Mücadelenin Poetikası: “Memleket ve Gül”

ıbrahım karaca

Aytuğ Tolu

“İstediği kadar sıkı yağsın kar

Ağır ağır gelecek bahar”

(Karaca, 2020: 230).

İlk şiir kitabını 1991’de yayımlayan İbrahim Karaca’nın bütün şiirleri Ayrıntı Yayınları tarafından Memleket ve Gül (2020) adlı kitapta toplanarak okuyucuyla buluşturuldu. 1960’ta Rize’de doğan şairin ilk şiir dosyası, 1985’te Akademi Kitabevi Şiir Başarı Ödülü’ne layık görülür. 1986’da Yeni Türkü Şiir Ödülü’nü, 1989’da İHD Denizli Şubesi Şiir Birincilik Ödülü’nü almaya hak kazanır. Memleket ve Gül; Ardından (1991), Külünden Doğan Phoenix (1996), Sokak Feneri (1996), Bıraktığımız Gibi Bekle Bizi (2006) kitaplarının bir araya getirilmesinden oluşur. İbrahim Karaca’nın şiirleri çeşitli sanatçılar ve müzik grupları tarafından bestelenmiştir. Şiirlerinde yurtseverlik, kapitalizm ve emperyalizm karşıtlığı, sınıflar mücadelesi, baskı ve sömürü koşulları, işsizlik ve yoksulluk, sömürü düzeninin ideolojik ve baskı aygıtlarının eleştirisi, mücadele ve bedel ödeme, ekolojik sorunlar öne çıkar.

İlk şiirlerinde, yaşadığı dönemin toplumsal koşulları işlenir. 12 Eylül sürecine ve sonrasına ait baskı ortamının demokrasi ve sınıf temelli mücadele eden kesimlerine ve halk üzerindeki etkilerine farklı açılardan şiirlerde değinilir. Yaşanan zor koşulları durdurma konusunda sorumluluğu öncelikle bir insan olarak kendine yükleyen şair, “Bağışla Beni” şiirinde dönemin siyasi ortamını şu şekilde betimler: “Kamyonlar dolusu ölüler geçerdi evimin önünden/ İçeride gümüş gözlü bir çocuk ağlardı/ Kalın bir sis otururdu geceye/ Şarabım kan kokardı” (Karaca, 2020: 20). Kan kokan şarap ve kalın bir sis ifadeleri şimdinin ve geleceğin belirsizliğine işarettir. Şarabın kan kokmasının nedeni ölümün toplumsallaşarak kamyonlar dolusu denecek kadar nicel artışa geçmesidir. Kamyonlar dolusu ölülere neden olan özne ise “Tacir” şiirinde tasvir edilir. Yeni tanklar-tüfekler getiren tacir, ölümün “acı çektirmeye” neden olmayacak şekilde gerçekleşeceğini bir müjde olarak kitlelere duyurur, toplumu duyarsızlaştırarak bunu “başarır”. Gelişmiş silahlarla can çekişmeden ölünmesi fiziksel duyarsızlaşmaya tekabül eder:

“Yeniler getirdim size

Yeni tanklar

Tüfekler

Yeni ölümler getirdim size

Artık ölürken

Can çekişmeyeceksiniz

Görüp de üzülmeyeceksiniz

Şehrin bütün ışıklarının söndüğünü

Ve içiniz sızlamayacak

Başınızda ağlayanları görüp de

Ve hatta

Gülerek uçuşacak havada

Kolunuz

Bacağınız” (Karaca: 2020: 23)

Bu şartların ortaya çıkardığı toplumsal düzene tepki, “Zeytin Ağacı” şiirinde kişileştirme ve konuşturma sanatı kullanılarak dile getirilir. Fabl yönteminden yararlanılan şiirde zeytin ağacı; buna neden olanlara dallarının yolunmasından, bir süredir yağmur yağmamasından, haksız savaşlardan şikâyet edip artık meyve ve gölge vermeyerek karşılık vereceği yönünde sitem eder. Dallarını kırmak üzere uzanan ellerin kan koktuğunu belirtir. Özellikle zeytin ağacının şiir öznesi hâline getirilmesinin nedeni de haksız savaşların barış ortamının bozulmasına neden olmasıdır ki barışın sembolü olan zeytin dalının kırılması söz konusudur.

12 Eylül; ideolojik, politik, sosyolojik kırılmalara neden olan tarihin başlangıcıdır. Uzun süren yargılamalar, idamlar, işkenceli sorgular, uzun tutukluluk süreleri, kitlesel tutuklamalar, fişlemeler, sansür darbe yıllarının önemli sorunları arasındadır. Bu sorunlar sansüre rağmen şiirlere bazen açık şekilde, bazen de sembollerle girer. İşkenceli sorgulara sessiz kalarak direnme yöntemi 1985 tarihli “İşkencede” şiirine (Şairin sonraki yıllarda yazdığı şiirlerde de benzer tema işlenmeye devam eder.) şu şekilde yansır: “Üç şey vardı duyulan/ Üç şey vardı görülen/ Üç şey vardı bilinen// Duymadım/ Görmedim/ Bilmiyorum” (Karaca, 2020: 36). Aynı şekilde “Ne Çıkar” şiirinde 12 Eylül’ün uygulamaya koyduğu zor aygıtlarının pratikleri sahnelenerek dönemin idam edilen politik isimleri anılıp toplumsal bellek inşası güçlendirilir. Politik mücadelenin uzunca bir şarkı olduğuna, darbeyle sadece bir notada es verildiğine ve buna rağmen şarkının devam edeceğine yönelik inanç ve umut dizelere dökülerek siyasi mücadele şarkıya benzetilir. Öğrenci kesimi üzerinde kurulan hegemonyanın okullarda neden olduğu apolitizasyon ve depolitizasyon süreci evrimsel bir bakışla ele alınır. Şiirin sonunda hak ihlallerine ve ölümlere neden olan darbecilerin mahkemelerde “suçsuz” bulunmasına olan tepki dile getirilip “toy bir ozanın” ölen insanları şiirine aldığına değinilir, mahkemede verilmeyen ceza şiirde verilir. İdeolojik mücadelenin mekân üzerindeki hegemonyası ise şiire şu şekilde yansır:

“Aklından geçirmiş miydin hiç

Bir gün bahçesinde turladığın, sıralarında oturduğun

Dişe diş bir yaşamı savunduğun okulunun,

Bir gece vakti

Seni yaşama son kez konuk edeceğini

Rize Eğitim Enstitüsü

Şimdi Sağır ve Dilsizler Okulu

Camlarına battaniye gerili sınıfları

İşkence sesleriyle yankılanmış okulunda

Oturduğun sıralarda

Şimdi sağır ve dilsiz öğrenciler eğitiliyor” (Karaca, 2020:87)

İbrahim Karaca

1980-90 dönemi 12 Eylül’ün toplum üzerindeki apolitizasyon ve depolizitasyon uygulamalarıyla geçer, işçi sınıfı mücadelesinin ivme kaybettiği bir tarihsel aralık yaşanır. 89 Bahar Eylemleri ve madenci yürüyüşleriyle tekrar toparlanan sınıf mücadelesinin etkisiyle politik mücadelede yeni bir döneme girilir. Bunun sonucunda baskı ve sansür tekrar devreye girerek 90’lı yıllara demokratik hakların ihlaliyle adım atılır. Döneme damgasını vuran olaylardan biri de “kayıpların” yaşanmasıdır. Bu süreçte, 90’lı yılların ortalarında, Cumartesi Anneleri’nin ve çeşitli demokratik kurumların mücadelesi başlar. Kayıp yakınlarına ithaf edilen “Göçmen” şiirinde anne-baba şiirin öznesi olarak konumlandırılıp onların dilinden çocuklarını arayışları ve duyguları dile getirilir: “Kuzgunlar dolanınca/ Turna peşine/ Çoban türküleri oğul/ Akar düşüne// Silinip de gitmiyor/ Yürek acısı/ Kaybolan canların oğul/ Bu kaçıncısı” (Karaca, 2020: 97) dizelerinde kaybedenler ve kaybedilenler, “kuzgun” ve “turna” sembolleri üzerinden verilip her kaybedilen insanın bir sonraki kaybedilmenin habercisi olduğu vurgulanır. 1985 tarihli Gözünüz Aydın şiirinde bir kardeşinin daha vurularak öldürüldüğünü duyuran özne, failleri de “masal devlerine” benzetir. Bu bağlamda Demircilere Övgü şiirinde şair “ülkem” diye sahiplendiği yer uğruna mücadele edenler için “Kan uykularında ölüme çıkmayacaktır yolların/ Örste demir döğüyor/ Oğulların” (Karaca, 2020: 108) dizlerini kurarak kaybedilen oğulların da kimlerden oluştuğuna işaret eder. “Eski Yara” şiirinde “kan uykularındaki ölümler” sahnelenerek militan bir açılım yapılır: “Karlar erir de çağlar sular/ Gecenin bağrında kör pusular/ Kim duyar şimdi, kim duyar bizi/ Derindir kan uykular” (Karaca, 2020: 243). Bu dizelerde geçen “biz” öznesi, şiirin tekil öznesinin ideolojik aidiyet bağlamında çoğullaşıp genişlemesi; politik literatürde geçen “sahiplenme kültürünün” dizelere işlenmesidir. 12 Eylül ve sonrası sürecin İbrahim Karaca’nın şiirine yansıdığı sorunlardan biri de cezaevleridir/tutsaklıktır. “Ana” şiirinde tutsak olan birinin dilinden annesine yazdığı mektup kurgulanır: “Ha unutmadan/ Gönderdiğin fanilayı dün aldım/ Ellerinden, yüzlerinden öperim/ Herkese selam/ İmza/ Oğlun” (Karaca, 2020: 150). “O Duyulmadığımız Yer” şiirinde cezaevi koşulları ve içeri-dışarı ayrımının iletişimsizliği yansıtılır: “Bir gün olur sizi bulur/ Gelir kapınızı çalar/ Girip uykunuzu böler/ Taşı deler kelimeler” (Karaca, 2020: 304).

Şairin işlediği toplumsal temalar arasında göç, işsizlik, yoksulluk gibi sosyoekonomik sorunlar yer alır. İşçi sınıfı, köylüler, madenciler, çocuk işçiler, emek mücadelesi, barınma/kira sorunu, atanmayan öğretmenler şiirinin kişileri arasındadır. Çeşitli iş kollarına mensup işçilerin yaşadığı sorunlar madenciler üzerinden ele alınır. Maden göçüklerine maruz kalan işçilere rağmen ısınmayan konduların yoksulluğu “Gökyüzünün Yedi Rengi” şiirine aksederek ücretsiz sağlık hakkından yararlanamayanlar savunulup bu sorunlardan şiirde bahsedilmesinin “fukara edebiyatı” diye adlandırılmasına tepki gösterilir: “Yerin yedi kat altında/ Kendi ciğerini yiyor madenci/ Ey ısınmayan odalar/ Tek göz kondular/ Doktor kapıları/ Rehin hastalar/ Sizden söz etmeye fukara edebiyatı diyorlar” (Karaca, 2020: 229). Aynı şekilde 13 Mayıs 2014’teki Soma Maden Ocağı Faciası’nda ölen 301 işçi için yazılan “Soma” şiirinde geçen “Ve alacakaranlıkta ışıyan bir bıçak gibi yırtalım/ Bize hayat diye biçilen bu ceset torbasını” (Karaca, 2020: 335) dizeleriyle yası mücadeleye çevirme çağrısında bulunularak yaşanan olaya tepki verilir. Tepkinin çoğalmasına yönelik çağrı da yine yoksul kesime/işçi sınıfınadır. Kendisini o sınıftan sayan şair, duyarsızlaşmaya karşı lirik bir ton geliştirerek duygularını “Gökyüzünün Yedi Rengi-1” şiirinde dile getirir. “Aynı gemide olma” söylemi sınıf temelinde yeniden üretilerek gemi battığında hep birlikte batacaklarına dair bir uyarıda bulunur, tek çıkış ise ortak mücadelede birlikte söylenin türküdür:

“Ellerimi yumruk edip ağlıyorsam

Senin için ağlıyorum

Ey ekmeksiz kalabalık

Korkutuyor beni susmalarınız

Bir başka sevdayı anlatıyor türküler

O türküyü söyleyin

Halkın ve haklının türküsünü,

                türkümüzü

yoksa aşağılayacak hayat hepimizi” (Karaca, 2020: 233)

Gece vardiyasında çalışan işçiler, kente göç ederek fabrikada çalışan “gurbetçiler”, işsizler İbrahim Karaca’nın şiirinin kişi kadrosundaki yerlerini alır. İşçileşen insanlar arasında çocuklar da vardır. Sayıları artan çocuk işçiliği şairin sosyolojik imgelemine girer. Bugün 700 bin civarı çocuk işçi var. 90 sonrası Türk şiirinde çocuk işçi sorunu farklı şairler tarafından şiire taşınır. 90’lı yılların sosyolojik anomalilerinden biri de bu çocuk işçiler ve sokak çocuklarıdır. İstanbul başta olmak üzere metropol kentlerde kırdan kente yoksulluk temelli göçlerin sonucu olarak ortaya çıkar. 1996 tarihli “Gökyüzünün Yedi Rengi-2” şiirinde kış soğuğunda bilet satan bir çocuğun sınıfsal çözümlemesi betimlenerek verilir. Tasvir edilen çocuk, bütünü yansıtan bir örneklem özelliği taşıyarak sosyoloji-şiir ilişkisini güçlendirir:

“İyi bak şu bilet satan çocuğa

Elleri donmuş, üşüyor besbelli

Mavi başlığını annesi örmüştür

Ayakkabısı çamurlu, ıslak, boyasız

Çorabı yok

Bir eli cebinde

Avucunda ekmek parası

Burnu pancar gibi soğuktan

Salya sümük

Birazdan otobüs gelecek

Bineceğiz

Gideceğiz

O kalacak” (Karaca, 2020: 235)

Marksist teori bağlamında toplumu ve tarihi sınıfsal yaklaşımla ele alan şair, burjuvazi-proletarya ayrımını “efendi-uşak” şeklinde sembolize eder. Bu bağlamda artı değer ve sömürü ilişkisini “Kıran” şiirinde yansıtır. Çarkı çeviren işçilerin alın teriyle dünyanın dönmesine rağmen işçiler yoksuldur ve ortaya çıkan artı değerden paylarını alamazlar. Bunun sonucunda yoksullaşan halkın iktisadi açıdan bağımlı ilişkilere maruz kaldığı belirtilir. İki sınıf arasındaki keskin ayrımı belirten dizeler şu şekildedir: “Kara günler yaşadık/ Kalabalık ve yalnız/ Ateşe sürülen biz/ Çarkı çeviren biziz/ Ey alnımın teriyle dönen dünya/ Bir yanı köz/ Bir yanı buz içinde/ Kim efendi/ Kim uşak/ Kimine dünya döşek/ Ölüm yağar üstüme/ Mezarım tahta beşik” (Karaca, 2020: 239). Diyalektik yöntem kullanılan bu şiirde karşıtların bir arada oluşu ve birbiriyle mücadelesi “efendi-uşak, döşek-tahta beşik, köz-buz” gibi zıt kavramlarla ifade edilir. Şiirin devamında ise özne; zulmü, gözyaşını, ölümü tanıdığını belirterek sömürüden payına düşenleri sıralar. Bu bağlamda emeğin en yüce değer olarak kabul edilmesi “Dersim” şiirine yansır: “Sadece emeğin önünde eğil/ Emirle buyrukla gelenin değil (…)/ İş ekmek özgürlük aşkına yürü” (Karaca, 2020: 279). Bu dizelerde şiir dili politik slogana yaklaştırılarak ideoloji, estetiğin üzerine çıkarılır.

Şair, işçi-emekçi sınıfların yaşadığı ekonomik sorunları halk şiiri geleneğinden faydalanarak aktarır. Neoliberal ekonominin uygulanması sonucunda tarım ürünlerinin ithal edilmesiyle köylünün mağduriyeti “Bu Duvar” şiirinde ele alınır: “Pancar öldü/ Pamuk öldü/ Fındık öldü/ Sırada ne var?” (Karaca, 2020: 300). Bu dizelerde geçen tarım ürünleri ülkenin farklı coğrafi bölgelerinde yetişir, yaşanan sorunun köylülerin ortak şikayetine dönüştüğünü gösterir. 2000 sonrasında ortaya çıkan tarım alanındaki dönüşümün şiire taşınması şairin toplumcu gerçekçilik bağlamında günceli yakaladığını gösterir.

“Zor” şiirinde işçi alımları için belirlenen kura yöntemi işlenir. Kitlesel işsizliğin ve “işsizler ordusu” diye tabir edilen ekonomik anomalinin sonucunda işe alınacak işçi sayısından daha fazla insan iş başvurusunda bulunur. Bu durum, kura çekilerek “çözülmeye” çalışılır. İstihdam sınırlıdır, işsizlik oranı yüksektir. Bu ekonomik tabloya tepki “Çalışacak iş nerede/ Kayıbız biz her kurada/ Unutulmuşuz geride/ Desem gider mi zoruna” (Karaca, 2020: 323) dizeleriyle tezahür eder. Bu dizelerde ozanlık geleneğinin yeniden üretilmesi söz konusudur. Şiirin devamında işçinin, kamu emekçisinin, köylünün sınıfsal açıdan yaşadığı zorluklara değinilir: “İşçiye memura tokat/ Emekli desen iki kat/ Köylü zaten dünden sakat/ Desem gider mi zoruna” (Karaca, 2020: 323). Ekonomik güvencesizlik karşısında hakkını alamama “tokat” kavramıyla ifade edilir. Dörtlükler hâlinde yazılan bu şiirin bütününde yoksulluk, adaletsizlik, savaş tehdidi, baskı, tepkisizlik dile getirilir. İşsizliğin kapsamına aldığı başka bir kesim de ataması yapılmayan öğretmenlerdir. Sayıları her gün artan atanmayan öğretmenler de İbrahim Karaca’nın şiirine girer.

Çalışan sınıfın yaşadığı sorunlar “Yaz Kızım” şiirinde yine halk şiiri geleneğinin ifade biçimiyle dizelere dökülür. Her dörtlüğün sonunda üretenlerin yöneteceğine dair umut ve inanç sloganik bir dille vurgulanır. Sayısal verinin kullanıldığı, 2018 tarihli bu şiirde asgari ücret alan işçinin giderleri sıralanır: “Maaş bin altı yüz lira/ Yarısı bir aylık kira/ Esir kampı değil bura/ Üretenler yönetecek” (Karaca, 2020: 333). Ücretli çalışan oranının yüzde altmış olduğu gerçeği “esir kampı” kavramıyla ilişkilendirilerek verilir. En temel insan hakkı olan barınmaya aylık ücretin yarısının gitmesine yönelik tepkidir bu. Diyalektiğe göre iki kutup arasındaki uzlaşmaz çelişki (antagonist çelişki) taraflardan biri lehine çözüme kavuşur, negatif diyalektik söz konusu değildir. Nakarat dizesinde geçen üretenlerin yöneteceğine dair söylemin kaynağı diyalektiğin ilke ve yönteminden ileri gelir.

Şairin yerel ağızla yazdığı şiirlerinde de yoksulluk, işsizlik, ekolojik tahribat, kapitalizm eleştirisi hâkimdir. Doğu Karadeniz/Rize ağzıyla kaleme aldığı şiirler Memleket ve Gül’de ilk kez yayınlanıp kitabın “Haçapit Uşaklari” bölümünü oluşturur.

“İnsanlar kendilerini satın aldıkları metalarda tanımaktadırlar; ruhlarını otomobillerinde, müzik setlerinde, içten-katlı evlerinde, mutfak donatımında bulmaktadırlar. Bireyi toplumuna bağlayan düzeneğin kendisi değişmiş ve toplumsal denetim üretmiş olduğu yeni gereksinimlerde demirlemiştir” (Marcusse, 1990: 8).

Kapitalist toplumun gündeliğine dönüşen tüketim bağlamında marka ürün tercihi şairin kendi çocukluğu ile bugünkü kuşak arasındaki evrimsel süreç bağlamında işlenir: “Marka nedur bilmeduk/ Ayakta kara lastik/ İki buçuk lira top/ Hafif ince plastik” (Karaca, 2020: 347). Karadeniz bölgesindeki derelere HES kurulması sonucu oluşan ekolojik tahribata yönelik tepki, “Kara Bohça” şiirinde, yöre insanın ağız özellikleriyle dile getirilir: “Açildi kara bohça/ Talan edildi bahçe/ Derede sari kepçe/ Çağlayan sularima/ Vurulur mi kelepçe” (Karaca, 2020:375). Derelerin sesinin kaybolmasına karşı yöre halkının tepkisizliğine/yeteri kadar tepki göstermemesine dair çağrı niteliğindeki şu dizeler “Dere” şiirinde ses yükseltmenin önemini şu şekilde vurgular: “Çifte çamlarun dibi/ Durma dilsiz kul gibi/ Aldiler deremuzi/ Dolanuruk el gibi” (Karaca, 2020: 388). El gibi gezildiği serzenişi, doğa-insan yabancılaşması bağlamında bir tür yurtsuzlaşma duygusuna işarettir. “Esir kampı” ile “el gibi gezme” ifadeleri sömürü ve yurt bağlamında eşleşir.

Louis Althusser (2019), işçi sınıfı mücadelesinin bastırılmasına yönelik devreye koyulan baskı ve ideolojik aygıtlarını “güvenlik güçleri, idari kurumlar, yargı, cezaevi; aile, kilise, okul, medya/basın, kültür” diye -Gramschi’den hareketle- sıralar. İki aygır arasındaki en önemli fark uygulanış yöntemidir. Bu bağlamda 12 Eylül darbesi, sorgular/işkenceler, mahkemeler, orantısız güç kullanımı, dini istismar/hurafe düzeni, eğitim kurumları, medya, kültürel yozlaşma İbrahim Karaca’nın şiirinde satirik yaklaşımla işlenir. İşçi-emekçilerin sınıf bilincinden ayrıştırılma sürecinde devreye konulan ideolojik aygıtlardan biri olan burjuva medyanın eleştirisi “Meşale” şiirinin bir bölümünde “Gazeteler yedi renkli/ Seç beğen al/ her birinde aynı başlık/ Saz kırılmış kalem hapis/ Şu Allah’ın lütfuna bak/ Ekranlar günlük güneşlik” (Karaca, 2020: 339) dizeleriyle verilerek basın-yayın kuruluşlarının demokratik hak arama eylemlerine yer vermemesine yönelik eleştiri yapılır. Artan yoksulluk sonucunda gelişen gelecek kaygısı hurafenin devreye konularak umut sömürüsünün yeniden üretilmesine neden olur. Bu noktada inanç sömürüsü sahneye hurafeyle konulup geleceğe yönelik belirsizlik ortadan kaldırılmaya çalışılır: “Güvenme muskaya fala/ Minneti yok kulun kula/ Kalırsın bir yırtık çula/ Desem gider mi zoruna” (Karaca, 2020: 325). Bu dizelerde, tarih yapıcı özne olmanın önemine değinilir. Bir diğer ideolojik aygıt görevi üstlenerek sınıf bilincini baskılayan araç ise şans oyunlarıdır. Derin yoksulluğun başka bir belirtisi de şans oyunlarındaki ve bunlara katılımdaki artıştır. “Hayalistan” şiirinde, otuz sene çalışan bir insanın birikim yapamaması ve bunu ancak şans oyunlarıyla “elde edebilmesi” fakat ona da milyonlarca insanın erişememesi ifade edilir: “Loto moto piyango/ Amorti bulamadi/ Çalişti otuz sene/ Bir kayik alamadi” (Karaca, 2020: 383). İdeolojik ve baskı aygıtlarının eleştirisi güncel olaylar/durumların şiire taşınmasıyla kendini gösterir. Bu noktada demokratik/anayasal hak arama eylemleri sırasında kullanılan orantısız güç ve onunla özdeşleşen “biber gazı” kullanımı “Sıkıp savurdunuz gazı/ Yazdınız bir kara yazı” (Karaca, 2020: 326) dizelerinde dillendirilir. Bu tür bir müdahale sonucunda, Yalova’da bir kavgayı ayırırken gaza maruz kalarak yaşamını yitiren astım hastası “Çayan Birben’e” “mezar taşı” diye ithaf edilen şiirde şu dizelere yer verilir: “Ağzımda biber tadı/ Batsın Yalova adı/ Hak yerini bulmadı/ Duydu duyanlar oğul” (Karaca, 2020: 291). Bu şiir, görevini kötüye kullanan yetkililere mahkemenin verdiği cezanın “yetersiz” olduğuna yönelik bir tepkiye ve bellek oluşturmaya yöneliktir. Bu bağlamda şairin hicvettiği sorunlardan biri de adalet mekanizmasının işleme biçiminden doğan sonuçlara dairdir. Gözleri bağlı adalet heykeli sembolü üzerinden hukuk, “Adalet Hanım” şiirindeki “Elma dedim çıkmadın/ Bakacaktın bakmadın/ Ah benim gözü bağlım/ Seni kim bırakmadı” (Karaca, 2020: 297) dizeleriyle betimlenir. Gözü bağlılığın tarafsızlık ilkesinden haksızlıkları “görmeme” durumuna evrilişine ilişkin kaygı dizelere dökülür. Hukuk sisteminin, yoksulların sesi olanları “asi” saydığı “Suç olur garibin sesi/ Anında sayılır asi” dizelerinde kayda geçirilir. Adalete yönelik aksaklıkların sonucu da Meşale şiirinde, vicdanlarda ölümün başladığının vurgulanışıyla ifade edilir. Vicdan-adalet terazisindeki bozulma toplumsal yozlaşmayı açığa çıkararak şiirdeki yerini alır. Kitaptaki diğer şiirlerde de en haklı tepkilerin bile yasaklanarak suç sayılması eleştirilir.

İbrahim Karaca sadece ekonomik altyapıdan kaynaklanan sorunları şiire taşımaz. Ülkedeki kültürel farklılıkları da kardeşlik zemininde şiirinin beslendiği kaynaklara ekler. Kentin varoşlarındaki yoksulların yanında bir de göçebe kültürü kendi özgünlüğüyle kentin dokusuna işleyen Romanlar vardır, bir arada yaşadıkları mahalleler vardır. Şair, bu insanların görmezden gelinmemesinden ve ötekileştirilmemesinden yanadır. “Sarıyer” şiirinde ilçenin doğal-kültürel zenginlikleri betimlenip dramatize edilirken Romanların yaşadığı Çayırbaşı’na da değinir: “Tellibaba Rumeli/ Belgrad ormanları/ Bir de Çayırbaşı var/ Unutma Romanları” (Karaca, 2020: 322). “Ermeni Halayı” şiirinde de folklor bağlamında Ermeni kültürünün zenginliğinden beslenir.

Şair, yerel kültürlerden yola çıkıp ulusal sınırı aşarak farklı ülkelerin halklarının ezilme, işgal ve sömürülme süreçlerine enternasyonal dayanışma geliştirip anti emperyalist bir duruş sergiler. 1973’te Şili’de gerçekleşen darbe, günümüzde de devam eden Filistin’in işgali, 2003 Irak İşgali-ilhakı, Suriye İç Savaşı, Kuzey Afrika ülkelerinin sömürülüşü anti emperyalist bir konumlanışla yerilir. Emperyalist güçler “kovboy, silikon yürekli vahşi adamlar, çok uluslu tapınaklar, kuklayı tutan el, küstah süvari” kavramlarıyla tasvir edilir. İlgili şiirlerde emperyalist güçlerin işgal gerekçesi olarak bölgeye demokrasi, bilim, teknik getireceği söyleminin altında yatan petrol özelindeki sömürü açığa çıkarılır. Bu yüzden bölgenin istikrarsızlaşması, halkların göç yollarına düşmesi, ulusal onurun aldığı yara enternasyonal bilinçle kavranır.

Toplumcu gerçekçi şiirin özellikleri arasında toplumsal bellek inşası vardır. Toplumsal düzlemde derin kırılmalara yol açan olaylar/durumlar şiire girerek bir tür kollektif bilinç yapılandırılır. Acının kayda geçtiği alanlardan biri de şiirdir, bu yönden şiir hafıza mekânına dönüştürülerek tarih-edebiyat ilişkisinin güçlendirildiği türlerden biri olarak toplumcu gerçekçi anlayışın poetikasında özel bir yere sahiptir. Yakın tarihte yaşanan Van Depremi, Gezi/Haziran, 10 Ekim Gar Katliamı dönemin güncel ve tarihsel köşe taşları olarak İbrahim Karaca’nın şiirine yerleşir. Bu yönüyle belgesel şiirin temeli güçlendirilir. Şiirin bu şekilde bir görev üstlenmesi edebiyatın ideolojik bir araca dönüşmesiyle mümkündür. İdeolojik alandaki mücadele şiir türünde de kendini gösterir. İbrahim Karaca için şiir bir karşı koyuştur: “Dışarıda bir alkıştı celladı övmek/ Celladı övmekti boyun eğmek/ Ve kendi yarınını karşına alıp/ Kendine sövmek” (Karaca, 2020: 110). Sadece karşı koyuş yeterli olmayıp şair için umudu yaymak bir göreve dönüşür, sınıftan yana tavır alan şair aynı zamanda bir umut işçisidir: “Ben bir umut işçisiyim/ Ateş olur musun tütmez fenerlerime” (Karaca, 2020: 164). Bu bağlamda umut, biyolojik yaşı aşıp dinamizm kaynağına dönüşerek şaire moral-motivasyon verir ve onu hep genç kılar: “Bir umudu, bir de düşü sor bana/ Yıllar geçer, sevdam hep on üçündedir” (Karaca, 2020: 177). İdeoloji sevdayla eşleşir, sevda da umudu ve düşü gerektirir; düşü olmayanın ise şaire göre başı eğilir. Bu nedenle takvimler yeni yıla yaklaştığında kimileri için bir yıl daha yaşlanmak demektir fakat ideolojik bilinç zaman algısını sürekli ve parçalanmaz bir akışa bağlar: “Kimine göre yeni yıl/ Bir yaş daha eskimek/ Ömürden bir yıl daha demektir/ Kimine göre yeni yıl/ Yurduna gülümseyip/ Yarına yürümektir” (Karaca, 2020: 223). Bu dizelerde insanın değil, mücadelenin takvimine göre geçen zaman esas alınır, bugün yarını kuran zaman aralığı olarak algılanır. Bu takvimde gecenin karanlığı zulüm ve baskıyla ilişkilendirilir. Gece, zorbalığın zamanıdır. Ona meydan okuma da epik bir ton gerektirir. Epik ton ise mitoloji karakteri Prometheus’un öyküsünden beslenir: “Sığınacak yer yok tanrılara/ Varsın davul sesiyle gelsin gece/ Ateş bizim elimizde” (Karaca, 2020: 230). Geceyi alt edecek güç ateştir, kitaptaki şiirlere yansıdığı şekilde şair de cebinde mum taşıyandır. Bu nedenle dilsiz sokaklara dil olup gelenlerin avuçları alev alev yanar. Aydınlık-karanlık çatışmasında “fener, mum, ateş, ışık, kibrit, meşale, su” kavramları birbiriyle bağlantılı olarak şiirlere yansır; Karanlığın kavram alanında ise “sis, gece, karanlık” vardır: “Siste fener olacaktın/ Işığını salacaktın/ Sen bu aşka ölecektin” (Karaca, 2020: 283). Millî edebiyat şairleriyle başlayan “biz-siz” ayrımı toplumcu gerçekçi edebiyat bağlamında İbrahim Karaca’nın şiirlerinde güncel toplumsal sorunlara göre yeniden üretilir. Şiirde insanı merkeze alır. Şairlikten öte ozanlık geleneğine yaslanır; onun için hayatın tanığı olmak yetmez, karanlığı aydınlatmak için cebinde mum taşımak yani bir meşale olup ışığı yaymak önemlidir: “Bana diyorlar ki/ Hayatın tanığı olmalı ozan/ Fabrikada alın terinin/ İşkencenin hapiste/ Karanlığın gecede /Peki/ Tanık olmak yeter mi/ Bir mum da mı yok/ Cebinizde” (Karaca, 2020: 99). Bu dizelerde sorunları yansıtmaktan öte eylemsel bir düzleme geçerek sorunların çözümü için mücadele etmenin önemi vurgulanır. Bu noktada söylenen her sözün, yazılan her şiirin, her eylemin üreticileri birer baltadır: “Çelimsiz olduğumuza bakmayın/ ‘Eğer siz büyük bir ağaçsanız/ Küçük bir baltayız biz de” (Karaca, 2020: 149).

Sonuç: Sazsız Ozan İbrahim Karaca

İbrahim Karaca toplumsal sorunları ele alırken şiir dilini ve biçimini halk şiiri geleneğinin üzerine kurar. Maniyi güncel sorunların dile getirilmesinde kullanır. Yöresel ağız özelliklerini bölge insanının şikayetlerini aktarmada kullanarak yerele/yöresele iner. Halkı ilgilendiren sorunlarda ise “yurdum” sözcüğünde görüldüğü gibi iyelik eklerine önem vererek sahiplenme kültürünü ve aidiyeti yaşatır. Kurmak ve güçlendirmek istediği özne ise “biz”dir. Bu öznenin bileşenleri; işçi, emekçi, ezilenler, ötekileştirilenler, baskı-sömürü-işgal altında tutulanlar ve bu sınıflar-kesimler için mücadele edenlerdir.

Divan şiirinde sıkça kullanılan “gül” ile “bülbül” mazmununa da şiirlerinde yer verir. Mitolojideki “ateşi çalma” mitine, şiirinin kavram alanını belirleme görevi yükler. Aydınlık-karanlık çatışması üzerine kurduğu şiirlerine yansıyan kavramlar ateşi çalma öyküsünden beslenir. Yine ateş ve kül bağlamında Phoenix (Anka) anlatısından beslenerek küllerinden yeni doğmayı, yenilgilerden güçlenerek çıkmayı, sürekli yeniden-yeniden mücadeleyi başlamayı ilke olarak belirler şiirlerinde.

Âşık tarzı halk edebiyatının sazsız ozan geleneğini sürdüren İbrahim Karaca’nın şiiri, güncel toplumsal kırılmaların kayda geçirilerek kollektif bilinç-bellek inşasını esas alır. Maden göçükleri, iş cinayetleri, adaletsizlik, demokratik hak arayışlarında uğranan haksızlıklar, işkenceler, açlık grevleri, cezaevi koşulları, baskı ve darbe dönemleri, ekolojik yıkım, deprem bu belleğin veri alanını oluşturur. Sınıf temelli bir perspektifle olayları/durumları ele alırken diyalektik yöntemi kullanarak tez-antitez-sentez sürecini işletir. Toplumcu edebiyatçılardan ayrıldığı nokta ise umudu, düşü, yarına olan inancı şiirin merkezine sentez olarak yerleştirmesidir. Bu nedenle sadece sorunları betimleyip canlandırmakla yetinmez, işçi-emekçi-köylü sınıflara umudu taşır. Karşıtların birliğini ve savaşımını da tez-antitezin mücadelesinde yeniden üretir: sınıflar savaşı. Diyalektik yöntemle kurduğu dizelerde; baltanın her vuruşta ağacı yıkmaya biraz daha yaklaşmasına, sıkı yağan kara rağmen baharın ağır ağır gelecek olmasına, küllerinden yeniden doğulacağına yönelik duyulan güven nicel birikimlerin nitel sıçramalara yol açacağına dair bilinçten kaynaklanır. Bu bağlamda onun şiirlerine yansıyan kavramları ise yaşamın ve kavganın bir yolculuk olduğu algısı üretir.

Karşı çıktığı otoriteleri ve sınıfları taşlama yaparak şiire alır. Bu taşlama ise ideolojik-baskı aygıtlarına (güvenlik, hukuk, medya, eğitim kültür, hurafe) ve onların uygulayıcılarına yöneliktir. Yaşamın tanığı olmaktansa tarih yapıcı bir sanatçı olmayı tercih eder. Bu yüzden şiir öznesinin zaman algısı takvim yapraklarına ve biyolojik zamana göre değil eyleme göre şekillenir. Bugün mücadeledir, yarın düştür, kavga/ideoloji sevdadır ve umuttur.

Kendisini ezilenlerin ve sömürülenlerin bileşeni-sözcüsü kabul eden şair, “biz” öznesinin kollektif bir tarih yapıcısı olduğunu şiirlerinde vurguladığından şiir dilini çağrıya da çevirir. Yeni bir düzen için çağrıdır. Yeni düzen ise yeryüzünün değişmesine yönelik enternasyonal bir ideolojinin eseridir. Bu noktada belirtilmesi gereken bir husus ise şiir dilinin yer yer slogan zeminine çekilmesidir, nedeni ise bestelenmeye/müziğe yaklaşan epik tonda kurulan şiir dilidir. Bir bütün olarak; sazsız bir ozanın İbrahim Karaca’nın şiiri, mücadelenin-eylemin diline ve edebiyatına açılan kapıdır.

Kaynakça

Althusser, Louis. (2019). İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları. Çev. Alp Tümertekin. İstanbul: İthaki Yayınları.

Karaca, İbrahim. (2020). Memleket ve Gül. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Marcusse, Herbert. (1990). Tek-Boyutlu İnsan. Çev. Aziz Yardımlı. İstanbul: İdea Yayınları.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*