Nihat Özdal: “Önce beden tanıyor, ardından hafıza çalışıyor, en son kelime geliyor.”

Büşra Tan

busratannn@hotmail.com

Bir edebî metnin duyular aracılığıyla yeniden yorumlanması, sözcüklerin taşıdığı dünyayla başka türlü ilişkiler kurmanın imkânlarını açar. Nihat Özdal’ın “Dönüş: Odysseia’da ‘Neşe’nin Kokusu” başlıklı sergisi, Homeros’un destanını koku üzerinden okuyarak yolculuk, hafıza ve eve dönüş arasındaki bağları araştırıyor. Deniz, tuz, duman, bitkiler, ağaçlar ve toprağın oluşturduğu maddi evren, sergideki on olfaktif eserde farklı yoğunluklara ve karşılaşmalara dönüşüyor. Kalypso’nun çayırından Tepegöz’ün mağarasına, Sirenlerin çekim alanından İthake’ye uzanan bu duyusal coğrafyada neşe, bedenin dünyayla yeniden temas kurabildiği anlarda beliriyor. Özdal’ın yaklaşımı, destanın mekânlarını kokuyla yorumlarken ziyaretçinin kişisel belleğine, hatırlama biçimlerine ve çağrışımlarına da yer açıyor.

Büşra Tan, Nihat Özdal ile edebiyatın kokuya açılan imkânlarını, neşenin bedensel karşılıklarını, metindeki maddelerden kokusal mekânlar kurma sürecini ve uçuculuğun bir serginin biçimini nasıl belirleyebileceğini konuştu.

“Dönüş: Odysseia’da ‘Neşe’nin Kokusu”, edebiyat, koku ve hafıza üzerine çalışmalarınızı Homeros’un destanıyla buluşturan güncel bir sergi olarak izleyicilerle buluşuyor. Öncelikle Odysseia’ya kokular üzerinden yaklaşma düşüncesi nasıl gelişti? Buradaki temel fikir nasıl şekillendi?

Destanların ve romanların, görüntü ve ses odağında uyarlamalarına çok alışığız. Uzun zamandır kafa yorduğum bir mesele, göz ve kulak dışında, bir metnin diğer duyulara, özellikle buruna doğru nasıl genişleyebileceği…

Bu düşüncenin kişisel tarihimdeki önemli karşılaşmalardan biri Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu’yla ilgili. Çalıkuşu 1922’de yayımlanıyor ve romanın yarattığı büyük etkinin hemen ardından, 1920’lerde İstanbul’da “Çalıkuşu” adıyla bir parfüm üretiliyor. Üstelik parfümün kutusu kitap biçiminde tasarlanmış; kapağının içine romandan bir bölüm yerleştirilmiş. Yani yaklaşık yüz yıl önce birileri edebî bir eserin okurla kurduğu ilişkiye kokuyu da dahil etmeyi düşünmüş.

Çalıkuşu parfümünün formülünü bugün bilmiyoruz; elimizde kokunun kendisinden çok onun maddi ve kültürel izi var. Bir kitabın kokusu olabilir mi? Bir roman, kapağını kapattıktan sonra burnumuzda devam edebilir mi? Bir karakteri yüzünden ya da sesinden önce kokusuyla hatırlayabilir miyiz? Edebiyatla koku arasındaki ilişki üzerine daha ciddi düşünmeye başlamamda Çalıkuşu’nun bu küçük parfüm tarihi önemli bir eşik oldu.

Odysseia’ya gelince konu elbette daha geniş bir alanda, Homeros’un mitolojik evreni şaşırtıcı derecede duyusal ve maddesel ayrıntılarla örülü; deniz, tuz, hayvanlar, mağaralar, ateş, is, yağ, otlar, çiçekli çayırlar, incir ağaçları, zeytin ağacı, insan bedeni… Destanı okurken bütün bu maddelerin bir kokusu olduğunu ıskalamak istemedim. Metin iki bin yılı aşkın bir mesafeden bize ulaşıyor ama burnun payına düşen dünya hâlâ metnin içinde bekliyor.

Odysseia’yı koklayarak okumak mümkün mü?

Burada “kitabın kokusunu yapmak” gibi tekil bir fikirden söz etmiyorum. Destanın içinde farklı kokusal eşikler arıyorum. Kalypso’nun adasında kalmak nasıl kokar? Tepegöz’ün mağarasının havasında hangi maddeler var? Sirenlerin çiçekli çayırı çekiciliğini hangi koku üzerinden kurabilir? İthake’ye yaklaşan bir beden toprağı nasıl tanır? Odysseus’un kendi köklerinden yapılmış yatağı, dönüş fikrini hangi kokusal hafızaya bağlar?

Koku burada metni başka bir dile çevirme biçimine dönüşüyor. Edebî metin kelimelerle bir dünya kuruyor; ben o dünyanın maddelerine, boşluklarına, duyusal ihtimallerine doğru ilerlemeye çalışıyorum.

Bir de kokunun hafızayla kurduğu çok tuhaf bir zaman ilişkisi var. Bir görüntüyü gördüğümüzde çoğu kez onu hemen adlandırabiliyoruz. Koku bazen adı gelmeden önce anıyı getiriyor. Önce beden tanıyor, ardından hafıza çalışıyor, en son kelime geliyor. Odysseia’nın bütün yapısında da tanıma anları var; eve, bedene, geçmişe, bir insana, bir nesneye yeniden ulaşma anları.

Bu nedenle serginin adı benim için giderek “Dönüş”e dönüştü. Odysseus’un dönüşünü coğrafi bir hareketten çok duyusal bir yeniden tanıma olarak düşünmeye başladım. Eve dönüş dediğimiz şey, dünyanın bize yeniden tanıdık kokmaya başladığı “neşe”li an değil mi?

Serginin başlığında “neşe”ye özel bir yer açıyorsunuz. Homeros’un hikâyesinde özlem, kayıp, tehlike ve bekleyiş ön plana çıkan başlıklar arasında yer alırken siz bu serüvene ne tür neşeyle yaklaştınız? Neşenin kokusunu aramak, Odysseia’yı okuma biçiminizi nasıl etkiledi?

Neşe kelimesinin kendisi etimolojik olarak kokulardan çok uzak bir yerde değil. Osmanlı sözlüklerinde ona komşu “neşve” kelimesi sevinç, coşku, hafif sarhoşluk ve güzel kokudan etkilenme anlamlarını taşıyor. Meninski’nin 1680 tarihli sözlüğünde neşve doğrudan “güzel koku almak” bağlamında yer alıyor. Yani kelimenin tarihinde bile neşe, zihinsel bir memnuniyetten çok bedeni etkileyen, onu başka bir hâle geçiren bir yoğunluk olarak karşımıza çıkıyor.

Spinoza’nın neşeyi insanın daha büyük bir var olma kudretine geçişi olarak düşünmesi de önemli. Neşe burada bir değişim; bedenin ve zihnin dünyayla ilişkisinde kapasitesinin artması. Odysseia’yı bu açıdan yeniden okuduğumda, destandaki neşeyi mutlu son fikrinden çok, insanın dünya ile yeniden temas kurabildiği anlarda görmeye başladım diyebilirim.

Bu yüzden sergide aradığım “neşenin kokusu” tek bir hoş koku değil. Bazen denizin, bazen bir bahçenin, bazen odunun, toprağın ya da dumanın içinde ortaya çıkan bir canlılık hâli. Koku, insanı düşünceden önce etkileyebildiği için bu geçişi çok doğrudan kuruyor.

Serginin düşünsel çerçevesinde eve dönüş, bedenin geçmişten taşıdığı bir izi yeniden tanımasıyla ilişkilenir. Sizin için bir yeri “ev” yapan koku(lar) nelerdir? Odysseus’un dönüşüyle kendi koku hafızanız arasında nasıl bir bağ kurdunuz?

Çocukluğumun geçtiği Halfeti’deki nehir evinin bahçesi bergamot ağaçlarıyla doluydu. O ev sular altında kaldıktan sonra dalışa başladım. Başlangıçta bunun içinde sualtına duyulan merak da vardı ama asıl mesele suyun altında kalan evime ulaşma çabamdı. Dalış, kaybolmuş bir mekâna fiziksel olarak yeniden temas etme çabasıydı.

Yıllar sonra başka bir evin bahçesinde, bir bergamot ağacının altında otururken kokuyla birlikte çok daha güçlü bir şey oldu. O koku beni, dalışlarda erişmeye çalıştığım eve bir anda taşıdı. Dalış ağırlıkları, tüpler, neopren kıyafetler, dalışın meşakkatli hazırlıkları olmadan hem de… Üstelik bu, mekânı görmekten ya da ona fiziksel olarak yaklaşmaktan daha gerçek, daha derin bir duyguydu. O evdeki zamanı, çocukluğumdaki bedenimi, nehrin kıyısını, bahçenin gölgesini, o hayatın duyusal bütünlüğünün de geri geldiğini hissetmiştim…

Koku hafızasının en güçlü tarafı bu. Görsel hafıza çoğu zaman bir görüntüyü geri çağırır; koku ise bazen insanı doğrudan geçmişteki hâline götürür.

Odysseus’un dönüşüyle kurduğum bağ da burada başlıyor. İthake’ye dönmek, toprağına yeniden ayak basmak mı? Bedenin daha önce bildiği dünyayı yeniden tanıması mı? “ev” dediğimiz yer, haritadaki konumundan çok, bedenin onu hangi duyuyla yeniden kurabildiğiyle ilgili…

Odysseia’daki deniz, tuz, duman, ağaç, deri ve toprak gibi unsurlar, serginin duyusal dünyasında karşılık buluyor. Yazılı bir metindeki maddeyi kokuyla yeniden kurarken nasıl çalışıyorsunuz? Edebiyatla koku arasında bu anlamda ne tür bir ilişki gelişti?

Koku kurmak, bu süreçler çoğu işimde olduğu gibi arkeolojik bir kazıya benziyor. Metnin yüzeyinde kalmıyorum; sözcüğün, bitkinin, mekânın, iklimin ve maddi kültürün katmanlarında dolaşıyorum. Koku ortaya çıkmaya başladığında ise mimari bir kurma süreci devreye giriyor, oran, denge, açıklık, gölge, derinlik, geçiş… Kokuların mimarisi üzerine de çok kafa yordum, meraklısı ayrıca oralara bakabilir.

Odysseia’daki “Kalypso’nun Çayırı” sergilediğim işlerden; Homeros dört pınardan, yumuşak çimenlerden, menekşelerden ve maydanozlardan söz ediyor. Bu bölüm için Petitgrain, Lavanta, Sardunya, Roma Papatyası, Kişniş Tohumu, Mersin ve Selvi kullandım. Petitgrain yeşil ve yapraksı zemini, lavanta açıklığı ve hava duygusunu, sardunya çiçeksi ama keskin dokuyu, Roma papatyası çimenin yumuşaklığını kuruyor. Kişniş tohumu pastoral yapıya hafif bir gerilim katıyor; mersin Akdeniz bitki belleğini, selvi ise gölge ve dikeylik hissini taşıyor.

Metindeki bitkileri birebir kokutmak çabası değil bu. O sahnenin nasıl bir mekân ve zaman duygusu kurduğuyla ilgileniyorum. Kalypso’nun çayırı huzurlu, verimli ve çekici; aynı zamanda Odysseus’u yolundan alıkoyan bir yer. Kokunun içinde de bu ikiliği korumaya çalışıyorum.

Sergide yer alan 10 olfaktif eserin birbiriyle ilişkisine dair neler söylersiniz? Bu eserler destanın belirli sahnelerini ve duraklarını mı izliyor, yoksa ziyaretçinin kendi çağrışımlarıyla yol alabileceği başka bir anlatı düzeni mi meydana getiriyor?

Kokusal eşikler kurmayı denedim. Kalypso’nun Çayırı’nda yeşil, nemli ve bitkisel bir açıklık var; Tepegöz’ün Mağarası’nda kapalı, hayvansal, isli ve ağır bir atmosfer; Molü’de şifa ile zehir arasındaki gerilim; Sirenlerin Çiçekli Çayırı’nda çekicilikle tehlikenin aynı anda duyulduğu bir alan; İthake’de ise toprak, ağaç ve dönüş fikri öne çıkıyor…

İşler birbirini olay örgüsü üzerinden değil, maddeler ve duyusal karşıtlıklar üzerinden bağlıyor: açık alan–kapalı alan, nem–kuruluk, bitkisel–hayvansal, çekim–tehdit, kaybolma–tanıma, yolculuk–yerleşme. Sergi, bu karşıtlıkların birbirine geçtiği bir topoğrafya gibi gezilebilir/koklanabilir.

Ziyaretçi Odysseus’un izini sürerken kendi belleğinin rotasına da sapabilir.

Kokunun uçuculuğu, yoğunluğu ve yayılma süresi sergide yer alan işleri birçok açıdan deneyimsel unsurlara dönüştürüyor. Dolayısıyla serginin ziyaret edildiği anda ziyaretçinin hareketleriyle değişebilen bir forma sahip olduğu söylenebilir. Bu değişkenliği/dönüşümü nasıl görmek gerekir? Bir kokunun diğeriyle karşılaşması veya zamanla silinmesi, işin anlam haritasında kendisine ne tür bir karşılık üretir?

Serginin kendisi de bir koku gibi davranıyor, sadece 12 gün sürecek. Bu 12 günde ortaya çıkacak, yoğunlaşacak, mekâna yayılacak ve sonra çekilecek. Kalıcılık iddiasından çok, geçici bir varlık hâli söz konusu.

Koku zaten sabit bir form değil. Havadaki yoğunluğu, sıcaklık, nem, mekânın hacmi, ziyaretçinin hareketi ve diğer kokularla karşılaşmasıyla sürekli değişiyor. Bu yüzden sergideki işler de tekil, kapanmış nesneler gibi durmuyor. Bir kokudan diğerine geçerken ziyaretçi aslında aralarında yeni bir bağ kuruyor; bazen iki iş birbirine karışıyor, bazen biri diğerinin izini taşıyor, bazen de önceki koku tamamen silinmeden yenisi geliyor.

Odysseia da geçişlerle, kaybolmalarla, yeniden karşılaşmalarla ilerleyen bir anlatı değil mi?