanarak bölgenin büyük güçleri Rusya, Prusya ve Avusturya’nın etkisi altına girdiğini, bu dönemin Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna dek sürdüğünü hatırlayalım. Bu dönemde, Prusya egemenliğindeki Posnan bölgesinin nüfusunun büyük bölümü Polonyalılardan oluşuyordu ancak yerel yönetimdeki etkisi çok kısıtlıydı. Yine bu bölge eğitim ve kültür bakımından büyük bir Almanlaştırılmaya maruz kaldı. Ayrıca yüzyılın sonunda otuz bine yakın Polonyalı sınır dışına sürüldü.

Hegel’in tarih felsefesinde Polonya özel olarak anılmaz ancak onun felsefesinde ulus devletin oynadığı merkezi rol düşünüldüğünde Polonya’nın statüsünün de son derece karmaşık olduğu varsayılabilir. Tokarczuk’un kökleri, Dostoyevski gibi tümüyle tarihin dışına sürülmedi ancak daima tarihin sınırında, içerme ve dışlama mekanizmasının gölgesinde, bir tür muğlaklık ve tekinsizlikle  yaşadı. Bu durum, bir yandan Polonya halkının gündelik yaşamları içinde doğrudan tecrübe ettiği, kolektif hafızasına kaydolan bir tecrübeydi elbette.  Öte yandan Lehçe’ye, Leh kültürüne ilişkin her şey için de bu durum geçerliydi. Tokarczuk’un ailesi de ülkenin doğusundan batısına yaptıkları yolculukta, yerleştikleri bu yeni kentte şehri terk eden Almanların izleriyle karşılaştıklarında, mutfakta çevresine oturdukları radyodan gelen farklı dilleri duyarken hep bu hafıza ve kültürel kodlar da iş başındaydı. Tokarczuk, Orta Avrupa Edebiyat geleneğine, işte sırtındaki bu yükler ile bağlıydı. Romanlarında büyük bir yer tutan sınır mefhumunun onun zihinsel dünyasındaki iz düşümü, bu yük ile iç içe geçmişti. Bu meseleyle o denli doluydu ki onlarca yıl boyunca çok hacimli bir külliyat oluşturdu ve sonuçta adını Avrupa merkezli uluslararası ödüllere altın harflerle yazdırmayı başardı.


[1] https://www.nobelprize.org/prizes/literature/2018/tokarczuk/lecture/

[2] Olga Tokarczuk, Son Hikayeler, çev. Neşe Talu-Yüce, 1. baskı (İstanbul: Timaş Yayınları, 2021), s. 134.

[3] http://monografjournal.com/sayilar/3/dostoyevski-sibirya-da-hegel-i-okur-ve-gozyaslarina-bogulur-monograf-sayi-3.pdf

[4] https://www.nobelprize.org/prizes/literature/2018/tokarczuk/interview/