Ali Bulunmaz
Dubravka Ugrešić’in kitaplarını, özellikle 1990’larda Yugoslavya’nın politik gerilimler ve iç savaş ile birlikte parçalanma sürecini, kendini yersiz-yurtsuz bir göçmen hâline getiren zamanları anlattığı metinlerini okuyanlar, coğrafyanın o dönemki dağınıklığına, tekinsizliğine ve altüst oluşuna tanık oluyor. Ugrešić, yalnızca kendi tecrübelerini hikâyeleştirmekle kalmıyor, etrafındaki tanıdığı ve tanımadığı insanlara bakarak zamanın yıkıcılığına ve mekânların kısa sürede kayboluşuna, tükenişe ve kalan kırıntılardan tekrar kurulan hayatlara dair kalem oynatıyor.
Doğup büyüdüğü ülkeyi kaybedenlerin, dostlarını ve anılarını yitirenlerin, geçmişinden ve hatta geleceğinden olanların hikâyelerini anlatan Ugrešić, yorulup biten savaşın ardından geride ne kaldığını da kalanın yaşam olup olmadığını da sorgulamayı ihmal etmiyor. 1990’larda Yugoslavya’da olup bitenin, bir yanıyla gerçek-dışı göründüğünü mutlaka ekliyor metinlerine. Dolayısıyla bölünmüş zamanı, parçalanmış kişilikleri ve darmadağın olan yaşamları anlatırken hakikatin silinip gitmesine ve anlamını yitirmemesine uğraşıyor.
17 Mart 2023’te aramızdan ayrılan Ugrešić, 1996’da yayımlanan Koşulsuz Teslimiyet Müzesi’nde de bahsi geçen hakikatin üstüne gidiyor; sürgün, göç, yersiz-yurtsuzluk ve hafıza gibi kavramları ve eylemleri hayat hikâyeleri, anlar ve hatıralar bağlamında kurguladığı bir romana dönüştürüyor. Geçmiş ve şimdi arasında salınan bu hikâye(ler)de Ugrešić, hem kişileri ve anılarını hem de nesneleri birer anlatıcı hâline getiriyor.
Eski Günlerin Tortusu
Ugrešić’in 1991-1996 arasında kaleme aldığı; bir yanıyla otobiyografik diğer yanıyla o dönemki dönüşümü, acı tecrübeleri ve Yugoslavya’nın parçalanışını anlatan, yazarın içine yer yer kurmacayı dâhil ettiği metinler bütünü Koşulsuz Teslimiyet Müzesi. Ugrešić, ailesini de o yıllarda benzer sıkıntıları yaşayanları da işin içine katarak hafızayı harekete geçirmeye çağırıyor hepimizi.
Ugrešić, anlatıcının zihninde, hatıralarında ve hızla yok edilen Yugoslavya’dan ayrıldıktan sonraki yaşamında sarsak, tedirgin ve telaşlı bir yolculuğa çıkarıyor okuru. Anlatıcı da bir yolculuk hâlinde; kâh eski fotoğraflara bakıyor kâh sürgün yeri olan odasının manzarasına dalıyor. Geçmiş-şimdi-gelecek bağlantısı ve kopukluğu, onun için şeylerin ve olayların görünüp kaybolduğu bir müze âdeta. Orada yakın geçmişten gelen hikâyeler de var elde kalan fotoğraflar da…
Hikâyelerde ve fotoğraflarda eski günlerin tortusu bulunuyor; anlatıcı ailesini, arkadaşlarını, üniversite günlerini ve bunların kısa sürede bozuluşunu hatırlıyor. Kendisi gibi unutmayanların varlığını ve hızla unutmayı seçenleri fark ediyor. Tabii bir de gerçekler ve güçlü hisler var: “Bir sürgünde olan insan, sürgünlük hâlinin daimî olacağını hisseder, seslere özel bir hassasiyeti vardır. O yüzden, bazen ben de sürgünün bir sesi aramak ve hatırlamaktan başka bir şey olmadığı hissine kapılıyorum. (…) Sürgün, sürgünlük hâlinin bir rüya yapısında olduğu hissine kapılır. Tıpkı rüyalarda olduğu gibi unuttuğu ya da belki hiç karşılaşmadığı yüzler, kuşkusuz ilk kez gördüğü ama bir yerlerden tanıdığını hissettiği yerler birdenbire önünde beliriverir. Geçmişe, bugüne ve geleceğe ait imgeleri kendisine çeken bir manyetik alandır rüya. Sürgün, birden rüyanın manyetik alanı tarafından çekilen yüzleri, olayları ve imgeleri gerçekten görür.”
“Ardımızda bıraktığımız şeylerin bir tarihçesi…”
Eşyalar, olaylar ve insanlar, anlatıcı için geçmiş ile şimdi arasında bir köprü. Bunlar bazen de boşlukları dolduruyor: “Pek çok şeyden mahrum kalan, yoksul düşmüş, savaş sonrası çocukluğumda, annemin çantası var olmayan bir bodrumun veya tavan arasının, bir bebek evinin, bir oyuncak sandığının yerine geçiyordu. Onun mütevazı içeriğini ortaya döktüğüm zamanlarda âdeta büyülenir, törenle bir gizeme kabul edilen biri gibi hissederdim. Tam olarak ne olduğumu bilemiyordum. Hayatın gizemlerinin bir katılımcısıydım sadece. Çantanın içinde çoğunluğu anneme ait olan fotoğraflar, babamın birkaç mektubu, altın bir para, gümüş bir sigara tabakası, bir ipek eşarp ve… Bir saç buklesi gizliydi.”
Zamanın ve olayların birer anafor misali hatıraları ve kişileri yutması karşısında belleğin gücünü ve onun “unutuşun müttefiki” olduğunu söyleyen Joseph Brodsky’i anıyor anlatıcı. Savaşın yarattığı çalkantı, aile albümlerini ve arkadaşlıkların nişanelerini kapıp götüren bu gelgiti daha da kuvvetlendiriyor. Bahsi geçen gelgit, Berlin’deki arkadaşının dillendirdiği “bazı ülkelerin ömrü insanlarınki kadardır” ifadesindeki gerçeği anlatıcının yüzüne çarpıyor. Bir de oradaki bitpazarı meselesi var tabii: “Richard bana Berlin’deki bitpazarlarından birinde bulduğu bir Yugoslavya turistik haritası hediye etti. Richard’ın hediyesi bana dokundu, evet. Neden benim bir haritam bile yok ki, diye düşündüm… Haritaya dikkatle baktım; parmağımla dağların ve nehirlerin çizgilerinin üzerinden geçtim, daha önce nerelerde bulunduğumu saydım… Manevi yönden tükenme noktasına gelinceye dek haritaya gömülüyorum; harita, o güçlü kaybolmuşluk duygusunu âdeta kaliteli bir kurutma kâğıdı gibi emiyor.”
Yugoslavya’nın parçalanmasıyla ülkesinden koparak gittiği Berlin’e anlatıcı, yersiz-yurtsuzluğun ne olduğunu kavrıyor ve tecrübelerinden hareketle sürgünlüğü defalarca tanımlıyor. Onlardan biri şöyle: “Ardımızda bıraktığımız şeylerin bir tarihçesiydi sürgünlük.”

Valiz ve Sürgün
Ugrešić, anlatıcı ve onun yaşadıkları aracılığıyla 1990’lardan itibaren Yugoslavya’dan ayrılanların ve oradan kaçamayanların neleri yitirdiğini, ellerinde ve zihinlerinde nelerin kaldığını hikâyeleştirirken gerilimlerin, yabancılık hissinin ve çelişkilerin ortasına gönderiyor bizi. Bunlara geçmiş ile şimdi arasındaki keskin farklılıkların yanı sıra gelecek kaygısı da dâhil. Anlatıcının hatırlama ve yaşama arasındaki bocalamaları bu durumun bir yansıması. Karşılaşmalar da bu gerilimi ve ikilemleri derinleştiriyor: “Avrupa benim gibi insanlarla dolup taştığı için gittiğim her yerde vatandaşlarımla karşılaşırdım: Bosnalılar, Hırvatlar, Sırplar… Öykülerimiz birbirinden farklıydı ama sonuçta hepsi de aynı şeye indirgeniyordu. İşin aslı, ‘evimi’ kendi ellerimle yok etmiştim. Remarque’ın bildiği, ‘savaşların ve diktatörlüklerin kardeş oldukları’ gerçeğini göz ardı etmiştim. (…) Kesin tek şeyin bir pasaportun pek de fazla işe yaramadığı gerçeği olduğu belirsiz bir gelecekle yüz yüze gelmekten, vatandaşım olan çok sayıda başka mülteci gibi ben de korkuyordum. Eğer bir suçlu olsaydım o zaman böyle bir pasaport değer taşıyacaktı ama ben bir yazardım. Yine de ‘yazgımı’ dramatik bir bakış açısıyla ele alıyor değildim.”
Anlatıcının zihni, tıpkı arada uğradığı veya arkadaşlarının hediyeler aldığı bitpazarı gibi. Hemen her gün hatıralarının önünden geçip gidiyor, hafızası ona uzak ve yakın geçmişten pek çok yaşanmışlığı anımsatıyor. O günlerde anlatıcının tek gerçekliği ve sürüklenişi içinde sabit kalan şeyi valizi: “Valizim sözcüğünü ‘sürgün’ sözcüğünün metaforik bir ikamesi olarak kullanmıyordum. Valiz benim tek gerçekliğimdi. Pasaportumun sayfalarında biriken pullar bile beni yolculuklarımın gerçekliğine ikna etmeye yetmiyordu. Evet, benim tek sabit noktam valizdi. Başka her şeyse bir rüyaydı.”
Yeni Yaşam Gerilimi
Anlatıcı da onun gibi savaştan ve ülkesinden kaçanlar da Avrupa’nın dört bir yanındaki müzelerde sergilenen parçalar hâline geliyor âdeta. Sürgündekilerin her biri, Berlin’in bitpazarındaki tezgâhlarda alıcısını beklercesine var olmaya çabalıyor: “Berlin’in bitpazarları gündelik yaşamın, geçmişin ve şimdinin açık müzeleridir. Berlin bitpazarlarında zamanlar ve ideolojiler uzlaşır, gamalı haçlar kızıl yıldızlara karışır, birkaç mark karşılığında her türlü şey alınabilir. Berlin bitpazarlarında, ayakta kalmayı başarmış farklı rütbelerden üniformalar, uyumlu bir yığın oluşturacak şekilde üst üste durur; sahipleriyse uzun zaman önce ölüp gitmiştir. (…) Berlin bitpazarlarında doğu batıyla, kuzey güneyle ticaret yapar; Pakistanlılar, Türkler, Polonyalılar, Çingeneler, eski Yugoslavlar, Almanlar, Ruslar, Vietnamlılar, Kürtler ve Ukraynalıların tümü, bitpazarında, o zaman çöplüğünde, yitip gitmiş bir gündelik yaşamın hatıralarını satar. Oradan kimsenin ihtiyaç duymadığı şeyleri satın alabilirsiniz: Başka insanların aile albümleri, çalışmayan bir saat, kırık bir çiçek vazosu…”
Ugrešić’in Koşulsuz Teslimiyet Müzesi’nde anlattığı yaşama, kaybetme, kaybedilenleri anımsama ve zorunlu olarak adım atılan yeni yaşamda yersiz-yurtsuzluğu ve sürgünlüğü güçlü bir şekilde hissetme durumları (yakın) geçmiş ve şimdi gerilimine denk geliyor. Başka bir deyişle Yugoslavya’nın, hatıraların ve ilişkilerin parçalanışı ile savaş arasında ülkeden kaçanların kurduğu yeni yaşam gerilimini anlatılarla ve hikâyelerle, unutmalarla ve hatırlamalarla birbirine iliştiriyor Ugrešić.
Koşulsuz Teslimiyet Müzesi, Dubravka Ugrešić, Çeviren: Elif Zeynep Yıldırım, Everest Yayınları, 320 s.

