.

Agota Kristof ile Bir Söyleşi

Zeynep Rade

Agota Kristof 2000’li yılların başından itibaren beni en etkileyen yazarlardan biri oldu. İkimiz de dilini bilmediğimiz bir coğrafyaya tutunmaya çalışırken bir yandan da yazmaya çalışmıştık.  Bunun yanı sıra aynı lisanda (Fransızca) kulaç atıyorduk. Bu ortaklık ona olan merakımı hayli artırsa da kendi hakkında yeterli kaynağa ne İngilizce ne de Fransızcada ulaşabiliyordum… Derken 1999’da yapılan ve Music & Literature: A Humanities Journal’da yayınlanan bu söyleşi önüme düştü. Ben de bekletmeden Türkçeye çevirdim.

Riccardo Benedettini, Haziran 1999’da şair Valerio Magrelli’nin danışmanlığında Pisa Üniversitesi’nde Fransız edebiyatı üzerine bir tez yazdığı sırada Ágota Kristóf ile röportaj yapmak için İsviçre’ye gider.

Bu söyleşi, Kristóf ile yapılmış (2006 Haziran’ında İngilizceye Will Heyward tarafından çevrilerek Music & Literature: A Humanities Journal’da yayınlanmış) çevrilmiş az sayıdaki söyleşiden biridir. Umarım Sanat Kritik okurları da Kristof’un kısa ve keskin yanıtlarına benim kadar şaşıracaktır.

Önemli bir husus: Kristof’un yanıtlarındaki kesiklik, durgunluk ve/veya yarıda kalmış hissi, yalnızca onun sade karakterinden değil, yabancı bir dilde bir türlü barışamadığı düşman dilinde konuşmasından da kaynaklıdır.

Riccardo Benedettini: Romanlarınızla çok başarılı oldunuz ve yazdıklarınız sıklıkla Thomas Bernhard, Beckett ve Kafka ile karşılaştırılıyor. Çalışmalarınızın bazı yönlerinin yanlış anlaşıldığını ya da ihmal edildiğini düşünüyor musunuz?

Ágota Kristóf: Bernhard hakkında konuşmak beni memnun ediyor çünkü onu çok seviyorum (gülüyor). Bilmem. Ama ben, Marguerite Duras ile konuşulmaktan hoşlanmıyorum. Duras’ı sevmiyorum. Çalışmalarımın bazı bölümleri yanlış anlaşıldı mı… Bilmem. Bununla neyi kastettiğinizi anlamadım.

RB: Kitaplarınız yirmi dile çevrildi…

AK: Hayır. Otuzdan fazla dile.

RB: Affedersiniz, otuz. Bu kadar geniş alana yayılan bir şöhrete ne diyorsunuz?

AK: Ah, ilk başlarda inanılmazdı. İlginç olan, kitapların, basıldıktan on yıldan fazla bir süre sonra hâlâ satıyor olması. Bu inanılmaz bir şey. Büyük Defter çok satıyor. Ve sık sık uyarlama talepleri alıyorum.

RB: Bunu duymuştum. Bir film uyarlaması yapıldı mı?

AK: Henüz değil ama hakları satıldı. Yapımcı Amerikalı, görüntü yönetmeni Danimarkalı olacak. Film şehrin merkezinde, Kőszeg’de, kitapçının bulunduğu The Hotel’in karşısında geçecek. Kőszeg’e gittiğinizde her ikisini de mutlaka görmüşsünüzdür. Büyükannenin evi için kullanacakları bina, yani Büyük Defter’deki ev, daha önce birkaç filmde daha yer aldı. Dün adlı kitabım için de bazı İtalyanlar film opsiyonu aldı.

RB: Metinleriniz pek çok edebi eleştiriye konu oluyor. Eleştirmenlerin çalışmalarınızın hangi yönlerine dikkat etmesini istersiniz?

AK: Bilmiyorum. Benim için hepsi aynı.

RB: Kitaplarınızdan alınması gereken bir mesaj olduğunu düşünüyor musunuz?

AK: Tabii ki hayır. Bir mesajım olsun istemiyorum. Hayır (gülüyor), hem de hiç. Ben öyle yazmıyorum. Ben hayatımın birazından bahsetmek istedim. Her şey böyle başladı. Büyük Defter’de anlatmak istediğim benim çocukluğumdu, kardeşim Jeno ile birlikte gördüklerim. Tamamen biyografik.

RB: Yazmaya başladığınızdan bu yana sizde neler değişti?

AK: Açıkçası çok geliştim. On üç yaşındayken yazmaya başladım ve o zamandan beri tarzımla ilgili her şey değişti. Her şey. Şiirler çok şairane ve çok duygusaldı.  Bu tür yazmayı sevmiyorum, şiirlerimi hiç sevmiyorum, artık değil.

RB: Yazar olduğunuzu ne zaman fark ettiniz?

AK: Aslında hep biliyordum. Çocukluğumda çok okurdum, özellikle Rusları. Çocukluğumda Dostoyevski’yi çok severdim. O benim favorim olabilir. Ayrıca çok fazla dedektif romanı okudum.

RB: Yaratıcı süreciniz nasıldı?

AK: Dürüst olmak gerekirse, bilmiyorum. Fransızca oyunlar yazmaya başladım.  Gençken ve buraya yeni geldiğimde, yirmili yaşlarımda şiirleri Macarca yazıyordum. Sonra Fransızca öğrenmeye başlayınca Fransızca yazmaya başladım. Bu benim için keyifliydi. Evet, bunu biraz da kendimi eğlendirmek için yapıyordum. Ondan sonra tiyatro severler ve yönetmenlerle tanışmaya başladım. Oyunlar yazmaya başladım ve tiyatro öğrencileriyle de çok çalıştım. Birçok eserimi editoryal düzenleme yapılmadan radyo için sahneledik. Çok eğlenceliydi.

RB: Tiyatro diyalogları ile Büyük Defter’deki diyaloglar arasında bir bağlantı görebilir miyiz?

AK: Evet, kesinlikle.

RB: Romanlarınızdan ne çıkarıyorsunuz?

AK: Çok ciddiler, çok hüzünlüler. Evet, biraz fazla hüzünlü.

RB: Sizin için en önemli yazarlar hangileri?

AK: Knut Hamsun’u ve başka bir yazarı seviyorum… ama adını nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. Editörüm bana bu yazarın bir kitabını vermişti ve benim kalemime çok benzediğini söylemişti. Evet, o roman da çok ağırdı. Ama ben kendi eserimle bir benzerlik göremedim. Artık çok fazla okumuyorum. Francis Ponge’u ve George Bataille’ı severim ama çok fazla çağdaş yazar tanımıyorum.

RB: Kendinizi Macar edebiyatının sözcüsü gibi mi hissediyorsunuz, Fransız-İsviçreli mi, yoksa gerçekten vatansız mı?

AK: Fransızca yazsam dahi Macar. Bütün kitaplarım Macaristan hakkında. Hatta dördüncü bile. Okudunuz mu?

RB: Dün mü?

AK: Evet. Burada, İsviçre’de geçiyor ama bir mülteci mahallesinde. Aşağı yukarı gerçek bir hikâye. Çok otobiyografik. Bir fabrikada çalışmıştım. Fabrika dördüncü köydeydi. Otobüse binmek zorundaydık. Biz birinci köyde yaşıyorduk. Ben Line, Yesterday’deki karakter, ilk köyde otobüse binen bendim. Eski kocamın bursu vardı. Sandor karakteri de bir fabrikada çalışan bir tzigane, bir çingeneydi. Birlikte çalıştık. İlk kızım bütün bunları tanıdı. Örneğin tarif ettiğim daire. Evet, sanırım romanlarım arasında en otobiyografik olanı bu. Anlattığım her şey gerçekten yaşandı, intiharlar da öyle. Macaristan’dan göç ettikten sonra intihar eden dört kişi tanıyordum ve anlatmak istediğim tek şey buydu.

RB: Macaristan’dan tam olarak hangi tarihte ayrıldığınızı bilmek isterim.

AK: 1956’da, devrimden sonra.

RB: Evet, ama hangi gün olduğunu bilmek istiyorum.

AK: Sanırım 27 Ekim’di ama emin değilim. Hayır, hayır, 27 Kasım’dı.

RB: 27 Kasım mı?

AK: Evet, sanırım öyleydi. Gece geç saatte yola çıktık. Bir grup halindeydik. Zaten mültecilerle dolu olan bir köye vardık. Hemen bizimle ilgilendiler. Grubun çoğu çocuklardan oluşuyordu. Bize yiyecek ve barınak sağlama karşılığında para alan köylülerin evlerinde ağırlandık. Orada kaç gün kaldığımızı bilmiyorum. Daha sonra köyün belediye başkanı bize Viyana’ya otobüs bileti aldı. Ona daha sonra bunu geri ödedik. Viyana’da bir barakada kaldık.

RB: İsviçre’ye gitmeyi planlamamış mıydınız? Kanada’ya gitmek istediğinizi okumuştum. Bu doğru mu?

AK: Hayır, hayır. Kanada değil. Amerika’ya gitmek istiyordum çünkü orada ailem vardı. Oraya vardığımızda bize sadece altı ay kalabileceğimizi söylediler. Daha sonra İsviçre’ye döndük, orada eşim için bir burs vardı. Kendisi tarih öğretmeniydi. Bizimle gerçekten ilgilendiler. Bize bir ev, bana bir iş ve bebeğime kreş buldular. Bu yüzden orada kaldık. ABD’ye geri dönmek istiyordum ama beklemek zorundaydım. Çocuklarım burada İsviçre’deydi ve ben de onlardan o kadar uzakta olmak istemiyordum.

RB: Macaristan’a ilk kez ne zaman döndünüz?

AK: Ayrıldıktan on iki yıl sonra, 1968’de. Hâlâ annem, babam ve kardeşlerim varken. Ailem artık yok. Macaristan’da sadece kardeşlerim ve onların küçük çocukları var. Ama artık o küçük köyde yaşamıyorlar. Yazar olan kardeşim Attila Budapeşte’de yaşıyor. Macaristan’a sık sık gidiyorum.

RB: Macaristan’dan ayrıldığınızda, hâlâ rejimin altında kalanların kurbanı olduğunuz izlenimine kapıldınız mı?

AK: Politikayla pek ilgilenmiyorum. Ayrılmak isteyen eşimdi çünkü o tam tersine siyasetle çok ilgiliydi ve eğer kalsaydı hapse atılacaktı, bu kesin. Kalan arkadaşları iki yıl hapis yattı. Her halükârda iki yıl o kadar uzun bir süre değil.

RB: Ama sadece romanlarınızla sınırlı kalsak bile, Büyük Defter‘deki kocası idam edilen dul kadın Clara bize rejimin adaletsizliğine dair kanıtlar sunuyor.

AK: Evet, Clara benim annem. Bana anlatmıştı. Onun saçları da Clara’nınki gibi şoktan bembeyaz olmuştu. Bu doğru, onlar, rejim, insanları ayırdılar. Örneğin Yugoslavlarla teması olan herkes vatan hainiydi.

RB: İsviçre’ye geldiğinizde çok zorluk yaşadınız mı?

AK: Çok. Beş yıl boyunca okuyamadım. Birbirimizle çok fazla konuşmamıza izin verilmeyen bir fabrikada çalıştım. Sadece Rusça biliyordum. Babam matematik öğretmeniydi ama cepheye gitmeden önce her şeyi o öğretiyordu çünkü köydeki tek öğretmendi. Kocam benden çok daha yaşlı olduğu için biraz Fransızca konuşabiliyordu. Çok iyi değil ama yeterli. Onun öğrencilik döneminde Fransızca ve Almanca öğretiyorlardı ama sonrasında sadece Rusçaya döndü. Burada üniversiteye gittim ama sadece yabancılar için olan dersleri aldım. Burada bile lise mezunu olmanız gerekiyordu.

RB: Hâlâ Macarca mı yazıyordunuz?

AK: Hayır, Macarcayı mükemmel konuşuyordum ama mektup ya da kart yazarken sık sık hata yapıyordum. Çoğu zaman bazı şeyleri yanlış yerlere koyardım, sessiz bir “e” harfi eklemek gibi örneğin.

RB: Bir romanın birey ile etrafındaki dünya arasındaki uyumsuzluk üzerine kurulu olması gerektiği tanımına katılıyor musunuz?

AK: Bilmiyorum. Böyle şeyler hakkında düşünmüyorum.

RB: “Üçleme” kelimesi. Romanlarınızın çevirilerinde başlık olarak bu kelimenin seçilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

AK: Kabul ettiğim bir kelime, evet, çünkü üçünde de aynı insanlar var ve bu yüzden birlikte olmalılar.

RB: Savaşın dünyayla olan ilişkinizi etkilediği açık. Savaş, kurgu karakterlerinizle olan ilişkinizi nasıl etkiledi?

AK: Savaşın benim üzerimde etkisi oldu, bunun hakkında yazdım. Savaş bittiğinde on yaşındaydım ve bu benim için ilginçti. İlk romanımda anlattığım hikâye 1944’te başlıyor. Son bir yılımızı orada geçirdik. Son yılın en zor ve en tehlikeli yıl olduğunu söylemeliyim çünkü savaş gitgide yaklaşıyordu, her gün biraz daha biraz daha. Köyümüz çok fazla bombalanmadı, aslında çok az hasar aldık. Çok fazla ev yıkılmadı. Sık sık alarm çalardı ve bu alarmlar sırasında okul kapalı olurdu. Okulda öğrenciler için sıra yoktu, olsa bile kimse okula gitmek istemezdi, gidemezdi de.

RB: Kitaplarınızın gerçekçi bir şekilde okunmasına, yani içinde bulundukları tarihsel zaman ve mekânı tanımaya çalışan bir okumaya katılıyor musunuz?

AK: Evet, sonuçta bu benim hayatım, benim duygularım, benim köye geri dönüşüm.

RB: Ama atmosfer zamanın dışındadır. Neden bu zamansal ve mekânsal kesinsizlik?

AK: Senaryolarımda bile hep böyle yazdım. Onları okudunuz mu?

RB: Evet, kesinlikle. Örneğin La Route.

AK: Evet (gülüyor)… Ama henüz düzenlenip yayınlanmadı. Onları nasıl aldınız?

RB: Editörünüzden. Bana bir kopyasını gönderdi.

AK: Ah, evet, ona göndereli uzun zaman oldu.

RB: Peki, Üçüncü Yalan‘da anlattığınız S kasabasında, Kőszeg kasabasının yanındaki Szombathely kasabasını tanıyabilir miyiz?

AK: Evet, kesinlikle.

RB: Masallarla bağlantılı bir okumayı da kabul eder misiniz?

AK: Evet, masallar hakkında da konuşabiliriz. Benim için hepsi aynı.

RB: İki ikiz seçimi kaçınılmaz olarak zorlukları, kimlik sorunlarını da beraberinde getiriyor. Neden sadece bir erkek ve kız kardeş değil de ikizler?

AK: Bilmiyorum. Aklıma onlar geldi. Başlangıçta erkek kardeşim ve benim hakkımda yazmıştım ama bu pek iyi olmadı. Bu yüzden “biz” kelimesini kullandım.

RB: İkizlerin az sayıdaki eşyalarını oluşturan nesnelerin değeri nedir? İncil’i, babamın sözlüğünü ve büyük defteri düşünüyorum.

AK: Bunlar hayattaki temel şeyler. İlk okuma İncil’den. Bir kitap okuduğumuzda, o İncil’dir. Sözlük benim için her şeyden önemli çünkü buraya geldiğimde hiç Fransızca bilmiyordum. Bu yüzden sözlüğü çok okudum. Her zaman kelimelere bakıyordum. Sözlükleri gerçekten çok seviyorum; Macarcada da çok kullanıyorum. Büyük Defter‘in sebebi de lisede Macarca bir günlük yazmamdı. Okulda, şimdi istesem de okuyamayacağım bir yazma şekli icat etmiştim. Unuttum gitti.

RB: İkizler gibi siz de iki erkek kardeşinizle birlikte özel bir otodidaktik eğitim mi izlediniz?

AK: Tam olarak bir eğitim değil ama egzersizler, evet. İki gün boyunca yemek yememek, hareket etmemek, bir saat boyunca konuşmamak. Zalimlik egzersizleri de, çünkü ne annem ne de babam hayvanları öldürdü. Belki babam ama o zaten orada değildi. Yani tavukları öldüren kardeşimdi. Ben… hayır, yapamazdım. Bir kedi de astık, bu doğru. Bunu hep ağabeyim yapardı. İzlemesi zordu. Kedi çok uzamıştı, öldüğünü düşündük ve onu aşağı indirdik. Bir süre hareketsiz kaldı ve sonra kaçtı. Kardeşime çocukluğumuz hakkında yazdığımı söylediğimde bana “Kediyi unutma,” dedi.

RB: Dostoyevski’nin romanlarından birinde de bir kedinin asılması var. Yanılmıyorsam Karamazov Kardeşler‘de.

AK: Gerçekten mi?

RB: Evet ama o kadar da önemli değil. Şimdi biraz da diğer karakterlerden bahsetmek istiyorum. Romanlarınızda temsil ve gerçeklik arasında oldukça çarpıcı bir ikilik var. Büyükanne figürüne ve örneğin elmalı sahneye[1] ne anlam veriyorsunuz?

AK: Büyükanne uydurulmuş bir karakter ama yaptığı iş uydurma değil. Bahçe, tavuklar, bunlar çok çalışan annemin işleri. Ve daha sonra yaşlı köylüleri de gördük, çok acımasızlardı. Evet, öyle bir sürü kadın vardı. Elmalarla ilgili olarak, evet, büyükanne bunu isteyerek yapıyor tabii ki.

RB: Bu karaktere çarpıcı bir tezat olarak, başkalarının dramına kayıtsız kalan nüfusun bir tür sembolü olan kâhya karakteri var. İki çocuğa karşı nazik, ancak Yahudilerin köyden sürülmesi sırasında gerçek yüzünü ortaya koyuyor.[2]

AK: Ama biliyorsunuz, bu da doğru. Biz bir kasabada yaşıyorduk ve sürgünleri gerçekten gördük. Kadınlar, yaşlılar ve çocuklardan oluşan bir alay. Evimizde bir dadımız vardı, Avusturyalıydı. Aynen bunu yaptı. Onlar geçerken ekmeğini uzattı ve sonra geri çekti. Köyümde bir transit kampı vardı. Bugün kampın bulunduğu yerde bir anıt bile var. Siz gördünüz mü?

RB: Hayır, ne yazık ki. Dün kitabındaki Line karakteri aynı anda hem saf sevginin hem de acımasızlığın ve ırkçılığın sembolü. Karakterlerinizi bir arada tutan şey özünde bu mu? Görüntü ile gerçek arasındaki, yalan ile gerçek arasındaki karşıtlık mı?

AK: Evet, bu doğru. İnsanların ne tamamen iyi ne de tamamen kötü olduğunu düşünüyorum.

RB: Büyük Defter, insanın kendisi ve özgürlüğünü sorgulayan bir roman. İkizler arasındaki güçlü bağ onların hayatta kalabilmesi için gerekli. Ancak kendi yollarına gitmeleri adına bu bağı koparmak da gerekli. Durum böyle mi değil mi?

AK: Evet.

RB: Üçüncü Yalan‘da iki kardeşin tamamen bir araya gelmesinin mümkün olmadığı gibi bir durum mu söz konusu?

AK: Evet, Klaus yalnız yaşıyor. Alışkanlıklarını değiştirmek istemiyor. Sessiz sedasız yaşamak istiyor. Ve sonra kardeşini kıskanıyor.

RB: Aşk, kitaplarınızda ikincil bir rol oynuyor ancak seksi genellikle tüm şiddetiyle göstermeye çalışıyorsunuz. Dahası, sevme kapasitesi olan karakterlerin yalnızca “farklı” şekilde sevdiği izlenimini ediniyoruz. Neden böyle?

AK: Evet, tamamen. Çünkü biz çocukluğumuzda bunu çok tartıştık. Etrafımızda olup bitenlerin hep farkındaydık. Csikvánd’daydı (doğduğum Macar kasabası), birkaç hayvan vardı. Bütün çocuklar her şeyi bilirdi. Çocuklukta seksin büyük bir yeri olduğunu düşünüyorum. Ne olduğunu, ne yapılması gerektiğini ve nasıl yapılacağını bilmek için bir merak var. Sonra savaş sırasında çok daha az sır oluyor, tecavüz serbest bırakılıyor.

RB: Neden homoseksüel ve mazoşist bir yabancı subay düşündünüz?

AK: Subay gerçekten vardı. Bizim dairemizdeydi. Üç oda vardı, bunlardan birinin ayrı bir girişi vardı ve savaş sırasında bu oda hep kullanıldı. Önce Macarlar, sonra Almanlar ve son olarak da Ruslar tarafından. Ama subay, hayır, o bir pedofil değildi. Onu tamamen uydurdum ancak okuru şok etmek için yapmadım bunu. Hiç de bile. Yine de bu kısmı eklememiş olsaydım, kitabımı herkes okuyabilirdi, hatta çocuklar bile, ki bunu tercih ederdim. Bu ayrıntı pek çok insanın kitabı okumasını engelliyor ve bu yüzden pişmanım.

RB: Ama subay onları sevdi?

AK: Evet, doğru, subay onları seviyordu.

RB: Her halükârda ensest hâkim. Dün’de Sandor, mükemmel evliliğin, aynı firavunlardaki gibi kardeşler arasında olduğunu söylüyor. O zaman neden ikizlerin otoerotizmini, erotik oyunlar oynayan ikizleri hiç görmüyoruz?

AK: Bilmiyorum.

RB: Tuhaf olan şu ki, durumları nedeniyle en ufak fiziksel yakınlığa rağmen, iki kardeş asla birbirlerine dokunmuyor. Neden hep başkalarının cinselliğine seyirciler? Hizmetçi ya da subayla olduğu gibi cinsel ilişkiye girdiklerinde, sanki eyleme yabancı olduklarını teyit etmek istercesine hep mesafeli bir havaları var. Bu eylemsizlik neden?

AK: Mesafeliler, evet.

RB: Sizi etkileyen bazı yazarlar olduğunu düşünüyor musunuz?

AK: Evet, benimkine çok benzeyen bir kitap okudum ama o bir kız ve erkek çocukla ilgiliydi. Şiddet içeren bir tarzı vardı, Büyük Defter tarzında. Ben de editörüme ne yapabileceğimizi sordum, o da bana uğraşmaya değmeyeceğini söyledi. Her halükârda, o iyi bir kitap değildi. Evet, sanırım çok sayıda insanı etkiledim (gülüyor).

RB: Aslında ben size tam tersini sormuştum. Sizi kim etkiledi? Konuyu değiştirmenin iyi olacağını düşünüyorum. Büyük Defter‘deki Tavşandudak[3] karakteri de beni çok etkiledi. Tanıdığınız bir kişiye mi dayanıyor yoksa tamamen kurgu mu?

AK: Ah, hayır o gerçekten vardı. Kőszegli bir kadındı. Onu nasıl yazacağımı bilemedim çünkü zaten en kötü oydu. Burnu bile kalmamıştı. Düşüp burnunu kırmıştı. İyileşmeyince burnu düşmüştü. Köydeki bütün erkeklerle yatmıştı. İki tane muhteşem çocuğu vardı, iki ya da üç, artık bilmiyorum, gerçekten çok güzellerdi. Kardeşim de ondan bahsettiği bir kitap yazdı. Aynı dönemde geçen ama çok farklı bir kitap. Bir suikast hakkında yazdı. Benim hangi romanımda bir suikast var?

RB: Romanlarınızda pek çok suikast var . . .

AK: Evet, bu doğru. Ama … bir kadın suikasti, hatırlıyor musunuz?

RB: Ah, Kanıt‘ta insomnia olan adamın karısını öldürmesi var.

AK: Evet, işte bu. Kanıt‘taki uykusuz adamın karısı. Bu gerçekten oldu. Onun evinde öldürülen bir kadın vardı. Evimize çok yakın oturuyordu. Kardeşim bunu bahane etti ve olanları yazdı. Kadın öldürüldü çünkü kasabada üç fabrikası vardı. Dahası, o bir yabancıydı ve hükümet bir yabancının fabrikalarını kamulaştıramazdı. Bu yüzden öldürüldü. Kardeşim romanını bu hikâye üzerine yazdı. Her şeye baktı, araştırdı. Arşivlerin tutulduğu polise gitti.

RB: İnsomnia olan…

AK: O, Kőszeg’de değildi, buradaydı, Neuchatel’deydi. Karşımda oturan bir komşum vardı. Bütün geceyi pencerenin önünde oturarak geçiren bir kadındı. Yoldan geçenlere saati sorardı. “Saat kaç? Saat kaç?” diye sorardı. Ben balkondayken benimle konuşmaya çalışırdı.

RB: Tavşandudak karakterine dönecek olursak, onun ölümünü paradoksal olarak mutlu bir ölüm[4] olarak değerlendirebiliriz diye düşünüyorum. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

AK: Tavşandudak’ın ölümü, evet, mutlu bir ölüm.

RB: Bazen ölümü düşünüyor musunuz?

AK: Her zaman düşünüyorum. Ondan korkuyorum. Ölüm değil aslında, yaşlılık ve hastalık. Tabii ki ölüm de. Ve dahası ben Tanrı’ya inanmıyorum.

RB: Bir yazarın eserinde yazarın varlığı. Victor’un hikayesi Kanıt‘ın neden bu kadar büyük bir kısmını kaplıyor?

AK: Neuchâtel’de bir arkadaşım vardı. Alkolikti, çok sigara içerdi. Kız kardeşini öldürmedi ama hep yazmak istedi. Bana da bazı sayfalar verdi. Şiirlerdi. Çok iyi olmalarına rağmen bir kitabın tamamını yazamayacaktı. Ölümünden sonra kız kardeşi onun el yazmalarını istedi çünkü yayınlatmak istiyordu. Şimdi pişmanım, çünkü sadece onun hakkında başka bir roman yazabilirdim. Çok daha fazlasını anlatabilirdim.

RB: Birkaç rüyanın varlığını fark ettim. Kanıt‘ta Mathias’ın rüyaları, Dün‘de Thomas’ın rüyası. Her zaman bir hayvan, ipeksi tüyleri olan bir puma ya da kaplan. Bu varlığın arkasındaki gerçek sebep nedir ve her şeyden önce anlamı nedir?

AK: Genel olarak bunlar benim gerçek rüyalarım.

RB: İkizlerin babasının ölümü… “Okul” bölümünde iki çocuk onu zaten bir şekilde cepheye göndermişlerdi. Bu yüzden mi onu bir bombayla öldürdünüz? Kendi babanızın çok sert olduğunu okumuştum.

AK: Babam doğduğum köy olan Csikvánd’da eğitmendi, Kőszeg’den çok uzakta değildi. Bu köyde bir müdür bile yoktu ve öğrenciler komşu köydeki okula otobüsle gitmek zorundaydı. Bir tren istasyonu bile yoktu. Evet, babam çok sertti. O öndeyken mutluyduk, çok daha iyiydi (gülüyor). Evet, ikizlerin onu cepheye gönderdiğini söyleyebiliriz. Bu tamamen kasıtlı bir şey.

RB: Bugün İsviçre’de nasıl yaşıyorsunuz?

AK: Yeterince kazanıyorum. Artık çalışmıyorum.

RB: Evet, eminim Madam ama mali durumunuz değildi sorduğum. Günlük yaşamınız, İsviçre halkı ile olan ilişkiniz hakkında konuşmak istiyorum.

AK: Bazı arkadaşlarım var, nadiren dışarı çıkıyorum, fazlaca televizyon izliyorum, gazete okuyorum, birkaç da kitap. Çocuklarımı ziyaret ediyorum, onlar da beni ziyaret ediyor. Onların küçük çocukları var.

RB: Sizinle bir an için “ıssız ada” oyunu oynayabilir miyim, yanınıza sadece bir tane alabileceğinizi varsaysak, hangi kitaplarınızı ıssız bir adaya götürürdünüz?

AK: Kanıt.

RB: Böyle bir yolculuğa çıkmak ister miydiniz?

AK: Hayır, hiç. Seyahat etmekten nefret ediyorum. Kitaplarım yüzünden çok seyahat ettim ama şimdi istemiyorum. Beni Moskova’ya, Leningrad’a, Belgrad’a da davet ettiler (gülüyor). Reddettim.

RB: Gerçek hayatınızın en çok pişmanlık duyduğunuz ve en çok nostalji ile baktığınız kısım hangisi?

AK: Çocuklarım ve kitaplarım.

RB: Öte yandan, seve seve unutacağınız kısım nedir?

AK: Ayrılık ve evlilik.

RB: Şu anda ne üzerinde çalışıyorsunuz?

AK: Hiçbir şey. Çok az yazıyorum artık.

Riccardo Benedettini Fransız Edebiyatı doktora ünvanı, Verona Üniversitesi’nde araştırma görevlisi. İtalya’da ve yurtdışında yayımlanmış çeşitli eserleri var.

Will Heyward New York’ta kitap editörü. The White Review, Music & Literature, BOMB Magazine, Vice, Stonecutter, The Australian ve diğer yayınlar için yazmıştır.

Ágota Kristóf, 1935 yılında Macaristan’ın Csikvánd kentinde doğdu. 1956 yılında İsviçre’nin Fransızca konuşulan kantonuna iltica etti. Bir fabrikada çalışarak yavaş yavaş Fransızcayı öğrendi. İlk romanı Büyük Defter (1986) uluslararası alanda tanındı ve otuzdan fazla dile çevrildi. Bunu üçlemenin devam romanları olan Kanıt (1988) ve Üçüncü Yalan (1991) izledi. Kristóf 2004 yılında çocukluğunu, 1956’da Macaristan’dan kaçışını, mülteci olarak yeni bir dil öğrenmesini ve bu yeni ‘yabancı’ dilde, Fransızca yazmasını anlatan Okumaz Yazmaz adlı anı kitabını yayımladı. Ayrıca oyunlar ve başka romanlar da yazdı. 2011 yılında hayatını kaybetti.


[1] Büyük Defter’de Büyükanne, sürgün Yahudi köylüler evinin önünden geçerken elma dolu önlüğünü “yanlışlıkla” düşürdükten sonra bir asker tarafından dipçikle bayıltılır. Büyükanne, “Ama yine de elmalarımdan yiyebilen Yahudiler oldu!” der.

[2] Büyükanne ile olan sahne, bir önceki bölümde kâhya ile olan sahnenin neredeyse tamamen tersine çevrilmiş halidir. Sürgün kâhyanın odasından geçerken, bir Yahudi elini uzatır ve ekmek ister. Hizmetçi gülümser ve ekmeğinin geri kalanını uzatıyormuş gibi yapar; ekmeği uzatılan ele yakın tutar, sonra büyük bir kahkaha atarak ekmeği ağzına götürür, bir ısırık alarak şöyle der: «Ben de açım.» Bütün bunları gören bir asker, hizmetçinin kalçasınabir tokat atar; etini çimdikler ve kadın, mendiliyle ona el sallar.

[3] Tavşandudaklı şaşı, sümüklü ve çapaklı. Kolları bacakları sivilce içinde. «Bana Tavşandudak derler» diyor.

[4] Tavşandudak, köylülerin kapılarını çalıp içindeki kadınlara tecavüz ederek arama yapan, muhtemelen Rus bir grup işgalci askerle cinsel ilişkiye girdikten sonra ölür. İkizler Tavşandudak’ı evinde ölü bulur ve annesine ona ne olduğunu sorarlar. Kadın cevap verir: «Onları kendi çağırdı. Yola çıkıp içeri gelmeleri için el salladı. On iki on beş kişi varlardı. Onu götürürlerken bağırmaya devam etti: ‘Oh, çok mutluyum, çok mutluyum! Gelin, hepiniz, hadi, bir tane daha, bir tane daha, bir tane daha!’ Mutlu bir şekilde öldü, ölümüne s..kişti.»