Aytuğ Kargı
Ketebe Yayınları, Ömer Saruhanlıoğlu çevirisiyle bu sene külliyatına pek mühim bir kitabı kazandırdı: Octavio Paz’dan Yay ve Lir. 1990 Nobel Edebiyat ödüllü yazarın şiir hakkındaki görüşlerini içeren bu kitap en son 1995’te ERA Yayınları tarafından çevrilmişti (ilk baskısı ise 1991 yılında). Ketebe baskısında kitap, yazar tarafından genişletilmiş ve gözden geçirilmiş İngilizce versiyonundan çevrilmiş. Böylelikle daha önceki baskılarda karşılaşmadığımız metinler ve düzeltmeler/eklemeleri görmek, kitabın kapsam alanını genişletiyor. Bu çeviri ile birlikte 90’larda pek çok şiir dergisine konu olmuş Paz, günümüz şiir camiasında da yerini bulmuş olacaktır.
Paz, Yay ve Lir’de şiire ilişkin herhangi bir tanımlama ve sınıflandırmanın mümkün olmadığını, her şiirin/şairin biricik olduğunu, kendi içlerinde müstakil olarak değerlendirilmesi gerektiği tezini öne sürüyor. Böylelikle edebiyat bilimcilerinin bu zamana kadar olan sınıflandırmaya ve indirgemeye dayalı yaklaşım biçimlerini reddederek şiiri kendisine içkin bir anlam dünyasıyla açıklıyor: imge ve ritim. Bu iki kavram çerçevesinde şiirin niteliğini çeşitli antik uygarlıkların ayin törenleri ve mitolojilerinden hareketle açıklıyor. Açıklamalarında tanımlama çabalarının tarihsel sürecinden bahseden Paz böylelikle şiirin tarihsel gelişimini de anlatmış oluyor. Paz, kitabın girişinde şiirin teorisyenler ve/veya edebiyat bilimcilerinin sınıflandırmaya dayalı inceleme metodunun şiirin kendisine dair herhangi bir çıkarım içermediğini savunuyor. Temel önermesi ise oldukça geçerli gözüküyor:
“Sınıflandırmak anlamak değildir, kavramak hiç değil. Bütün sınıflandırmalar gibi adlandırmalar da birer araçtır. Fakat dışsal bir düzenlemenin ötesinde, daha derin ve kapsamlı bir amaç için kullanılmak istendiğinde işe yaramayan bir araçtır. Asıl eleştirilmesi gereken bu geleneksel adlandırma yönteminin anlamsız ve saçma uygulamasıdır.”
Paz, psikanalitik yöntemden tarihselciliğe kadar tüm teorik yaklaşımların şiirin yapısına odaklanarak şiirin kapsam alanına ilişkin bir yorum ifade etmediğini, şiirdeki anlamın sadece kendi içerisindeki dünyada aranabileceğini ve böylelikle şairin sadece söz konusu olan spesifik bir şiiri üzerinde yoğunlaşılması gerektiğini söylüyor. Düşünelim, farklı disiplinler ile şiire yaklaşıldığında şiirin kendi doğasının dışına çıkmış, sınırlarını yeniden tanımlamış olur muyuz? Örneğin bir imgeye farklı bir disiplin üzerinden anlam yüklediğimizde şairin oluşturduğu doğanın içerisinden bir imgeyi cımbızla çekip sadece onun üzerinden, genel geçer yargılara vararak mı hareket ediyoruz? Edebiyat biliminden çıkan teoriler günümüze kadar bu cımbızla seçilmiş imgelerin anlamlandırılmasıyla uğraşırken şiirin bütünlükçü ve müstakil yapısını, şairin yaşadığı döneme, içerisinde bulunduğu akıma, yaşamına indirgeyerek gözden kaçırdı. Paz, bu tarz inceleme metotlarının şiir açısından bir anlam ifade etmediğini, çünkü şiirin roman gibi retorik bir kaygının ürünü değil bir çeşit taşkınlık durumu hâlinde yazıldığını öne sürerek şiirin okur merkezli (okurun kendi anlamlandırma çabasıyla) irdelenmesi gerektiğini belirtiyor. Okur, kendisini ritmin içinde yeniden yaratarak şiirin imge dünyasında müstakil bir yer seçmeli ve kendisini şiirin içine yerleştirerek -şiirin bir kahramanı olarak- Umberto Eco’nun örnek okur tiplemesine dönüşmeli -oyunun içinde olduğunu bilmeli ama oyunu oynamaya devam etmeli. Böylelikle kendi anlamını -kendisiyle birlikte- yaratarak şiirin devamlılığını sağlamış olacak. Paz’ın da açıkladığı gibi: “Şiir bir dolayımdır; onun sayesinde gerçek zaman, bütün zamanların babası, tek bir an içinde yeniden vücut bulur. Süreklilik saf şimdiki ana dönüşür, şiir kendi kendisini besleyen bir kaynaktır ve insanı aşar. Şiir okuma eylemi son derece belirgin biçimde şiir yaratma eylemine benzer. Şair imgeleri, yani şiiri yaratır ve şiir de okuru imgeye, şiire dönüştürür.”

Paz, örnek okur tanımlaması gibi şiir okuruna “katılım” görevini biçerek şiirin kendisini ve tarihini aştığı için şiirin okuruna kendisinden başka hiçbir şey vaat etmediğini yineliyor. Böylelikle her anlamlandırma çabası, şiirin kendi doğasına ilişkin farklı bir açıklamayı sunuyor. Şiirin yazıldığı tarih çerçevesinde değerlendirilmesinin farklı algılamaları önleyeceği, şairin psikanalitik incelemesinin şiire ilişkin bir anlamlandırma taşımadığı bu vesile ile doğrulanmış oluyor. Paz, adlandırma ve tek bir anlama indirgeme çabamızın insanlık tarihiyle ilgili olduğunu söyleyerek sözcüklerin anlamlandırılma serüvenine değiniyor. Anlamlandırma çabasının bir çeşit imge yaratımı, insanın gerçekliği algılama biçimi olduğunu dile getiriyor:
“İnsan kendi bilincini kazanır kazanmaz doğal dünyadan uzaklaşıp onun yerine kendisine, -kendi içinde- başka bir dünya yaratmıştır. Sözcük anlamlandırdığı gerçekliğin benzersiz eşi değildir, çünkü insan ile eşya arasına -ve daha da derinlerde insanla onun varlıkları arasına- insanın bilinci girer. İnsan kendisini dışsal gerçeklikten ayıran uzaklığı sözcüklerin köprüsüyle aşmaya çalışır.”
Şiirin bu noktada -her ne kadar dilin içinden doğmuş olsa da- dili aşarak (dilin imkanlarını zorlayarak), kendi gerçekliğini yarattığını belirten Paz, sözcüklere ilişkin bağlamların gün geçtikçe yeniden anlamlandırılacağını kaydediyor. Önceden belirtmiş olduğu gibi şiir, tarihi ve dili bu şekilde aşarak kendi tarihini ve dilini oluşturuyor. Okurun “katılım” göreviyle şiir; tıpkı dil gibi yaşıyor, yeni bağlamlar kazanarak -belki de bazılarını kaybederek- kapsam alanını genişletiyor/daraltıyor. Sözcük-şiir-şair arasındaki bağ, tarih ötesi bir boyuta yükseliyor; şairin sözcüğe yüklediği anlam ile sözcük ölümsüzleşiyor, şiir sözcüğün kapsamını doğrudan kendi doğasına indirgeyerek kutsuyor. Paz’ın da açıkladığı gibi:
“Sözcükler ne zaman bize hizmet etseler kötürümleşirler. Oysa sözcük, şaire hizmet etmez, sözcüğün hizmetkârı olan şairdir. Şair, sözcüklere hizmet ederek onları doğalarındaki çokluğa geri gönderir, onlara varoluşlarını verir. Dil, şiir sayesinde ilk hâlini geri kazanır: Önce düşüncenin hafife aldığı plastik ve müzikal değerlerini, ardından da ifadeye yönelik değerlerini. Dili durulaştırmak -şairin amacı budur-, dili asıl doğasına kavuşturmaktır. Ve işte burada bu düşüncenin en temel noktalarından birisine geliriz: sözcük kendi içinde zengin bir anlamlar demetidir. Eğer şiirsel eylemle asıl doğasına geri dönerse, şiir, dilin en temel niteliği olan anlama karşı düşecektir.”
Şiirdeki dil, ritim ile girift bir yapı göstermesinin yanı sıra dilin açığa çıkış serüveni noktasında ritmin yeri yadsınamayacak kadar büyüktür. Paz, ritmin insanın kendi dilini içselleştirmesiyle anlaşılabileceğini söylerken, cümle sentakslarının da bir ritmi olduğundan, şiir ritminin bir çeşit kulak dolgunluğuyla algılanabileceğini, algılamanın kalıtımsal (soylarca aktarılan) bir süreçle gerçekleştiğini belirtiyor. Dolayısıyla ritmi zamanla yani tarihi süreçle eş tutuyor:
“Ritim bir beklentiyi harekete geçirir, bir arzu uyandırır. Kesildiğinde rahatsız oluruz. Bir şeyler kopmuştur. Devam ettiğinde ise açıkça tarif edemediğimiz bir şey bekleriz. Ritim bizde, ancak sonunda “bir şeyler” olunca rahatlayabileceğimiz zihinsel bir durum yaratır. Bizi bir bekleyiş hâline sokar. O şeyin ne olduğunu bilmesek de ritmin bir şeye doğru gidiş olduğunu hissederiz. Her ritim bir şeyin anlamıdır. Öyleyse ritim içeriği olmayan salt bir ölçü değil; bir yöneliş, bir anlamdır. Ritim ölçü değil, asıl zamandır. Ölçü ise zaman değil, zamanı hesaplamanın bir yoludur.”
Paz, ritmin anlamını ayin törenlerine yüklüyor. Buradaki ritmin şiirdeki ritimle birçok açıdan benzeştiğini belirtirken ritmin büyülü dünyasına değinerek bunun şiirin atmosferinde oldukça etkili olduğunu işaret ediyor. Atmosfer tanımı bu noktada ritmin şiirin içinde başlıca bir dünya yaratığını kanıtlamış oluyor. O yüzden de ritim için “dünyanın görünüşü” tabirini kullanıyor. Ritimle birlikte şiirin müzikal kısmı da açığa çıktığından Paz, müzikaliteyi sözcüklere bağlıyor: “Şiirin kendi müziği vardır: sözcük”. Sözcükler, anlam dünyalarıyla birlikte şiirin atmosferinde etkili olan ritmi oluşturarak şiirin ayinsel bir nitelik kazandığını doğruluyor. Paz kaçınılmaz olarak -biraz ileri giderek- şiirin müzikal dizelere dönüşeceğini öngörüyor. Çok doğru! “Bir gün gelecek ve şiir tekrar konuşulan sözcükler olacak.”
Ritmin müzikal bir atmosfer yarattığı şiir dünyasında elbette ana unsurdan -anlamın temelinden- bahsetmek gerekir: imge. Paz, imge meselesinde anlamı ön planda tutarak anlamın çoğulluğunun aslında yeni bir gerçeklik yarattığını işaret ediyor, bu gerçeklikten var olan imgenin bütünlükçü yapısını irdeliyor. Anlamı gerçeğin kendisiyle bağdaştırarak, anlam kavramının değişken ama bütünlükçü yapısını amaçsallık üzerinden anlatıyor:

“Şeylerin birer anlamı vardır. En basit, en sıradan ve rahatsız edici kavramlarda bile, fenomenoloji araştırmalarının da göstermiş olduğun gibi, bir amaçsallık vardır. Öyleyse anlam, sadece dilin temeli değil, aynı zamanda da gerçeğe bağlanıştır. Gerçekliğin çoğulluğuna ve muğlaklığına dair tecrübelerimiz bizi anlama yöneltiyor. Sıradan bir kavrayışta olduğu gibi, şiirsel imge de gerçekliğin çoğulluğunu yeniden üretir ve bunu yaparken o gerçekliğe bir bütünlük verir.”
Paz’ın “gerçekliğin çoğulluğu”ndan kastı, gelişmekte olan insanlığın kendisine yeni kavrama araçlarıyla yepyeni bir anlam dünyası yarattığını işaret ediyor. Çağın değişimiyle birlikte anlamlar yitiyor yahut çoğalıyor. Şiirdeki temel birim olan sözcükler de bu değişimle hem yeniden yaratılmış oluyor hem de zamana karşı bir duruş sergiliyor. İmge ise bu sözcüklerin anlam dünyalarına dair olan kavrayışımız olduğundan şiir bizimle (yani her okuma eyleminde) yaşamış oluyor. Bu açıdan Paz’ın imgeye dair olan açıklaması imgenin kendisinden başka bir şey olmadığı yönünde:
“Öyleyse imge algılama anını yeniden üretir ve okuyucuyu bir zamanlar algıladığı nesneyi kendisine davet etmek zorunda bırakır. Dize, yani ritim-cümle hatırlatır, canlandırır, uyandırır ve yeniden yaratır. Ya da Machado’nun dediği gibi; “bir şeyi temsil etmez, o şeyin bizzat kendisidir.” İmge bizim yaşadığımız gerçeği yeniden yaşar ve yeniden yaratır. Şiir bize unuttuğumuz şeyi hatırlatır: Gerçekten olduğumuz şey.”
Tam burada Paz, anlamın değişkenliğini imgenin kendisiyle eş tutarak imgenin gösterme işlevinin idealar tarafından çeşitli algılamalara sebebiyet verebileceğini ifade ediyor. Fakat imge için yapılan farklı açıklamalar (anlamlandırma çabaları) zaten imgenin kapsam alanında olduğundan -yani imge zaten tarihsel boyutta kendisine bir değişim alanı yarattığından- her algılama çabası imgenin bizzat kendisini işaret etmiş oluyor. Paz, imgenin tek bir yorumunun olamayacağını kaydederken imgeye dönüşen sözcük öbeklerinin kilitlenerek (değiştirilemeyecek anlamında) her birinin üst üste gelerek şiirin nihai formunu oluşturduğunu belirtiyor. Böylelikle ifade edilemeyen/ edilmeyen/ edilmemiş/ edilememiş olan şey, ifade edilmiş, yani şiir oluşturulmuş, düşünce alanından varlık alanına çıkmış oluyor:
“Sonuçta anlam bir söyleme çabası; ya da daha doğrusu başka bir biçimde; söylenebilen şeydir. İmgenin anlamı ise, bunun tersine, imgenin kendisidir. Diğer sözcüklere söylenemez. İmge kendi kendisini açıklar. Söylemeye çalıştığı şeyi kendisinin dışında hiçbir şey söyleyemez. Anlam ve imge aynı şeydir. Bir şiirin kendi imgelerinden başka hiçbir anlamı yoktur.”
Bu açıdan bakıldığında Paz’ın şiire yüklediği anlam çok daha anlaşılır bir boyut kazanıyor. İnsanlık tarihini irdeleyerek anlam, imge, ritim ve müzikalliğin serüvenini anlatan Paz, şiirin aslında bir dönüşüm olduğunu işaret ederek onun tanımlanabilir bir alan olmadığını aşağıdaki sözlerde çok daha belirgin bir şekilde açıklıyor:
“Şiir dönüşümdür, değişimdir, simya işlemidir ve bu yüzden şiirin toprakları büyünün, dinin, “bunu” ve “şunu” zaten kendisi olan “ötekine” dönüştürmeye çabalayanların sınırlarına kadar uzanır. Evren farklı türden şeylin uçsuz bucaksız bir deposu olmaktan çıkar. Yıldızlar, ayakkabılar, gözyaşları, lokomotifler, söğüt ağaçları, kadınlar, sözlükler her şey sonsuz bir ailedir. Her şey ortaklaşa aktarılır ve durmaksızın dönüşür, bütün biçimlerin içinde aynı kan dolaşır ve insan en sonunda arzuladığı şey olabilir: Kendisi. Şiir insanı kendisinin dışına çıkartır ve aynı anda asıl varlığına, kendisine götürür. İnsan kendisinin imgesidir. “Bu kendisi” ve “şu öteki”. Ritim ve imgenin sözüyle -durmadan olan- insandır. Şiir, varlığa giriştir.”
Yay ve Lir’in kapsam alanı oldukça geniş. Paz, şiirin farklı türlerle (roman, tiyatro) karşılaştırmasını tarihsel bir biçimde inceleyerek şiirin çıkış noktasını ve serüvenini irdeliyor. Fakat yazımın bu kısmında kitaptan devam etmek yerine Paz’ın şiir hakkında söylemlerini günümüz Türkçe şiir bağlamında değerlendirerek çeşitli saptamalar yapmaya çalışacağım.
Dikkat edilirse 2000’li yılların Türkçe şiiri, müzikal bir noktadan okuyucusuna seslenerek performatif ve disiplinler arası şiir kavramının dolaşıma girdiği yıllardır. Şiir performansının oluşması oldukça tiyatral bir okuma sekansına ve ritmi yaşama güdüsüne -okurun eğilimine- bağlıdır. Şiir artık kâğıdı aşarak kendisine yeni mekanlar yaratmaya başlamıştır: bar, sokak, meyhane, sahne, müzik. Şiirin kâğıdı terk etme serüveni, Paz’ın şiir hakkındaki öngörülerini doğrulamaktadır. Şiirin içeriğine odaklanırsak 90’lı yıllardan bu yana Türkçe şiirde görülen mistisizm, mitolojiye dönüş, psikanalitik okumalar gibi birçok eğilim modernizmden bir kaçış olarak şairin seçenekleri arasındadır. Paz, bu eğilimleri “kayıp insanın arayışı” olarak nitelendirmekle çok haklı görünüyor:
“Popüler şiirin yükselişi, rüya ve sayıklamalara yöneliş, evrenin anahtarı olarak mecazı kullanmak, asıl dili kurtarma, mitlere geri dönüş, gecenin ortasına iniş, ilkel toplulukların sanatına teveccüh -bütün bunlar kayıp insanın arayışıdır. Beton ve paradan oluşan şehirde bir adalet olarak somut ve tarihsel varoluşunu kaybeden şair, kenarda durur ve hepimizin köklerimizden bir şeyleri yitirdiğimizi ve boşluğa, tarihe, zamana doğru savrulduğumuzu fark eder.”
Son dönemlerde şiirde Paz’ın çizdiği kasvetli modernist yaşam anlatısı, içinde hisler barındıran herkesi şiire davet etmiş gibi gözüküyor. Gerçekten de şiir artık insanlara realiteden bir çeşit kendini soyutlama ve kendi gerçekliğini yaratma seçeneği sunuyor. Şiir, anlık bir duygu atımı ile yazılmış oluyor. Duygu atımı, şiirin aslında bir çeşit modern meditasyon ritüeline dönüştüğünü göstererek şiirin geldiği yeri de hatırlatıyor: ayinler. Fakat bu durum ne yazık ki niteliksiz şairlerin doğuşuna da işaret ediyor. Artık insanlar modern hapishanelerindeki sıkıştırılmış programlardan ve sorumluluklardan uzaklaşma aracı olarak çabuk tüketilebilir kurgu parçacıklarını tercih ediyorlar: şiir, müzik, sinema, öykü, dizi. Sanat üreticileri de bu talep karşısında tüketicilerin rahatlama ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak çalışmalar yapıyorlar. Üretilen ürün aktarılabilir ve tarihsel süreçte yeniden değerlendirilebilir nitelikte olmadığından bir anda patlayan -popülerleşen- ürün sonraki sene kendinden söz ettirmeyi beceremiyor. Popüler kültür, kendi içinde sürekli yeni akımlar üreterek okuru/izleyiciyi tüketme eylemiyle sınırlandırıyor. Zaten okurun/izleyicinin beklentisi “kafa dağıtmak” olduğundan herkes hâlinden memnun görünüyor.
Octavio Paz’ın Yay ve Lir’i günümüz Türkçe şiirinin içinde bulunduğu açmazı gidermeye yönelik eleştirel bir perspektif sunuyor. Şairlerin artık sadece duygulara ve hedonilere yöneldikleri, tarihsel bağlamı olmayan şiirler yazdıkları, şiir teorisinden uzak kalmaları nedeniyle ürettikleri işin nedensellik bağının -işi ortaya çıkaran temel düşüncelerin- eksik olduğu saptamalarını yapabiliriz. Modern dünyanın şaire sunacağı -ona hitap edecek- bir şey olmadığından yalnız ve ıssız kalan şairin kendi büyülü dünyasını yaratma istenci kaçınılmazdır. Dünyasını yaratan şair, duygularla sentetik bir bağ kurmuş olacaktır. Çünkü reelde yaşanan duruma yüklenen duygu yoğunluğu ile iç dünyada -kurguda- yaşanan duruma yüklenen duygu hiçbir zaman aynı olmayacaktır. Bu sebeplerden şairin samimiyeti zarar görecek, -miş gibi yapacak, kendisini hayal dünyasına kaptırmış olacaktır.
2010’lu yıllarda kendisini göstermeye başlayan bu durum 2020’lerde ve günümüzde zirve dönemini yaşıyor gibi gözüküyor. Octavio Paz’ın Yay ve Lir’i günümüz Türkçe şiirinin içinde bulunduğu bu açmazı gidermeye yönelik eleştirel bir perspektif sunuyor. Kapsamlı, karşılaştırmalı, tarihsel işleyişi ve Paz’ın tartışmacı üslubuyla Yay ve Lir, şairlerin ve edebiyat bilimcilerinin başucu kitaplarından biri olmaya aday. Okuru bol olsun.


İlk yorum yapan olun