Yazı ve Yazarlık Üzerine Psikanalitik Bir Okuma

Meltem Güler

Biz sıradan insanlar, o tuhaf varlığın, yaratıcı yazarın, malzemesini hangi kaynaklardan aldığını ve bu malzemeyle üzerimizde nasıl böyle bir izlenim bırakmayı ve belki de kendimizin bile hayal edemeyeceğimiz duyguları nasıl uyandırdığını her zaman yoğun bir şekilde merak etmişizdir.

 —Sigmund Freud, 1908

Metin Turan’ın Beyaz Güzel Bir Boşluk adlı kitabı, bu başlıkla ve kitapta yer verdiği yazar seçkisiyle yalnızca bir inceleme kitabı olmanın ötesine geçiyor: başlığın çağrışımları üzerinden yazının işlevi ve yazarlık meselesinin kendisine dair bir düşünme alanı açıyor.

Beyaz Güzel Bir Boşluk! Ernest Hemingway’in bir yazarın “beyaz boğa” ile yüzleşmesine benzettiği boş kâğıttır bu beyaz boşluk… Evet! Hemingway, boş sayfayı “beyaz boğa” olarak adlandırmıştı; yaratıcıların yeni eserler üretme çabası içinde bir şekilde karşı karşıya gelip boyun eğdirmek zorunda kaldıkları tehditkâr bir yaratık. Hemingway, edebiyat yazıları için “muhtemelen yazının en zorlu zanaatı” der; zor iştir yani beyaz boşluğu doldurmak. Kemal Tahir’e göre, dünyanın en doymaz şeyidir o boş beyaz kâğıt. Tasavvuf ise başka bir şey söyler o boş beyaz kâğıt için: Bağlılık, biat, itaat etmek… Bu üç zor fiili gerçekleştirmenin en şaşaalı yolu dervişin mürşidine sunduğu bir zarftır boş bir kâğıt, bir kalem, bir de silgi. Kâğıt ömür demek; kalem ve silgi ise, “benim hayatım sen yazarsın, sen silersin” demek. “Ben hiçim, azametinin karşısında acziyetimin bilincindeyim; sen ne yazarsan güzel, sen neyi silersen güzel” demek… “İstediğin gibi yaşat, istediğin gibi öldür” demek! İnsanı, insan-ı kâmil yapan yoldur tasavvuf ve de en etkili şeklini edebiyatta bulmuştur.

Beyaz Güzel Bir Boşluk başlığı, yazma eylemi ve yazarlıkla ilişkili olduğu ölçüde psikanalize aşina olanlar için bir tür Joycecu reçete sunar. Kitabın kapağı bu başlıkla adeta ‘boşluğu doldur’ talimatı verir: yazarın ‘ben’i tarafından yönetilen tutarlı bir temsil ekonomisi beklentisi olmadan. Lacan’a göre, Joyce’un yazıları ‘boşluk üzerine kuruludur’; başka bir deyişle, ‘kapatılmış’ bir öznelliği kurtarma girişimi olarak ‘sıfırdan’ başlar. Böylece “beyaz güzel bir boşluk” yalnızca boş beyaz bir kâğıt, bir sayfa değil, öznenin kendini yeniden kurduğu yazının alanıdır. Dolayısıyla psikanalitik bir okuma, Metin Turan’ın Beyaz Güzel Bir Boşluk kitabının tanıtım yazısı olmasının ötesine geçerek, bu başlığın bize açtığı düşünce alanıyla psikanaliz ve estetik arasındaki karşılaşmanın merkezi konumunu daha net şekilde gösteren bir yere doğru yönelmeyi gerektirir: yazı ve yazarlık meselesi.

Metin Turan’ın kitabında Yaşar Kemal ilk yazı olarak yer alır; bu yerleşim tesadüf değildir. Lacancı bir çerçeveyle bakıldığında, Yaşar Kemal’in yazma pratiği Joyce’unkiyle akrabalık taşır. Edebiyatçılar da Yaşar Kemal’i anlatırken; “James Joyce için Dublin ne ise Yaşar Kemal için de Çukurova o” diyerek aralarındaki bağlantıyı dile getirmişlerdir. Ancak bu konuda psikanalitik bir okuma yapılmamış… Bu yazı da bu boşluğu doldurmaya odaklanmıştır.

James Joyce, 1937
Kaynak: https://blog.nationalmuseum.ch/en/2023/11/finding-james-joyce-in-zurich/

Lacan’ın Joyce’a yönelmesi, edebiyatı söylemsel analiz alanının ötesinde bir hareket olarak okuma arzusunu somutlaştırır. Joyce’a dair ‘topolojik’ okuması, tarihsel anlatıda ve Lacancı ‘yazı’da ‘gerçek’ sorunu, yazarlığa ve öznelliğe yaklaşmanın yeni bir yolu olarak özetlenir. Bu andan itibaren İrlandalı büyük usta Joyce ile bizim büyük ustamız Yaşar Kemal arasında derin benzerlikler de ortaya çıkar. Yaşar Kemal’in yazarlığının oluşum sürecinde üç büyük travma söz konusu: İlki, ailenin büyük bedeller ödeyerek ata topraklarını terke zorlanması; ikincisi, gözünün önünde babasının evlatlık olarak alıp büyüttüğü çocuk tarafından öldürülmesi ve üçüncüsü, kaza sonucu genç yaşta sağ gözünü kaybetmesi. Tüm bunlar, Joyce’un travmalarıyla çok benzer!…

Göç ya da sürgünle başlayalım: Birinci Dünya Savaşı çıktığında, Yaşar Kemal’in ailesiyle birlikte ikamet ettikleri köyden ayrılıp Van’dan Diyarbakır’a, buradan da Çukurova’ya bir buçuk yıl süren göç sonucu gelmesi ve Joyce’un da özgürce okuyup yazabilmek için 1902’de doğduğu şehir Dublin’i terk ederek Paris’e gitmesi, bir göç veya sürgün hikayesinin farklı versiyonlarıdır. Joyce’un Dublin’e ilk zorunlu dönüşü, annesinin hastalığı sebebiyle ve kısa süreli bir ikameti kapsayacak şekildedir. 1905’te yeniden terk eder Dublin’i… Bu kez rotasını İtalya’ya doğru çevirecektir. Kişisel macerası İtalya’nın ardından gelen Zürih seferi ve nihayetinde Paris’teki ölümüyle son bulduğunda, geriye dört şehirde yaşayıp tek bir şehri yazarak inşa ettiği o bilmeceli külliyatı kalacaktır sadece. Dublin’den seslendiği dünya, dünyadan Dublin’e seslenişi ya da… Sahne hep Dublin’dir, tıpkı Yaşar Kemal için sahnenin Çukurova olması gibi. Joyce, tarihçilerin “tarihinin nesnesi” olarak alması gereken şeyde herhangi bir şeyin gerçekleştiğini kabul etmeyi reddeder. Haklıdır, çünkü tarih bir kaçıştan ibarettir ve sadece toplu göçler anlatılır. Bünyesinde belirsizlik, “boşluk” ve uzaklık barındıran sürgün ya da göç, kimileri için zorunlu kimileri için bireysel bir tercihtir. Joyce, sürgüne—bu gönüllü bir sürgündür—gönderilmesiyle, verdiği hükmün ciddiyetini doğrular. Tarihe yalnızca sürgün edilenler katılır: İnsanın bir bedeni olduğuna göre, beden aracılığıyla ona sahip olur. Habeas corpus’un tersi. Kargaşanın bir parçası olduklarını düşünenler de yerlerinden edilir; planladıkları sürgünü merdiven haline getirmek onları kör eder. Joyce, iyi adım atmayı bilen bir kişidir; merdiveni mantıksal tutarlılık derecesine kadar yükseltmiş, onu ustaca korumuştur. Yaşar Kemal de öyle değil midir?

Gelelim babalık işlevinin başarısızlığı ya da baba eksikliği konusuna: Bu söz konusu olduğunda, Lacan’ın Joyce hakkında ortaya koyduğu sinthome kavramını anlamak gerekir. Lacan’ın üçlü düzeni “Gerçek, İmgesel ve Simgesel (réel, imaginaire, symbolique)”, insanın içinde yaşadığı iç içe geçmiş üç farklı düzlemi ifade eder. Özne, bu üç düzenin iç içe geçtiği birbirine düğümlenmiş bir hatlar alanında devinerek kendi öznelliğini inşa eder. Lacan Seminer XX’de (1972-1973), bu üç düzenin yapısal bağımlılığını, üç halkadan herhangi birinin kesilmesinin diğer ikisinin de ayrılmasıyla sonuçlandığı, topolojik bir şekil olan Borromean knot (Borromean düğümü) ile göstermiştir.

Borromean Knot (Düğümü)

‘Gerçek, simgesel ve imgesel’ olanın tutarlılığı, bir dairenin tutarlılığına benzer ve daire bir deliği varsayar. Ancak deliğin mantığı ya da semptomun boşluğunun mantığı, bunun basitçe bastırılmış bir başlangıç noktasına geri dönmek, devam etmek meselesi olmadığıdır; semptomun deliği bir tür sıfırdan yaratım, yani yeni bir başlangıç noktası yaratır. Sinthome, Borromean düğümüne dördüncü unsuru olarak dahil edilir. Lacan Le Sinthome’da (Seminer XXIII, 1975-1976), gerçek, simgesel ve imgesel üçlüsüne dördüncü bir terim olan sinthome’u ekleyerek, insanın simgesel düzene dahil edilmesi yerine, Joyce’u, göstereni bedene özel ve benzersiz bir şekilde bağlayan biri olarak sunar: Dördüncü düğüm, aslen Baba-nın-Adı’dır (ancak artık simgesel düzenin bir unsuru olarak kabul edilmemektedir). Onu simgesel düzenin dışında, dörtlü Borromean düğümünün dördüncü halkası olan sinthome olarak yeniden kavramsallaştırmak, Baba-nın-Adı’nın yalnızca bir özelliği olduğu yeni bir genellemeyi ima eder. Sinthome kavram olarak, gerçeği, simgesel olanı ve imgeseli birbirine bağlayan üst-düzey bir genelleme, işlevsel bir unsurdur. Sinthome, gerçek, simgesel ve imgesel olanın kayıtlarına göre eksantriktir; ancak paradoksal bir şekilde, Baba-nın-Adı başarısız olduğunda, Baba-nın-Adı’nın işlevsel bir eşdeğerinin aday gösterilmesi yoluyla gerçek, simgesel ve imgesel olanı birbirine bağlar. Aday gösterme, hem insanın dile tekil olarak dahil edilmeyi seçmesini hem de öznenin babalık işlevinin yokluğuna rağmen, kendi egosunu Baba-nın-Adı’nın işlevsel eşdeğeri olarak aday gösterip psikozdan kaçmasına kadar uzanan ve öznenin kendine bir isim yaptığı süreci içerir. Lacan için sinthome, adlandırmanın göndergesi veya sonucudur. Öyleyse, Joyce örneğinde olduğu gibi, Yaşar Kemal de (edebi isim), Kemal Sadık Gökçeli’nin (asıl adı, insan) semptomudur; Yaşar Kemal’in eserleri, onu aklı başında tutan eksik baba göstereninin yerine geçer.

Sinthome düğümün çözülmesini önler.

Özellikle gerçek babanın eksikliği, Joyce’u olduğu gibi Yaşar Kemal’i de Baba-nın-Adı’ndaki eksikliği tamamlayacak yedek baba figürleri aramaya yönlendirir. Bu, Joyce’un Ulysses’inde Bloom ve Stephen’ından, Yaşar Kemal’in Yılanı Öldürseler romanında Hasan ve Halil’den yaratılmış baba-oğul figürlerinde açığa çıkar. Yaşar Kemal’in romanında Hasan’ın babası Halil, annesi Esme’ye tecavüz etmiş ve öyle evlenmiştir. Ancak Esme’nin sevgilisi Abbas tarafından romanın başlarında öldürülür. Babasının kanı yerde kaldığı için Hasan’ın babaannesi, annesini öldürmesini ister. En sonunda baskılara dayanamayan Hasan, annesini, Ali amcasının verdiği babasının tabancasıyla öldürür. Anne bedeninin Baba-nın-Adı tarafından ‘öldürülmesi’, psikozun başlangıcını önlemenin tek yolu olarak varsayılır. Lacan için bu; yazının en saf biçimi, Borromeon düğümünün topolojisidir. Bu topoloji, Joyce’un belirli bir ‘semptomatik’ düğüm biçimi olarak okunmasına uzanan Lacancı teoriyle ilişkilendirilebilir; aynı zamanda Lacancı psikoz teorisinin yeniden formüle edilmesi ve aynı zamanda sanata psikanalitik yaklaşımda yeni bir gelişmedir. Joyce, ‘bitmeyen yazılarıyla kendisi için nasıl bir ‘Baba-Adı’ yaratıp, böylece kendini baba yapıyorsa, Yaşar Kemal için de yazı, kopmuş bağların yeniden birleştirilmesi, protez bir babalık işlevi görür.

Lacan’ın tezi, Joyce’un yazılarının ‘eksik Baba-Adı’nı tamamladığıdır. Yaşar Kemal’in gözlerinin önünde babasının, evlatlığı tarafından öldürülmesi ve bunun kekemeliğine sebep olması, bizi bu Lacancı teze götürür. Joyce’un babaya ait ‘semptom’a çözümü—öznelliğini duvarla kapatmaya, konuşan özne konumunu almasını engellemeye çalışan duruma verdiği yanıt—babanın egemen olduğu özdeşleşme sahnesinden uzaklaşarak, ‘otistik’ bir dil deneyimine yönelerek, yazan bir varlık olarak ‘özdeşleşmek’tir. Böylece Joyce ve Yaşar Kemal, Öteki’nin çöküşünde, radikal ‘otistik’ bir anlamda kendi başına bırakılmış kendi ‘Yaratıcısı’ haline gelir: Bu durumda onlar için dil ‘gerçek’te ortaya çıkar, yalnızca ‘canlı’ özdeşleşmede, ‘ben’in (gerçek: semiyotik, somatik) yazının kendisindeki tekil konumunda ustalaşılabilen bedensel bir deneyim haline gelir. Babanın acı dolu ölümünün saf totolojisi, Yaşar Kemal’in metnine yansır; böylece ‘buradaki boşluk’, yazının görünmez ve travmatik merkezi haline gelir. Beden, ‘hepimizin sahip olduğu bir delik’ içeriyorsa ve imgesel tutarlılığı sorgulanamayacak veya yorumlanamayacak kadar büyük görünüyorsa, biz de aynı şekilde, ‘burada’, bu metinde somutlaşan anlamlandırma alanına dalarız. Travmatik delikten çıkan bedensel ‘öz’, Lacancı bir epifaninin yorumlanmasında, imgesel olanın (ve dolayısıyla herhangi bir anlamsal ‘öz’ün) düğümden kopuşuna, sinthome’un metinsel örneğiyle zenginleşmesine karşılık gelir. Dolayısıyla sinthome, gerçek, sembolik ve imgesel düğüme belirli bir tutarlılık kazandırır, psikotik çözülmeyi engeller. ‘Radikal haciz’de çökmüş olan özneyi sanatsal bir kurgu olarak yeniden kurar.

Semptom, öğretisinin son dönemlerinde Lacan için özneyi düşünmenin yeni bir yolu haline gelir ve öznelliğin tüm çerçevesini yazı temelinde yeniden icat etmeye çalışır. Lacan’ın özne teorisinin yoğunlaştırılmış versiyonunu, Lacan’ın sinthome’u, ustalıktan vazgeçmiş aziz insanla (saint-homme) ve ardından Aziz Thomas Aquinas’la (sinthomaquinas) özdeşleştirerek Joyce’u “edebi bir aziz” olarak ilan etmesinde bulabiliriz: hakikat ve bilgi veya zevk/jouissance ve semptom arasında bölünmüş bir versiyon. Joyce’un yeni bir semptomu, yani sinthome’u ya da başka bir deyişle yazının sağladığı kadarıyla zorlayıcı bir tekrarı, “Öteki’nin yapısal ve kabul edilemez jouissance’ı için dilsel bir boşalmayı” ortaya koyduğu görülmektedir. Yaşar Kemal de “içindeki manevi doluluğu boşaltmak” için yazar ve Metin Turan onu “mecbur anlatıcı” olarak niteler: “Böyle mecbur insanları çoktur onun. Kendisi de öyle: Mecbur bir anlatıcıdır. Bu mecbur anlatıcının bir de bilen yanı vardır. Bildiği için mecburiyetinin zorluğuna katlanır” (Beyaz Güzel Bir Boşluk, s. 23). Lacan’ın ifadesiyle, “Joyce’a göre, yazmak ego için mutlak surette elzem” ise, Turan’ın satırlarında “Yaşar Kemal için de bu böyledir”. Joyce, Lacan’ın “edebi azizi”dir; Yaşar Kemal de Türkiye’nin…

Freudyen metapsikolojide ‘boş sayfa’ olarak adlandırılan yüceltme, estetiğin travmatik gücünün psikanalitik özne tarafından tamamen emildiği veya tercüme edildiği, bir şekilde yazarın hâkimiyetinin bir bileşenine dönüştürüldüğü süreci adlandırır. Ancak Lacancı tanımıyla yüceltme, artık tercüme edilemez bir das Ding/Şey’in, temsil alanına extimate olanın yerini işaretler ve sanatı semptomla açıklama yoluna gider. Semptomu bilinçdışından ayırma fikri—ki klasik psikanaliz için düşünülemez—, Lacan’ın, estetiğe psikanalitik yaklaşımın yol açtığı sorunlara getirdiği radikal bir çözümdür. Semptom, Lacan için özneyi düşünmenin yeni bir yolu haline gelir. Semptom fikri önceden beri var olsa da Lacan öğretisinin son döneminde öznelliğin tüm çerçevesini “yazı” temelinde yeniden icat etmeye çalışır. Bir semptomun yorumlanması her zaman belirli bir ‘özneleşme’ içerir (analizde özel öznenin etkisi, aktarımda üretilen savoir’ı varsayar): konuşan öznenin, ‘yazma sürecinin’ dilsiz, anlamsız ‘şifrelenmesi’ içinde bir anlamlandırma alanının açılması olarak tanıtılması veya varsayılması. Yazılı olan—veya semptom olarak yazı—gerçeğe girişe izin verir, çünkü harf hiçbir şekilde duyusal doğayı temsil etmez, tam anlamıyla onun yerine geçer. Lituraterre’de (2013: 329) Lacan, harfin ne olduğuna ilişkin birkaç dolaylı betimleme sunar; onu Gerçek ile simgeselin sınırı olarak konumlandırır. Nitekim şöyle der: “Harf (letter), daha uygun bir ifadeyle… kıyısal (littoral) değil midir?, yani bir alanın bütünüyle diğeri için bir sınır oluşturduğu figürü meydana getirir; öyle ki bu alanlar birbirlerine yabancıdır, karşılıklılık noktasına dahi ulaşmazlar.” Buradaki “onlar”, jouissance ile bilgidir. Harf (letter), bu ikisi arasında bir yerde, bir ‘kenar’ olarak konumlanır. Philip Dravers, bu eşiksel konumu—ve aynı zamanda onun etkisini—son derece zarif bir biçimde betimler; bu betimleme, bizi harfin ve yazının ya da harf ile edebiyat arasındaki ilişkinin daha iyi anlaşılmasına yaklaştırır:

Gerçekten… eğer bilinçdışı Freudyen anlamda bir bilgi ise, başka bir deyişle jouissance’la bağlantılı bir göstergeler ağı ise, her şeye rağmen, kenarı olmayan bir bilgi değildir ve bu kenar, bilgi ve jouissance alanlarını ayıran harftir; aynı zamanda onları kendi kenarında oluşturduğu metin içinde birbirine bağlar (Dravers, 2004: 206).

Harfin/yazılı sözcüğün, simgeselde konumlanan gösterenin çalışmasına indirgenemeyeceğini, gerçeğe ait olduğunu savunan Lacan için “yazılı sözcük, gerçeğin simgesele girdiği sınır veya kıyı çizgisi”dir ve bundan dolayı harf, sesten daha açık bir şekilde maddi olarak kabul edilir. Bu ifade, öznenin simgeseldeki gerçeğin cevabı (la réponse du reel) olduğu iddiasıyla bağlantılı olarak anlaşılmalıdır. Yazılı olan, merkez ile yokluk veya bilgi ile jouissance arasında bir sınır, bir kıyı şerididir. Dahası, yazının oluşturduğu “boşluk”, jouissance’ı her zaman karşılamaya hazır olmadığı için objet a’dan farklıdır. Bu “yaklaşılması çok zor olan boşluk”, yine de objet a aracılığıyla yönetilebilir. Öyleyse sinthome, kendini bilmeyen saf bir bilgi birikimidir ve yazının kendine bir isim yaptığı, edebiyatın bilim veya “kıyı gerçeği” statüsüne yaklaştığı yerdir.

Yazılı olanın yalnızca bir telaffuz öznesinin varlığına karşı çıkması değil, aynı zamanda doğa ile kültür, kaya ile ses arasındaki uçurumun bir kalıntısı olarak ortaya çıkmasıdır mesele: Ve nihayetinde, söz konusu olan olumlu ve ampirik görünümüyle yazı değil, daha temelde, kökeni “her zaman-zaten” yerinden oynatan iz, ötekiliğin izidir. Yazı, yeryüzü, sınır ve toprak olarak zamansal bir itici güç aşılar: Yazılı metnin, içinde gerçekten hiçbir şey olmadığı ölçüde bir geleceği vardır. Başlangıçta orada olmayan bir kökenin bu yerinden edilmesi, “gösterenin gösterileni doldurması” olarak yazının işlevidir. Lacan’ın, Joyce’ta yazılı olanın işlevini tanımlamak için doldurma örneğine başvurması tesadüf değildir: Çünkü Joyce, neden ‘kendisinin bir kitabı olduğuna inansın ki?’ Kendini bir kitap yapmak ne fikir!

Sinthome’un statüsü, salt bir yüklem, ‘özne-Joyce’un bir niteliği, sahip olduğu bir şey değildir; daha ziyade özel bir özdeşleşmenin, ‘kendi kaleminden çıkmış’ edebi bir imzaya kendini kazıyan bir ‘ben’in mekânıdır. Başka bir deyişle, Joyce da Yaşar Kemal de sinthome’dur; dördüncü ‘unsur’dur, düğümün başlığıdır. Böylece düğümün bileşenlerinden biri paradoksal bir şekilde düğümün tamamıyla, ‘düğümlülüğünün’ özsel kimliğiyle örtüşür. Joyce’un ve Yaşar Kemal’in ‘radikal kapatma’ya verdikleri yanıtı somutlaştıran ve böylece, kaybolmuş ‘Ben’in sinthomatik yazı örneğinde yeniden kazanıldığı eylem, bilinçli bir eylemdir. Joyce’un psikanalizin divanına yatmayı reddetmesi de bundandır; o, kendi gerçekliğini bilen biridir. Yaşar Kemal için “Kendi gerçekliğini çok net gören bir yazardır” diyor Metin Turan (Beyaz Güzel Bir Boşluk, s. 32). Öyleyse Joycecu düğüm, bilinçdışı öznenin heteronom anlamlandırma örneğiyle güvence altına alınmaz; kendi kendini oluşturan bir yazıya, bir otografiye dayanır. Yaşar Kemal’in anlatısı, iyi bir belgesel niteliğinde, yaşadığı dönemin özelliklerine kaynaklık eden bir otografidir nihayetinde…

Sinthome, okuyamadığı şeyi yazar. Joyce’un glokom nedeniyle bir gözündeki görme yetisini tamamen kaybetmesi, sonunda fiilen kör olması, Yaşar Kemal’in de talihsiz bir kaza sonucu bir gözünü kaybetmesi, her iki edebi ismi de ‘Tekgözlü’ görüşe yönelik saldırıyla temsili bir ‘anonimliğe’ fırlatır. Bu tekinsiz boyut, otoriteyi baltalamakla, onun yasa koyucu tablolarını gürültülü eleştirmen kalabalığına ifşa ederek ihlal etmekle tehdit eder. Metin Turan’ın da ifade ettiği gibi;

…onun her bir yapıtı bu coğrafyanın çoksesli kültürel zenginliğinin damıtılmış anıtlarıdır. Onun yapıtları bütün dayatmalara, resmi söylem ve özerk olmayan akademinin iktidar tarafından şekillendirilmiş dayatmacı müfredatlarına, ayrıca onu talimleyenlere karşı, o paradigmayı kırıcı bir işlev üstlenmiştir. Yaşar Kemal’in, folklorculuğu ile ilgili en somut gösterge budur (Beyaz Güzel Bir Boşluk, s. 32-33).

‘Görünürün kaçınılmaz kipi’, hem Joyce hem Yaşar Kemal yazılarının kalıcı bir konusudur. Eğer sinthome, Lacan’ın iddia ettiği gibi, ancak les yeux fermes (gözler kapalı) olarak düşünülebilecek bir topolojinin parçasıysa—çünkü imgeselin temsili sınırlarından bir kopuşu simgeler—bunu Joyce ve Yaşar Kemal metinlerinin görme ve körlükle bitmek bilmeyen meşguliyetinde (ki bu aynı zamanda Joyce’un ve Yaşar Kemal’in kendi gerçek semptomatik göz kaybıyla da bağlantılıdır) aramaya çalışabiliriz. Her ikisi de kalemi eline aldığında körlüğü ortadan kalkıyorsa, bu onların durmaksızın yazılarını bir semptom ya da sinthome olarak doğrulayacaktır. Nihayetinde bir semptomun ‘edebi’ statüsü—beden üzerindeki etkisinin sanatsal yaratımın ritimleriyle bağlantılı olması—bedenin ‘imgesel’ ve ‘gerçek’ olarak ayrımını yerinden eder veya ortadan kaldırır. Her iki yazar da görünür olanı bir şekilde ‘dışarıda’, yani gören öznenin etki alanının ötesinde bir şey olarak tasavvur etse de içinde hareket ettiği görsel alan yine de büyük ölçüde ‘merkezlenmiş’tir; Merleau-Ponty’nin terimiyle “otoskopik”tir. Doğa; onlara, tutarlı bir yazar varlığı tarafından imzalanmış ‘okunabilir’ bir metin sunar gibi görünür. Roman karakterleri, Lacan’ın Seminer XI’de geliştirdiği terimleri çağrıştıracak şekilde ‘bakıştan bir sığınak’ sağlar: skopik ve edilgenlikten kurtulmayı sağlayan tanımlayıcı bir yapı… Bu roman karakterleri, kendi bilmecesini çözdüğü ölçüde Joyce’dur, Yaşar Kemal’dir. Ancak karakterler burada tam da ‘Freudcu’ bir çözüm, bilmeceyi ‘mevcut’, tamamen okunabilir kılacak kesin bir Lösung sağlamayı reddetmek olarak ortaya çıkar. Joyce’un ve Yaşar Kemal’in bilmecesi, otoritenin özel bir tür feshi olarak yorumlanabilir. Eğer ‘bilmecenin türü, bir yerde bir çözüm olması gerektiğini temel bir uzlaşım olarak’ varsayarsa, soran kişi teoride ‘bilgiye sahip olan kişidir’, bu yazarların roman karakterlerinin cevabı ‘olumlu bir bilgiyi’ değil, ‘bilgideki boşluğu’ ortaya çıkarır. Öyleyse Joyce’un ve Yaşar Kemal’in metinleri, Freudyen bilgide belirli bir boşluğu temsil ettiği ölçüde, onları sinthome’u ayrıntılı olarak açıklamanın bir yolu olarak okuyabiliriz…

Metin Turan’ın kitabında ikinci yazı ise, Adalet Ağoğlu’na odaklanır. İlginç olan; Ağaoğlu’nun romanlarında bilinç akışı tekniğini kullanması ve bu tekniğin romanda en yetkin uygulayıcısı olan James Joyce’u tekrar/yine karşımıza çıkarmasıdır. Modernist romanın öncülerinden biri olan Joyce, Ağaoğlu’nu da etkilemiştir. Modernist romanın amacı, yeni hayat gündemiyle yeni insan tipini/bireyi ve onun iç dünyasını, algılarını, korku ve endişelerini dile getirmektir. Modern hayata tutunamamış, yalnız, iletişimsiz, topluma ve kendine yabancılaşmış insanı ele alıp onun bilinçdışını ve gerçeklik algısını irdeler. 1970’li yıllardan itibaren tüm unsurlarıyla edebiyatımızda yerini alan modernist roman; dünyaya bakışımızda, edebiyat anlayışımızda, birey algımızda ve estetik unsurlarımızda yaşanan değişimin romanıdır. Bu değişim içerikte, biçimde, kurguda olduğu gibi anlatım tekniklerinde, zamanın ve de mekânın kullanımında kendisini gösterir. Metin Turan da Ağaoğlu’na dair yazısına “edebiyat yapıtları ile toplumsal değişim arasındaki bağıntı”yı vurgulayarak başlar:

1970’li yıllar Türk edebiyatının düzlemi genel hatlarıyla anımsanırsa, Adalet Ağaoğlu’nun Yüksek Gerilim’de yer alan hikâyelerinin, bir yanıyla yazınsal gelişmemize nasıl bir katkı ve dolayısıyla etki yaptığı, bununla beraber toplumsal değişmedeki ayrıntıları kavramamıza da getirdiği açıklık daha bir anlaşılır olmaktadır (Beyaz Güzel Bir Boşluk, s. 38).

Ağaoğlu, romanlarıyla toplumsal değişimin bir göstergesi olurken Joycecu bir tarzı benimser:

Joyce’un Ulysses’ının 16 Haziran 1904’te Dublin’de geçen “tek bir günde”, üç ana karakterin zihin dünyalarındaki yolculuğa odaklanması gibi, Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak romanının kurgusu Aysel’in saat 07.22’de bir otele gidip ölmeye yatmasıyla başlar ve saat 08.49’da oteli terk etmesiyle sonlanır. Ağaoğlu’nun Göç Temizliği de benzer şekilde Ankara’dan İstanbul’a taşınma süreci içerisinde çalışma odasında geçirdiği üç-dört saatlik bir zaman dilimini kapsayan bir anlatıdır. Göç Temizliği’nde Joycevari göç/sürgün motifiyle de baba işlevinin çökmesiyle de karşılaşırız. Göç Temizliği ve Ölmeye Yatmak romanlarında yer alan, kendileri medeni davranışın aczi içinde boğuldukça özellikle yakınlarındaki kadınları da boğan babaları/Salim Efendileri gösteren metinler, baba ve onun temsil ettiklerine karşı durma niteliği taşır. Baba ile iletişimsizliğe dayalı aile-içi ilişkilerinde giderek kimsenin birbirini anlamadığı, anlamadıkça gizlendiği, gizlendikçe anlamadığı bir gerçekliğin deneyimlenmesidir söz konusu olan. Göç Temizliği’nde kendisine çok istediği “yazı” makinesini alan babasına ne kadar sevindiğini gösteremeyen, hatta babasının da kızını yine sevindiremediğini zannettiği bir baba-kız ilişkisi anlatılır. Baba-kız arasında karşılıklı bir mesafelilik, karşılaşamama hali söz konusudur. “Baba ile oğul, baba ile kız arasında olan şey bir yaşam biçimi, bir yaşama öğretisi…” (Göç Temizliği, s.124). Bu öğretiler, kendiliğinden öğrenilir ve öğretilir, nesilden nesile yaşanarak aktarılır. Bu öğretilerin kurduğu düzende toplumsal yargılarla karşılaşmalar, ‘baba’ dolayımıyla yaşanır (Sönmez, 2021: 89-90).

Yaşar Kemal
Kaynak: https://www.soylentidergi.com/turk-edebiyatinin-ulu-cinari-yasar-kemalden-20-siir/

Freudcu psikanalizin Oedipus’a dayalı ‘baba’sı, kolektif olarak miras alınan bu mit nedeniyle bir şekilde oğul-baba kültünü ve bu sayede ataerkilliği kurar. Bir yanda, oğullar ve potansiyel babalar; diğer yanda, kızlar ve potansiyel annelerin olduğu bu sistemde, toplumsal cinsiyet nitelikleri de karşıtlıklar üzerinden tanımlanmak zorundadır. Böyle bir sistem aynı zamanda bu özellikleri üreten durumları yaratmaya da meyillidir, böylece bütün bu şey kendi kendini doğrulayan bir kehanet haline gelir. Ancak 70’lerden itibaren ‘baba’ figürünün büyük çaplı bir çöküşüne tanıklık edilir. Psikanalizin Etiği Semineri (Seminer VII-1959-1960), Lacan’ın Baba-nın-Adı’nı açıkça bir yüceltme olarak tanımladığı yerdir ve ayrıca, Freud’un da çoktan sormuş olduğu bir soruyu sorar: ataerkil otoritenin temeli nedir? Dönüm noktası 1963’te, Les noms du père Semineri’yle (Baba-nın-adları ile sesteş olan bu ifade ironik biçimde “aldanmayanlar yanılır/başıboş dolaşır” anlamına gelir) birlikte gelir. Lacan’ın Baba-nın-Adı”ndan “babanın adlarına” geçmesiyle ortaya attığı yeni formül kayda değerdir: “Öteki’nin Öteki’si yoktur.” Bunun anlamı, güvence-sağlayan bir istisna yoktur; baba ve Oidipus kompleksi, öznenin öteki eksik gösterenlerle—yani, dişilik ve jouissance ile—uzlaşmasına izin veren, yaratımcı yüceleştirmeye indirgenir. Baba-nın-Adı/babanın adları teorisindeki bir geçişe paralel olarak, Lacan dikkatini arzudan jouissance’a ve kastrasyondan objet a’nın yapısal olarak belirlenmiş olan yokluğuna doğru çevirir, bununla Lacancı ‘gerçek’ kategorisinin öne çıkması kastedilir. Orijinal olarak dürtünün gerçeği, toplumsal-cinsiyete-özgün-olmayan biçimde ısrar etmektedir; bu karşıtlık dişile karşılık erilde ikamet eder, ancak simgesel-imgesel karşıtlığının içindedir; çifte bir yokluk nedeniyle daima-ısrar eden bu “boşluk” öznenin oluşumunu belirleyecektir.

Ağaoğlu, “Kendini yazmak yani otonom bir birey olarak kendini anlatmak imkânsızdır. Ancak kendini belirli ilişkiler ağı içinden, yaşadığı karşılaşmalar üzerinden anlatabilir” diye ifade eder. Ağaoğlu, kendini yazarken aslında kendinden ziyade toplumun kalbinde yer alan boşlukları, antagonizmaları, semptomları yazar. Ve Joyce’un da bize Lacan için ‘öz’ olarak gösterdiği şey semptomdur; bu, onun yazıya dayalı bir öznellik versiyonu geliştirmesine olanak tanıyan şeydir. Bu, psikanaliz ve yazı arasında bir karşılaşma olduğunu gösterir. İlk tanımıyla ‘sembolik olanın çökelmesi’ olan yazı, psikanaliz tarafından analiz edilenin konuşmasında varsaydığı-özneyi yorumlama girişimlerinde her gün karşılaştığı aynı türden anlam bilmecesinin bir versiyonu olarak çağrılabilir. Gösterenin ‘oyununu’ en üst düzeye çıkaran metinler bile nihayetinde analitik yorum talep eden, okunması gereken bir şeydir: yazı, simgesel düzende konumlandırılması gereken—bir özneyle bağlantılı—bir semptom gibidir. Öznenin semptomu aracılığıyla haykırdığı şey, arzunun kendi tarihinde ne olduğu gerçeğidir. Ama mesele gerçeğe hak ettiği yeri vermek değil, gerçeklikteki yerimizi almaktır: toplumsal ilişkilerin çatışmalı gerçeği… İşte, “Marx’ın toplumsal semptomun mucidi” olarak, Lacan’ın temel referansı haline geldiği yer burasıdır. Semptom, hakikat ve bilgi arasındaki uyumsuzluğu ortaya koyan şeydir ve sinthome, görünüşe veya objet a’ya dair olmayan bir söylem üreten şeydir. Bu anlamda sinthome trajik bir tekrar değildir, gerçeği adlandırır. Yazar-varlık, yani sinthome; semptomdan zaten ayrılmıştır: Yazmak, öznenin yoksun olduğu anlam içinde yeniden konumlandırılmasına olanak tanır. Sinthome olarak yazma eylemi, özünde bir kendini oluşturma eylemidir. Lacan için öznenin son dayanağı etiktir. Sinthome, saf arzu etiği yerine, estetik bir öz-icat etiğini gerektirir. Ve bu tam da Metin Turan’ın Ağaoğlu hakkında yaptığı saptamalara götürür bizi: “Sağlam edebi yapıtlardan duyumsanan gerçeklik duygusu, onun için dönemin ruhuna sadıklık değil, onu dönüştürebilme estetiğidir” (Beyaz Güzel Bir Boşluk, s. 42).

Metin Turan

Böylece ‘sembolik hadım edilmeye’ ve bedenin ‘öldürülmesine’ dayanmayan yeni bir tür öznellik, Lacan’ın kariyerinin sonunda yeni bir yazma yaklaşımının parçası olarak ortaya çıkar. Ancak Bruce Fink’in Baba-Adı’nı Rock of Gibraltar (Cebelitarık Kayası) olarak adlandırması, Lacancı psikanalizin içinde (ya da ondan miras alınmış) belirli siyasal yatırımların bir göstergesidir. Lacan’ın 1950’lerin sonlarında geliştirdiği “babalık metaforu”nun teatral düzenlemesi, yani kuramsal kurgusu, bu siyasal boyutu görünür kılar. Bu düzende Fallus, “gösteren etkilerinin bütünü”nün—başka bir deyişle anlamın kendisinin—göstergesi olarak açığa çıkar. Fallus, bu sahnede ideolojik bir gösteren olarak belirir; çünkü saf anlamsızlıkla nihai anlamlılığın bu çakışması, totaliter söylemlerin denenmiş ve onaylanmış manevralarını hatırlatır. Tam da bu nedenle, 1970’lerin toplumsal ve siyasal atmosferi; yığınların hak ve özgürlük arayışlarına sahne olduğu, siyaset yoluyla olduğu kadar edebiyat yoluyla da çözüm arandığı bir dönemdir. Türkiye’de modern öznenin kimliğini kuran simgesel yapılar, hem devlet ideolojisinin hem ataerkil temsil sistemlerinin baskısı altındadır. Metin Turan’ın Ağaoğlu’na dair “Tüm edebî modaların dışında kalmayı ve statükoya aykırı düşerek ‘hayır’ diyebilmeyi başardığını unutmamak gerekir” (Beyaz Güzel Bir Boşluk, s. 44) diyerek yaptığı hatırlatmanın anlam kazandığı yer tam da burasıdır. “Ağaoğlu, 1970’lere hâkim ‘gerçekçiliği aynı biçim altında arama’ anlayışını yıkar; yoksulluk ve ezilmişliğin bile ticaretinin yapıldığı siyasal ahlâksızlığa edebiyat düzleminde karşı durur” (Beyaz Güzel Bir Boşluk, s. 42). Baskın ve dışlayıcı temsil sistemlerini eleştirmek adına, 1970’lerde Joycevari bir düşünsel yaratıcılık ve yazı pratiği geliştirir; fallus-merkezli düşünceyi ve eril tahakkümü yerinden oynatmak ister. Ağaoğlu yazılarında ölüm, kayıp, sürgün ve eksiklik temalarıyla yaşama karşı bir tür olumlama üretir; ölüm onun için hem yaşama hazırlık hem konuşulmaz olanı dile getirme biçimidir. Nihayetinde 1970’lerde öznenin kendisi, modernitenin tarihsel travmalarıyla iç içe geçmiş bir kimlik politikasını içerir.

Metin Turan’ın Beyaz Güzel Bir Boşluk’u, Ağaoğlu’ndan sonra şairlerle devam eder ve sırasıyla Ahmet Kutsi Tecer, Niyazi Akıncıoğlu, Ceyhun Atuf Kansu, Cahit Külebi’ye odaklanır. Lacancı psikanalizde, varlık şiirdir; geri alınamayan ama bilinçdışında yazılan şeydir. Lacan şöyle der: “Ben neysem oyum, bu bir delik, değil mi? Oradan, ters bir hareketle—çünkü bir delik, eğer küçük şemalarıma inanırsanız, bir delik döner, daha ziyade yutar. Ve sonra dışarı tükürdüğü anlar vardır, ne tükürür? Adı. Ad olarak babadır-ve adlandırma.” Ve ekler: “Adlandırma, bir delik açtığından emin olduğumuz tek şeydir.” Varlık, dilin cümbüşüyle örtülü bir deliktir; bir delik açan, adlandırmanın adıdır. Dolayısıyla şiir, öznenin aday gösterilmesidir. Şiir, öznenin deliğinin kelimelerin ortaya çıkışını reddettiği yerde yazılır. Bu nedenle de kurgu değildir. Lacan’ın XI. Seminer’in önsözünde “Ben bir şair değil, bir şiirim. Yazılmakta olan bir şiir, bir özne gibi görünse bile” demesinin sebebi budur. Ve sürekli “yazılmaktayım”; bitmemişim, yeniden okunabilirim, hatırlanabilirim… Lacan’ın okuyucusu, “ben” ve özne, şair ve şiir arasındaki ilişkiyi sorgulamalı, tüm bunların arasında yazma olgusunu konumlandırmalıdır—kim yazıyor? Bir şiirde tam olarak ne yazılıyor? Analist şair değildir; çünkü şair, gösterenden hareketle bir şeyler icat eder, onları tanıtır, gösterenler yaratır, ancak gösterenleri gerçeğin yerine koyar. Lacan’ın semptom veya sinthome hakkındaki son bakış açısı, onun iyileştirilmesi gerektiği değil, onunla özdeşleştirilmesi gerektiği yönündedir; sonuçta özne ona bağlıdır. Lacan’ın “Ben bir şair değil, bir şiirim” ifadesine karşılık Colette Soler, “ben”/şiir hakkında şunu yazar: “İmzalanmalı”:

Benliğimi oluşturan, benim yazmadığım ama benim sözlerimle yazılan şiir beni oluşturur; ve bir analiz sayesinde onu imzalayabilirim… Elimizdeki metin eksik olsa bile, lalangue’nin etkileri beni aştığı için imzamı atmalıyım… Bir şiiri imzalamak veya bir semptomla özdeşleşmek, gerçek benliğini tanıyan bir öznenin konumunu belirtmek için kullanılan iki eşdeğer ifadedir… (Soler, 2016: 163).

Böylece semptom ile şiir, şiir ile ‘ben’ arasında ve dolayısıyla semptom ile ‘ben’ arasında bir eşdeğerlik kurulur: eğer semptom imzalanmışsa—eğer düğümlenen bir sinthome ise… Şiir, tıpkı Lituraterre’deki gibi, Borromean topolojik yapısı gibi, hem ‘duyusal etki’ hem de ‘boşluk etkisi’ne sahip olan şeydir. O zaman, öznenin şiir olarak metaforik olmayan bir biçimine ulaşabiliriz: bir şeyin adı artı daha ileri, tatmin edici bir yapı—tüm arzuları destekleyen ve söylem arayan bir kesim veya bir adım.

Psikanalizin ilgi alanı, varlıktan söylemeye varan şeydir: öznenin sözlerini gerektiren ama söylenmesi imkânsız olanı da içerendir. Gerçekliğe bir kayıt olan şiir, Öteki’ni içermez; otistik bir keyiftir. Öteki olmadan Bir’dir. Bu, Öteki’nin analizdeki ve yorumdaki yerini sorgular. Öznenin varlığının sınırlarının hakikat ve bilgi olduğunu savunur. Ancak bu sınırlar varlığı oluşturmaz. Öznenin varlığı, “hakikat varlığı” olarak tanımladığı semptomdur. Nitekim semptomu, kafa karıştıran hakikatin geri kalanını oluşturan şeyden tanımlarız. Bu geri kalan, öznesiz bilgidir; şiirsel değil, şiirin yazımıdır. Lacan’ın Lituraterre’de (2013: 329-331), hakikat ve bilgi olmak üzere iki taraflı bir meseleyi ele aldığına ve bu kez jouissance’ı da buna dahil ettiğine dikkat edilmelidir. Lacan için yazının, bilgi ve jouissance (zevk), simgesel ve gerçek arasındaki eşik olan sınırsal ‘kıyı’ olarak ele alındığını hatırlayalım: “Dolayısıyla hakikat, jouissance’tan dolayı bilgiye direnir. Psikanalizin semptom dediği şeyde keşfettiği budur: aklın karalanmasında kendini gösteren hakikat”, “kendini keyfin çölüne sürgün eden hakikat.” Hakikat kendini sürgün eder ve biz sadece yarım yamalak bir söz duyarız.

Lacan Seminer VII’de (1959-1960), sanatın her şeyden önce boşluk etrafında örgütlenmiş bir şey olduğunu söyler. Edebi sanatlar anlamında baktığımızda; kelime şeyin ölümü olduğu için üretilen her kelime, her anlam boşluğunu doldurur; ancak, bir yandan da boşluğu yeniden üretir. Bu sayede gösteren zinciri işler, kelime simgesele girdiği andan itibaren anlam dünyasında olduğu için gerçekle bağı kopmamıştır; gerçek hala ordadır.

Metin Turan, kitabında psikanalizden de Joyce’dan da hiç söz etmiyor, ama kitabın başlığındaki “Boşluk” sözcüğünün ilk akla getirdiği şey, Lacancı psikanalizde yazı/yazarlık meselesi oluyor benim için… Beyaz Güzel Bir Boşluk; Ahmet Kutsi Tecer’den Cahit Külebi’ye, Ceyhun Atuf Kansu’dan Niyazi Akıncıoğlu’na, Yaşar Kemal’den Talip Apaydın’a, Adalet Ağaoğlu’ndan İnci Aral’a, Hicri İzgören’den Uğur Kaynar’a Türk edebiyatının tanınmış şahsiyetlerine ilişkin geniş bir yelpaze sunuyor bize… Yazarın söz konusu şahıslar çevresinde odaklanmış olduğu konuşma ve yazılarını bir araya getirdiği kitap, yazınsal gelişim ve toplumsal gelişim, göç edebiyatı, gelenek ve Türk şiiri, Türk ve Rus edebiyatları, mitoloji ve folklor, halk kültürü ve popüler kültür gibi konuları içermekte. Ama kitabın başlığı ve yazar seçkisi, psikanalitik bir okumaya kapı aralayarak bizi bambaşka bir yere getiriyor. Turan, Beyaz Güzel Bir Boşluk başlığını ve kitaba aldığı bu yazarları özellikle mi seçti bilmiyoruz, bu da onun bilmecesi olarak kalıyor. Ama son sözü söylemeden kitaptaki bir paragraf dikkatimi çekiyor:

Edebiyatı, günü kurtarma paradigmalarının penceresinden değil de, hayatı okuma ve değiştirme yeteneğindeki edebiyatçının maharetiyle devinim kazanarak dönüştürücü işlev görür. Toplum gibi edebiyat da canlıdır. Öyle olduğu için de tıpkı direngenlikten uzaklaşmış, devingenliği zayıflamış toplumlar gibi çelişkiler yumağını göremeyen, hayata uzak duran edebiyat da direncini yitirir. Güçlü bir tarihsel arka planı yoksa, boşluk onun intihar meleğidir. Yakasına konar, okşar ve öldürür (Beyaz Güzel Bir Boşluk, s. 197).

Kendisi de bir yazar ve şair olan Metin Turan’ın ilk basımı Ağustos 2019’ta gerçekleşen ve Haziran 2025’teki ikinci basımıyla okurla tekrar buluşan kitabı Beyaz Güzel Bir Boşluk farklı okumalara ve boşlukları doldurmaya hazır biçimde raflardaki yerini aldı… Turan, Beyaz Güzel Bir Boşluk’la yalnızca Türk edebiyatına değil, yazı deneyiminin kendisine, yazının işlevine ve yazarlık meselesine dair bir düşünme alanı açıyor. Sadece ‘boş bir sayfa’yı değil, onu dolduran yazıyı ve yazarları anlatıyor bu kitabında. Bu bağlamda, Beyaz Güzel Bir Boşluk üzerinden psikanaliz ile estetik arasındaki karşılaşmanın temel meselelerinden biri olan yazı ve yazarlık meselesine odaklanan bu yazının son sözü: Sanatçının varlığı, sonsuz yorum gerektiren bir şey!

Kaynaklar:

Ağaoğlu, A. (1995). Göç Temizliği. Oğlak Yayınları, İstanbul.

Ağaoğlu, A. (2020). Ölmeye Yatmak. Everest Yayınları, İstanbul.

Dravers, P. (2004). ‘To Poe, Logically Speaking: from “The Purloined Letter” to the Sinthome’, Lacan: Topologically Speaking. E. Raglan and D. Milovanovic (Ed.). Other Press, New York.

Joyce, J. (2012). Ulysses. (Çev. A. Ekici). Norgunk yayınclık, İstanbul.

Kemal, Y. (2025). Yılanı Öldürseler. Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.

Lacan, J. (1976). “Le Sinthome. Jacques Lacan’s Seminar XXIII, 1975-1976”. J-A Miller (Ed.), (Çev. Luke Thurston). Ornicar? 6-11.

Lacan, J. (1981). Seminar XI: The Four Fundamental Concepts of Psychoanalysis. (Çev. A. Sheridan). W. W. Norton&Company, Inc., New York.

Lacan, J. (1992). The Seminar of Jacques Lacan, Book VII: The Ethics of Psychoanalysis 1959-1960. J-A. Miller (Ed.). Routledge, London.

Lacan, J. (1999). The Seminar Of Jacques Lacan: On Feminine Sexuality The Limits of Love and Knowledge, Book XX: Encore 1972-1973. J-A.Miller (Ed.). (Çev. B. Fink). W. W. Norton&Company, New York-London.

Lacan, J. (2013). “Lituraterre”. (Çev. D. Nobus). Continental Philosophy Review 46(2): 327-334.

Lacan, J. (2014). Baba-nın-Adları. (Çev. M. Erşen). MonoKL Yayınları, İstanbul.

Soler, C. (2016). Lacanian Affects: The function of affect in Lacan’s work. (Çev. B. Fink). Routledge, New York.

Sönmez, A. (2021). “Adalet Ağaoğlu’nun Göç Temizliği: “Kendini Yazmak” ve Fatma İnayet’le Karşılaşmalar”. Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar, no. 42: 84-93.

Turan, M. (2025). Beyaz Güzel Bir Boşluk. Ürün Yayınları, Ankara.